ÖNSÖZ

ÖNSÖZ

Bismillahirrahmanirrahim.

Her şeyimi Allah’a borçluyum. Bana doğru yolu gösteren, öğrenme yeteneğini ve im­kanlarını veren odur. Yaşadığım sürece onun doğru saydığı şekilde yaşamam için bana yardım etmesini diler, ona hamd ve şükrederim.

Nurlu sözleri ve parlak uygulamalarıyla yolumuzu aydınlatan Allah'ın son elçisi Mu­hammed’e, onu güzel bir şekilde izleyen ailesine, arkadaşlarına ve gittiği aydınlık yoldan giden herkese dualar eder, selamlar gönderirim.

Herkes başkasının malına veya işine ihtiyaç duyar. Karşılığını ödemeden bunlardan yararlanmak zordur. Karşılığını ödeyip mal almak alış veriş olur. Bir şey verir, bir başka şey alırsınız. İş ve hizmet ise bir sözleşmeyle alınır. Mal ve hizmetle­rin üretiminden tüketimine kadar geçen faaliyetler bütünü iktisatın konusuna girer. Bu iş­lerin düzgün yürümesi için dinin emirleri, toplumların gelenek ve görenekleri ve devletle­rin kanunları vardır. İşin bu kısmı hukukun konusudur.

Müslümanlar, her konuda olduğu gibi iktisadi ve hukuki ilişkilerinde de Kur'an'a uygun bir davranış göstermek zorundadırlar. Bu, onların inançlarının gereğidir. Kur'an'ın konu ile ilgili emirlerinin bir kısmı şöyledir:

“Mümin­ler, mallarınızı aranızda hak­sızlıkla ye­meyin, ama karşılıklı rıza ile yapılan bir alım satımla yemek haksızlık olmaz" (Nisa 4/29)

"Mallarınızı aranızda haksızlıkla yemeyin ve insanların mallarının bir kısmını, bile bile günaha girerek yemek için onları yetkililere teklif etmeyin."  (Bakara 2/188)

Müminler! Allah’­tan korkun, faizden ge­riye ne kalmışsa onu bıra­kın. Eğer inanmış kişilerseniz  (böyle yaparsınız.)

Bunu yapmadınız mı bilin ki; Allah ve Elçisi tarafından bir savaşla yüz yüze gelirsiniz. Eğer tevbe eder­seniz, ana mallarınız sizindir. Ne haksızlık edersiniz ne de haksızlığa uğ­rarsınız." (Bakara 2/278-279)

 Bu ve benzeri emirler, müslümanları iktisadi ilişkilerde farklı bir konuma sokmuştur. Farkın en belirgin olduğu yer, alım satım ile faizli işlemler sahasıdır. İktisadın bu iki alanı öteden beri karıştırılır ve aynı şeymiş gibi gösterilmeye çalışılır. Hâlbuki faiz, borçtan elde edilen gelirdir. Borçtan gelir elde etmek başka, mal alıp satmak başkadır.“Allah alım sa­tımı helâl, faizli işlemi haram kılmıştır." (Bakara 2/275) Faizin haram olması iktisadi ilişkilerde önemli değişikliklere yol açar. Kredi sistemini ve bu sisteme göre kurulan bankaları çalı­şamaz hale getirir. Bu, faizsiz finans kurumlarına duyulan ihtiyacın da ana sebebidir.

İhtiyaç duyulan sermayenin faizli yoldan sağlanması insanlık tarihi kadar eski olmalıdır. Sermayenin ortaklıklar yoluyla sağlanması da öyledir. Faiz yasak olunca sermaye birikimi için ortaklık kurmaktan başka yol kalmaz. Bu, ister istemez iki ayrı iktisat sisteminin oluş­masına zemin hazırlar. Bunlardan biri kredi sistemi, diğeri de ortaklık sistemidir.

Bu çalışma, ortaklık sistemini ve bu sistemin gereği olan iktisadi ilişkileri özet olarak anlatmak için yapılmıştır. Ortaklık sisteminin doğru anlaşılabilmesi için kredi sistemine ve bu sistemin işleyişine temas etmek zorunlu olmuştur.

Elinizdeki bu kitap, tek başına yapılmış bir çalışmanın ürünü değildir. İstanbul Müftülüğünde 1978'de kurduğu­muz İstanbul Müftülüğü İlmî İstişare Heyeti benim için bir okul olmuştu. Heyette Hayrettin KARAMAN, Halil GÜNENÇ, Mehmet SAVAŞ, Sabahattin ZAİM, Nevzat YALÇINTAŞ, İbrahim Kâfi DÖNMEZ, Mehmet ERKAL, Ahmet TABAKOĞLU  ve daha nice hocalar vardı. Bu çalışmalar 1983'ten itibaren İslamî İlimler Araştırma Vakfı büyesinde yapılan ilmî top­lantılarla devam etti. Ali ÖZEK hocanın başkan olduğu bu vakfın, 1993 yılına kadar genel sekreteri olarak bu çalışmaları bizzat organize ettim. Bu benim çok sayıda ilim adamından isti­fade etmeme sebep oldu.

Kitaptaki bilgiler Süleymaniye Vakfı'nda olgunlaşmıştır. Burada 1993'ten itibaren düzenli ilmî çalışmalar yapan bir heyet vardır. Nazım EKREN ile Yusuf TUNA'nın bu çalışmalara önemli katkıları olmuştur. Kendinden yararlandığım kişiler arasında Sabri ORMAN'ı da saymak gerekir. Bu ilim adamlarına ve burada ismini sayamadığım bir çok ilim adamına içten teşekkürler ederim.

Çalışma bizden başarı Allah'tandır.


GİRİŞ

 

Tasarrufları, faiz ödeyerek toplayıp faizli borç verme sistemine kredi sistemi denir. Çağdaş ekonomiler bunu, fon[1] oluşturmanın temel yolu görürler. Bu işi daha çok bankalar yürütür.

Tasarruflar, ortaklık sermayesi olarak da toplanabilir. Küçük tasarrufları, bu şekilde bir araya getirip büyük sermayeler oluşturmak ve onları ticaret veya or­taklıklar yoluyla işletmek mümkündür. Buna ortaklık sistemi diyo­ruz. Bu işi daha çok faizsiz finans kurumları yürütür.

Finans kurumları, tasarruf sahibiyle bir mudarebe = emek-sermaye sözleş­mesi yapar. Ülkemizde buna kâr/zarar ortaklığı adı verilir. Finans kurumu, top­ladığı ta­sarrufları bir tüccar sıfatıyla işletmeyi ve elde edeceği kârı, sözleşmeye göre, tasarruf sahibiyle paylaşmayı ka­bul ve taahhüd eder. Eğer bir zarar olursa, o sermaye ile elde edilmiş kârdan karşılanır. Kârı aşan zararlar ise ta­sar­ruf sahibinin sermayesinden gider. Bu durumda fi­nans ku­rumunun zararı, yap­tığı işten gelir elde edeme­mekle sınırlı kalır.

Tasarrufların faizli borç olarak verilmesi öteden beri bilinen bir uygulamadır. Ama önceleri ancak belli büyük­lükte tasarrufu olanlar faizli borç verebilirken kredi sis­temi ile küçük tasarruf sahipleri de faizli borç verebilir hale gelmişlerdir. Onlar borcu bankaya verirler, banka bu küçük tasarrufları bir araya getirip büyük fonlar oluşturur ve talep edenlere kredi olarak verir.

Tasarrufları ortaklık ser­mayesi olarak vermek de öte­den beri bilinen bir uy­gu­la­madır. Ama önceleri ancak belli büyüklükte tasarrufu olanlar ortak bulurlar­ken ortak­lık sistemi ile küçük tasarruf sahipleri de ortak bulur hale gelmişlerdir. Finans kurumu veya gerekli dona­nıma sa­hip bir şir­ket, onları ortak olarak kabul edip ellerindeki ta­sarrufları toplar ve büyük fonlar oluştu­rur, sonra bu fonları bir tüc­car ve sanayici gibi  kullanır.

Kredi sisteminde sermayenin bir maliyeti vardır. Buna finansman maliyeti veya sermaye maliyeti denir. Üretimden pazarlamaya kadar her safhada fiyatlara eklenen finansman maliyeti fiyatları sürekli yükseltir. Sermayeye ödenen faiz, finansman maliyetinin ana sebebidir. Tasarruf sa­hibinin ala­cağı faiz bundan düşüktür. Banka, kredi ver­diği ki­şiden mesela %15 faiz alırsa tasarruf sahi­bine %10 kadar verir. Böyle bir ortamda fiyat artışı en az %15 civarında olacağı için tasar­ruf sahibinin alacağı faiz, fiyat artışları karşısında yok olduğu gibi onun ana pa­radan da kaybı olur. Mesela şekerin kilosu 100 lira iken %10 faizle bankaya 1000 lira yatıran kişi, dönem sonunda banka­dan 1100 lira alır ama bu es­nada şeker en az 115 liraya çıkar. Bir yıl önce 1000 lirayla 10 kilo şeker alırken şimdi 1100 lirayla ancak 9.5 kilo şeker alabilir. Böylece para­sının gerçek değeri yak­laşık %5 oranında azalmış olur.

Bu kayıp, parasını bir kenarda saklayanlarda daha büyük olur. Onların para­ları artmadığı için ellerindeki bin lira ile şimdi 8.5 kilo kadar şeker alabilirler. Onların kaybı %15 civarındadır. Çünkü %15 faizle kredi alan kişi, bu krediyle ürettiği mal ve hiz­met için %15 finansman maliyeti koyarsa aynı oranda bir fi­nansman maliyetini de kendi öz sermayesi ile ürettiği mal ve hizmetler için ko­yar. Kredi sisteminin etkili olduğu ekonomilerde hiç kredi kullanmayanlar bile ürettik­leri mal ve hizmetlere finansman maliyeti koyarlar. Böylece fiyatlar sürekli ar­tarken dar ve sabit gelirlilerin serveti hızlı bir biçimde erir. Kredi sisteminin et­kin olduğu yerlerde bu sistem, halkın servetinin zenginlere ak­masına yol açar.

Ortaklık sisteminde sermayeye ödenmesi gereken bir bedel yoktur. Onun için bu sis­temde finansman maliyeti veya sermaye maliyeti diye bir şey olmaz. Bu sistemde fiyatların artması veya azal­ması kendi tabii seyri içinde olur. Sermaye sahipleri, yapılan ticari veya sınai faaliyetin kârından pay alacak­ları için ortaklarıyla birlikte büyür veya küçülürler. Çünkü kâr gibi za­rar da ortak­lar arasında pay edilir.

Toplumda girişimcilerin sayısı azdır. Kredi sisteminde riskin büyük olması sebebiyle kredi alabilecek girişimcilerin sayısı daha da azalır. Herkes böyle bü­yük bir riski göze alamaz; alsa dahi alacağı krediye teminat gösteremez. Böylece bütün bir top­lumun tasar­rufları kredi sistemi yoluyla küçük bir grubun eline ge­çer.

Kredi sistemi, tasarruf sahiplerini etkisiz hale getirir. Onların ne olup bittiği ile ilgilenme­leri gerekmez. Zaten güçsüz olan bu insanlar, belli bir süre paralarıyla da ilgiyi kesince  donuklaşırlar. Bunların yapacağı şey gidip bir iş yerinde çalış­maktır. Alacakları ücret veya maaş belli olduğu için iş yerinin gi­dişatı da onları ilgilendirmez. Onlar ücretlerini alır ve kendi işlerine bakarlar. Bunlar daha çok işçi ve memur sınıfını oluştururlar. Ellerindeki ta­sarruflar zamanla eriyip yok olur. Aldıkları ücret veya maaşlar da geçimle­rine yetmemeye başlar. Giderek, ge­çim için borçlanmak zorunda kalırlar. Büyük kitleyi oluşturan bu insan­lar kendi içine kapalı ve geçim derdi ile boğuşan kişiler haline gelirler. Kendilerini sıkan bu gelişmelere de içten içe tepki duyarlar. Gün geçtikçe tepkileri artar. Sonunda mutsuz ve umutsuz geniş halk kitleleri ortaya çıkar. 

Diğer taraftan zenginler, sürekli artan servetleriyle tatmin olamamaya başlar, ülkenin sosyal ve politik ha­yatını da yönlendirme gayretine girerler. Bütün dengeler bozulur.

Ortaklık sisteminde de büyük zenginler olabilir. Ancak tasarruf sahipleri, or­taklarıyla birlikte büyüdüğü veya kü­çüldüğü için ekonomik, sosyal ve siyasal geliş­melere karşı du­yarlı olurlar. Böylece kimsenin kimseye yük olamadığı ve haksızlık edemediği, herkesin kendi gayretiyle işin bir ucundan tutma zorunluluğu hissettiği serbest iş ortamı doğar.

Kredi sistemi sermayeyi sahibinden bağımsızlaştırır. Ortaklık sisteminde sermayenin sahibiyle bağlantısı mecburen devam eder. Çünkü bu sistemde kişi, pa­rası­nın akibetini düşünmek ve ekonominin gidişatını taki­bet­mek zorunda kalır. Ortak olmanın verdiği so­rumluluk onu, daha dikkatli ve etkili bir hale getirir. Çünkü o, ortak ola­cağı kişileri tanı­maya ve ne olup bittiği ile ilgi­lenmeye ih­tiyaç duyar. Yoksa kâr beklerken zarar edebilir. Bu süreç içinde piyasayı öğ­renir ve iş adamlığı yeteneği kazanır.

Ortaklık sisteminde ekonomik ve sosyal gerginlikler azalır, verimlilik artar. İş sahipleri toplumun güvenini ka­zanmak için özel bir gayret göstermek zorunda kalırlar. Böylece bir huzur ve güven ortamı doğar. Sistem, mantı­ğına göre iş­lerse çağdaş toplum­larda rastla­nan işçi işve­ren sürtüşmesi de olmaz.

“Allah alım satımı helâl, faizli işlemi haram kılmıştır." (Bakara 2/275) Faiz yasağı kredi sis­temini işlemez hale getirir. Bu sebeple müslümanlar ortaklık sistemini geliştirme zorunlu­luğu içinde olurlar. Kitapta ortaklık sistemi ile ilgili önemli başlıklar vardır.

Bir çok kimse, alım satım ile faiz arasındaki farkı görmek istemez. Bunlar ikisi arasın­daki farklara değil, benzerliklere ba­karlar. Farklara bakınca ikisinin ayrı şeyler olduğu açıkca ortaya çıkar. Bu husus ayrı bir bölümde incelenmiştir. 

Faiz, Kur’an-ı Kerim’in en ağır yasaklarındandır. Faizi yasaklayan hadisler ve fakihlerin bunlarla ilgili ictihadları vardır. Neyin Allah’ın emri, neyin Peygamberin açıklaması, neyin de fakihlerin ictihadı olduğunu bilmek gerekir. Bu çalışmada bunlar ayrı ayrı işlenmiştir.

Temel fıkıh kitapları, paranın altından ve gümüşten basıldığı de­virlerde yazılmıştır. O paralar dünyanın her yerinde de­ğerliydi ama kağıt para ancak, siyasi otoritenin kararı ve insan­ların kabulü ile bir değer kazanır. Bunun milli sınırlar dı­şında para olarak kabul edi­lebilmesi, uluslararası ilişkilere, o parayı çıkaran devletin itibarına ve insan­ların bunu ka­bul etme­le­rine bağlıdır.

 Borç öderken alınan değerle verilen değer arasındaki denklik, şimdiye ka­dar üç ölçü birimi ile hesabedilirdi. Bunlar tartı (vezn), ölçek (keyl) ve sayı (adediyat-ı mütekâribe) idi. 100 gr. altın borcu olan, aynı ayarda 100 gr. öde­yince borçtan kurtulurdu. Buğday borçlanan borcunu ölçek ile, yumurta borçlanan da sayı ile öderdi.

İnsanlar, üzerindeki rakama aldanarak kağıt parayı adedî (sayısal) mallardan saymaktadırlar. Ama o, böyle değildir. Adedî mal­lar, yumurta, ceviz ve belli standarttaki fabri­kasyon mallar gibi birimleri arasında önemli değer farkı ol­mayan mal­lardır. Onlar­dan her biri­ gerçek maldır ama kağıt para öyle değildir.

Kağıt para adedî mal olsaydı, bo­yutları aynı olan 1 ABD doları ile 100 ABD dolarının aynı değerde olması gerekirdi. Çünkü iki yumurtadan birine yazılan 100 rakamı, onu diğerinden değerli kılmaz. 100 TL. ile 100 doların aynı de­ğerde olmaması da onların maddesi ve yapısıyla ilgili değil­dir. Bu sebeple kağıt para adedi mal değil, satın alma gücüne göre işlem gören bir maldır. Bugün bütün dünyada kağıt para, altın ve gümüş paralar gibi adedi mal sayılmaktadır. Bu da para ile yapılan işlemlerde büyük haksızlıkların doğmasına sebep olmaktadır.  Bütün hukuk metinleri değiştirilmeli; kağıt paranın, üzerinde yazılı rakama göre değil, temsil ettiği satın alma gücüne göre işlem göreceği hükme bağlanmalıdır. O zaman,  bu yolla yapılan haksızlıklar büyük ölçüde önlenmiş olur.

Faizsiz finansman, ortaklık sisteminin en önemli ku­ra­lıdır. Sermaye birikimi ortaklık yoluyla sağlanır. Finans kurumu, emek-sermaye ortaklığı (mudarebe) ile kü­çük tasarrufları toplayıp ticaret ve sanayide kullanarak elde ettiği gerçek kârı, tasarruf sahibiyle paylaşır. Ban­kacılık hizmetleri de faizsiz olarak yapılır. Faizsiz finans kurum­ları bu konu­da belli bir başarı göstermişler ama beklenen düzeye ulaşamamışlardır. Kitapta bankacılık hizmetlerine ve finans kurumlarının çalışma sistemine de yer verilmiştir.

Günümüzde, tahvil, hazine bonosu ve şirketlerin hisse senetlerinin alınıp satıldığı borsalar kurulmuştur. Gerek borsada satılan menkul kıymetler ve ge­rekse buralara menkul kıymet arzeden kuruluşlar ayrı bir inceleme konu­sudur. Bu sebeple kitabın son bölümü menkul kıymetler borsasına ayrılmıştır.

Burada sahasında ilk sayılacak bölümler vardır. En önemlisi faizin farklı bir yaklaşımla ele alındığı bölümler­dir. Bu bölümlerde altın, gümüş, arpa, buğday, hurma ve tuz satışını düzen­leyen hadislerin, faizi yasaklayan ayetlere ilave bir hü­küm getirmediği, aksine alım satım adı altında faizli işlem yapılmasını engel­lediği ortaya çıkarılmıştır. Halbuki, bugüne kadar ha­dislerin farklı bir sahayı dü­zen­lediği varsayılmış, fakihle­rin büyük çoğunluğu sistemlerini bu farklı saha üzerine kurmuş ve faizi anlaşılamaz, içinden çıkılamaz bir hale ge­tirmişlerdir. Bu yeni yaklaşım, konuya farklı bir boyut kazandırmıştır. Faizi belli bir esasa oturtmak için bu boyut çok önemlidir. Yapılacak ten­kid ve tavsiyeler, bu yön­deki çalışmalarımıza ışık tutacaktır .


 

 

 

 

BİRİNCİ BÖLÜM

ALIM SATIM VE FAİZ

Mallar ya alım satım, ya da ödünç şeklinde değiştirilir. Değiştirilen iki malın birbirinden az çok farkı varsa  alım satım olur. Para verip ekmek almak öyledir. Onun peşini de olur, vadelisi de. Aralarında fark bulunmayan mallar ancak vadeli olarak değiştirilebilir. Bir kile buğday verip daha sonra aynı özellikleri taşıyan bir kile buğday almak böyledir. Buna ödünç denir. Alım satımdan gelir sağlanabilir. 75 liraya alınan ekmek 100 liraya satılırsa 25 lira kâr edilmiş olur. Ödüncün peşini olmaz. Hiç kimse, karşılığını hemen ödemek üzere ödünç almaz. Ödünçte ne verilmişse geriye onun dengi alınır. Fazla bir şey şart koşmak faiz olur. Ödünç dışındaki borçlarda da durum aynıdır. Ona dua ve selam olsun, Allah'ın Elçisi,“Faiz yalnızca borçta olur.[2]  demiştir. Dolayısıyla borçtan gelir sağlamaya yönelik her işlem, faizli işlemdir.

İslam öncesi Araplara Cahiliye Arapları denir. Onlar borç verdikleri zaman ana mala do­kunmadan, her ay belli bir gelir sağlamak şartıyla verir­lerdi. Vadesi dolunca ala­caklarını isterler, eğer borçlu ödeyemezse, yeni bir faiz tesbit ede­rek vadeyi uzatır­lardı[3]. Mesela her ay için bir altın almak üzere bir yıl vade ile 100 altın ödünç vermişlerse, vade sonunda borçludan 112 altın alırlardı. Eğer borç ödenmezse, yeni bir faiz tespit ederek vadeyi uzatırlardı.

Borç, vadeli satıştan doğmuşsa, ödeme zamanı ge­lince borç­luya, “Borcunu ödeyecek misin, yoksa artıra­cak mısın?” diye so­rarlar, borçlu ödeme yaparsa yapar, yoksa bor­ca ilave yapıp vadeyi uzatırlardı[4].

Borçtan gelir elde etme ayrı, mal alım satımı ayrıdır. Bakara Suresi'nin 275. ayetinde buna vurgu yapılmakta,“Alım satım da tıpkı faizli işlem gibidir."  diyenlerin, şeytanın aklını çeldiği kimse gibi davrandığı bildiril­mektedir. Alım satım ile faizli işlemi aynı saymak, gerçekten tam bir yanıltma olur.

Ayet-i kerimeye göre faize karşı çıkanlar şöyle demiş olur­lar: “Faizli işlem, başka değil alım satımın mislidir.” yani tıpkısıdır. Çünkü onlar, alım sa­tımla faizli işlem arasında benzetme yap­mamış, iki­sini aynı saymışlar­dır. Bugünkü değeri 100 lira olan bir malı bir ay vadeli 110 liraya satmak ile bugün 100 lira verip bir ay sonra 110 lira almak arasında benzerlik vardır. Nitekim şa­rap üzüm şırasına ben­zer, ikisi de üzüm suyundandır. Ama “şıra tıpkı şarap gibidir”, dene­meyeceği gibi “alış veriş tıpkı faizli işlem gibidir” de de­nemez. Çünkü bir ay sonra 110 lira almak üzere birine 100 lira vermek bir sa­tış değil, faizli ödünç işlemidir. Verilen 100 liranın yerine 100 lira, fazla olarak da 10 lira alınır. Bugünki değeri 100 lira olan bir malı bir ay vadeli 110 liraya vermek ise bir satıştır. Bir ay sonra verilen o mal ve ayrıca 10 lira alınmaz, sadece 110 lira alınır. Çünkü 110 liranın tamamı, o malın bedelidir. Bu konu, Vade Farkı ve Faiz başlığı altında, daha geniş işlenmiştir.

 

I- AYET VE HADİSLERDE FAİZ YASAĞI

Burada âyet, Allah Teâlâ'nın Kur'an'da yer alan sözü anlamında­dır. Kur'an'ın tamamı Allah'ın sözlerinden oluşur.

Hadis deyince öncelikle Allah'ın Elçisi'nin sözleri, davranışları (fiil) ve onay­ları (takrir) anlaşılır. Burada onun, faizle ilgili açıklamalarına yer verilecektir. Bu açıklamalar müslümanlar için önemlidir. Çünkü bir ayet şöyledir:

"(Ey Elçi!) Sana bu Kur'an'ı indirdik ki, kendilerine ne indirildiğini in­sanlara açıklayasın. Belki düşünürler." (Nahl 16/44)

Kur'an-ı Kerim'de ve hadislerde faiz yerine riba kelimesi geçer. Riba'nın sözlük anlamı artma ve çoğal­madır[5]. Terim olarak borçtan elde edilen gelir veya bu geliri elde etmek için yapı­lan işlem anlamına gelir.

Faiz, kesin olarak yasaklan­mıştır. Bu konuda Allahu Teâlâ şöyle bu­yurmuştur:

"Faiz yiyenler, şeytanın içine sokulup aklını çeldiği[6] kimsenin dav­ranışından farklı bir davranış göstermezler. Bu onların, “Alım satım da tıpkı faizli işlem gibidir” de­meleri sebebiyledir. Allah alım-satımı helâl, faizli işlemi haram kılmıştır. Her kime, Rabbinden bir öğüt ula­şır da faize son verirse geçmişte olan kendinindir; artık onun işi Allah’a aittir. Kim de de­vam ederse, işte onlar cehen­nemliktir. Onlar orada temelli kala­caklardır.

Allah faizi eksiltir, sadakaları bereketlendirir. Allah, nankörlük edip duran günahkarların tamamını sevmez.

Kimler de inanmış, iyi işler yapmış, namazı kılmış, zekatı vermiş olurlarsa onların Rableri katında ücretleri vardır. Üstlerinde ne bir korku olur, ne de üzüntü çekerler.

Müminler! Allah’­tan korkun, faizden ge­riye ne kalmışsa onu bıra­kın. Eğer inanmış kişilerseniz  (böyle  yaparsınız.)

Bunu yapmadınız mı bilin ki; Allah ve Elçisi tarafından bir savaşla yüz yüze gelirsiniz. Eğer tevbe eder­seniz, ana mallarınız sizindir. Ne haksızlık edersiniz ne de haksızlığa uğrarsınız." (Bakara 2/275-279)

Demek ki, 100 gr. altını %1 faizle borç veren kişi, borçlusundan sadece bu 100 gr.'ı alabilir, kalan 1 gramı alamaz. Çünkü o 1 gr. faizdir.

Borçlu darlık içinde ise ona süre tanınır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

“Borçlu darlık içinde ise genişliğe çıkıncaya ka­dar beklenir. Ama bağışta bulunmanız sizin için daha hayırlıdır. Bunu bir bilsey­di­niz.”  (Bakara 2/280)

Hz. Muhammed, ona dua ve selâm olsun, faizle ilgili olarak şunları söylemiştir:

 “Faiz yalnızca borçta olur.[7]

Faiz (geliri) çok da olsa sonu darlığa döner[8].”

Bir toplumda faiz ve zina or­taya çıkarsa onlar Al­lah’ın cezasını haketmiş olurlar[9]“ .

“Bir toplumda faiz ortaya çıkınca kıtlığa yakalanır­lar. Bir toplumda rüşvet or­taya çıkınca da korkuya kapılırlar[10]."

A- Faizli İşlemler

Borçtan gelir elde etmeye yönelik her işlem faizli işlemdir. Borç, ya ödünçten ya mal veya hizmet akdinden ya da tazminattan doğar. Ödünçte ne verilmişse o alınır. Daha sonra 101 altın almak üzere 100 altın vermek faizli işlem olduğu gibi, borç ödeninceye kadar evinde oturmak veya tarlasının gelirinden yararlanmak üzere 100 altın vermek de faizli işlemdir.

Borcun vadesini uzatmaya karşılık alınan her türlü gelir de faiz olur.

Faiz yasaklanınca insanlar, görünüşte meşru olan bir yolu kullanarak faizcilik yapmak isteyeyebilirler. Alım satım, faizin üstünü örtmenin en uygun yolu olabilir. Hz. Peygamber, koyduğu yasaklarla bu yolu tümüyle kapamıştır.

B- Alım Satım Görüntüsü Altında Faiz

Hz. Muhammed, ona dua ve selâm olsun, altın, gümüş, buğday, arpa, hurma ve tuzun bazı satış şekillerini faizli işlem sayarak yasaklamıştır. Bu yasaklar, ödüncü satış gibi göste­rip faiz yasağını aşmaya engel olmaktadır.

Ebû Saîd el-Hudrî (r.a.) Allah'ın Elçisi'nin, ona dua ve selam olsun, şöyle dediğini bildirmiştir:

"Altına karşılık al­tın, gümüşe karşılık gümüş, buğdaya karşılık buğday, ar­paya karşılık arpa, hurmaya karşılık hurma ve tuza karşılık tuz misli misline ve peşin olur. Kim artırır ya da fazlasını isterse faize girmiş olur. Bu konuda alan da ve­ren de birdir[11].”

Aynı anlamı taşıyan başka hadisler de vardır. Bunları faizli ödünç kapsamında değil de alım satım kapsamında değerlendirenlerin ilk tepkisi şu olur: İnsanlar, altına karşılık al­tın, gümüşe karşılık gümüş, buğdaya karşılık buğday... alma ihtiyacını ne­den duysunlar? O mallar kendilerinde varsa, onları neden misliyle değiştirsinler? Kimsenin yapmaya­cağı bir işlem, niçin faize sebep olsun? Ama hadis, faizli ödünç kapsamında değerlendirilirse bu tepkiler olmaz. Çünkü o altı mal, en çok ödünç verilen mallardandır. Faizli ödünç, alım satım şek­linde de verilebilir. 11 altın almak üzere 10 altın ödünç verme yerine 10 altını, vadeli 11 altına karşılık satmak da mümkündür. Bunlardan birine faizli işlem, diğerine satış denirse alım satımla faiz karıştırılmış olur. Nitekim“Alım satım tıpkı faizli işlem gibidir” diyenler bu karıştırmayı yaparak şöyle söy­lerlerdi:

“Bir malı 10’a alıp 11’e satmak helâlsa, 10 altını 11 altına sat­mak da helâl olma­lıdır. Bu iki işlem ara­sında mantıki bir fark yoktur[12]."

Alım satımda bedeller az çok farklı olur. Bu fark sebe­biyle bir kişi, diğerinin elinde olana sahip ol­ma ihtiyacı duyar. Ama borçlar dengi ile ödenir.

Alım satım esasen peşin yapılır ama ödüncün peşini olmaz. Alım satım şekli verilmiş ödüncün de pe­şini olmaz. Hiç kimse 10 adet Reşat altınına karşılık 10 adet Reşat altınını  peşin olarak vermez. Çünkü bu, onun ihtiyacını karşılamaz. Onun ihtiyacı, 10 adet Reşat altınını belli bir süre kul­lanmaktır.

Alım satım helâl, faizli işlem haram olunca faizli ödünce alım satım görüntüsü vermenin bir kafa karışıklığı meydana getireceği kesindir. İşte o altı madde ile ilgili yasaklar bu karışıklığı önlemektedir. Allah'ın Elçisi, ona dua ve selam olsun, şöyle demiştir:

“Bir dinarı iki di­nara, bir dirhemi iki dir­heme, bir sa’ı iki sa’a satmayınız. Çünkü faize girmenizden korku­yo­rum[13].

"Faize girmenizden korkuyo­rum" ifadesi önemlidir. Çünkü altın verip altın bilezik almak gerçek bir alış veriştir. Buğday ununa ihtiyacı olanın onu buğday ve­rerek alması, deniz tuzuna ihtiyacı olanın da onu kaya tuzu vererek alması gerçek bir alış veriştir. Fakat o altı mal, en çok ödünç verilen mallardan olduğu için bun­ların değişiminde yeterli tedbir alınmazsa alım satım adı al­tında faizli ödünç işlemine engel oluna­maz. Hadisler, ona açılan yolları tümüyle kapamıştır. Şimdi kapanan faiz kapılarını tek tek görmeye çalışalım.

1- Altı malı kendi cinsiyle peşin değişme

Hadis, altın, gümüş, buğday, arpa, tuz ve hurmayı kendi cinsiyle değiştirir­ken değişimin peşin olmasını şart koş­muştur. Ödünç verilebilen bu malları kendi cinsiyle peşin değiştirme şartı, faize açılabilecek bir kapıyı kapamıştır.

Buna göre altın bileziğe ihtiyacı olan onu altınla, gümüş kemere ihtiyacı olan da onu gümüşle alacaksa bedellerin elden ele peşin değiştirilmesi gerekir. Bu yasak 10 altını, vadeli 11 altına satmayı, faizli işlem kapsamına sok­muştur. Bu çok önemlidir; çünkü o, satış sayılırsa, o zaman faizli ödünçler satış şeklinde verilmeye başlanır. 100 lira, vadeli 110 liraya karşılık satılır ve faiz yerine bir ticari işlem yapılmış olurdu.

2- Altı malı kendi cinsiyle eşit miktarlarda değişme

Hadiste, altı malı kendi cinsiyle değiştirirken miktarların eşit olması şart koşul­muştur. Buna göre 10 adet Reşat altını verip peşin 11 adet Reşat altını al­mak da faizli işlem olur. Allah'ın Elçisi, “Faiz sadece borçta olur[14] “dediğine göre, bu yasağın borçla ilgili olması gerekir. Biraz düşünülünce bu ilgi kuru­labi­lir.

Faizcinin asıl isteği, verdiği 10 altına karşılık 11 altın alacaklı duruma gelmek­tir. Bu işlemi meşru yoldan yapabilirse onu borca çevirmek zor olmaz. Meselâ önce 11 altın ödünç verir, bunun için gerekli teminatları alır, sonra bir başka 10 altını verip borçludaki 11 altını satın alır. Bu iki işlem sonunda o, 10 altın vermiş, 11 altın alacaklı duruma geçmiş olur. İstenmeyen bir durumun doğma­ması için bu işlem ya evrak üzerinde yapılır, ya da faizcinin güvendiği bir kişi, borçluya vekil olup işlemleri yü­rütürdü. Bunun kurumları da oluşurdu. Ama bu malların kendi cinsleriyle değiştirilmesi halinde bedellerin eşit miktarlarda olması şartı bu kapıyı kapamıştır.

Nitekim eskiden, ödünç işlemlerinde ala­caklıya yasal bir menfaat sağlamak için muamele-i şer'iyye adı verilen göstermelik bir satış yapılırdı. Mesela ödünç alacak taraf bir malını, ödünç verecek kişinin önüne koyar ve "Bunu sana 10 al­tına sattım." der, o da onu satın ve teslim alır ve parayı öderdi. Sonra ona; "Bu malı, bedelini bir yıl sonra ödemem şartıyla bana 11 altına sat." der, o da satardı. Böylece o, alım satım görüntüsü altında, 10 altına karşılık bir yıl vadeli 11 altın borçlanmış olurdu. Bunun bir çok usulü vardı. Eski İstanbul Müftüsü Selahattin KAYA[15]'nın anlattığına göre Osmanlı döneminde kurulan bankalardan Emniyet Sandı­ğı'nda bir cep saati varmış. Kredi alanların öde­yecekleri fa­izi yasallaştırmak için her gün defalarca satılır, Sandığ'a hibe edilirmiş. Eğer yukarıdaki yasak ol­masaydı bu defa cep saati yerine bankada bir görevli bulundurulur, bu görevli kredi alacak kişi adına daha önce belirtilen işlemleri tamamlayıp onu 11 altın borçlandırdıktan sonra 10 altın verirdi.

Eğer ilgili hadisler, daha önce böyle yorumlansaydı muamele-i şer'iyyeye geçit verilemezdi. Biraz sonra yapılan yanlış yorumlardan bahsedilecektir. 

3- Ödünç verilebilen yakın cinsleri peşin değişme

Allah'ın Elçisi, ona dua ve selâm olsun, şöyle demiştir:

Altına karşılık altın, gümüşe karşılık gümüş, buğdaya karşılık buğday, arpaya karşılık arpa, hurmaya karşılık hurma ve tuza karşılık tuz misli misline, dengi dengine ve peşin olur. Bu cinsler değişik olursa peşin olması şartıyla istediğiniz gibi satabilirsi­niz[16].“

İlgili hadislerde, farklı cins olarak, aynı türden olan altın ile gü­müş ve buğday ile arpa sayılmış, farklı türlerden olan hurma ile tuza yer veril­memiştir. Allah'ın Elçisi, ona dua ve selâm olsun, şöyle demiştir:

“Gü­müşe karşılık altın elden ele satıldı­ğında gümüşün fazla olmasında bir za­rar yok­tur, fakat veresiyesi olmaz. Arpaya karşılık buğday elden ele satıldığında arpa­nın fazla olmasında bir za­rar yoktur, fakat veriseyesi ol­maz[17].”

Altın ile gümüş ve buğday ile arpa birbirlerinin yerine konabilirler. Bunların fiyatları ara­sında uzun süre büyük değişiklik göstermeyen oranlar bulunur. Bu malların birbiri ile deği­şiminde peşinlik şartının olması, faize açılabilecek bir kapıyı daha kapamıştır. Meselâ 1 di­nar 10 dirhem değerinde olursa, 1000 dirhem 100 dinar  değerinde olur. Bunları ve­re­siye değiştirmek yasak olmazsa, faizci elindeki 1000 dirhemi bir yıl sonra ödenecek 120 dinara karşılık satıp alım satım per­desi altında %20 faizli ödünç işlemi yapabilir. Aynı şey arpa ve buğday için de olabilir. İki kile buğday, üç kile arpa değerinde ise bir sene sonra öde­necek 400 kile arpaya karşılık 200 kile buğday verilir ve alım satım yolu kullanılarak faizli ödünç işlemi yapılabilir. İşte hadisler bunu satış değil, faizli işlem saydığı için bu kapı da ka­pan­mıştır. Buna göre Türk lirası verip karşı­lığında vadeli döviz alınamaz. Meselâ 1000 Amerikan dolarının bugünki de­ğeri kadar Türk lirası ve­rip bir yıl sonra ödemek üzere 1200 Amerikan doları alına­maz. Çünkü bunlar birbirleri­nin yerine geçebi­len şeylerdir. Yukarıdaki hadislerden bunun faiz olacağını anlamak zor değil­dir.

4-  Farklı paraları günün fiyatı (günlük kur) üzerinden değişme

Abdullah b. Ömer dedi ki; Beqî'de deve satardım. Dinara karşı­lık satar yerine dirhem alırdım, dirheme karşılık satar yerine dinar alırdım. Allah'ın Elçisi’ne geldim, Hafsa’nın evin­deydi; “Ey Allah'ın Elçisi, mü­saadenle bir şey sormak istiyorum; ben Beqi'de deve satıyorum; dinara karşılık satıp yerine dir­hem alı­yorum. Dirheme karşılık satıp yerine dinar alıyorum. Ona karşılık onu alıyor, bunu karşılık bunu veri­yorum.” dedim. Ona dua ve selâm ol­sun, dedi ki:

”Günün fiyatıyla almanda bir sakınca yok­tur; yeterki, aranızda bir şey bırakarak ayrılmayın[18].”

Buna göre altın ile gümüşü değişirken o günün fiyatıyla           değişmek gerekir.  Eğer böyle olmasaydı faiz yasağı yine delinebilirdi. Meselâ 1 dinar, 10 dirhem değerinde iken faizci önce 11 dinar ödünç verir, gerekli teminat­ları alır, sonra da elindeki 100 dirhemi, borçludaki 11 dinara karşılık sa­tardı. Bu iki işlem sonunda o, alım satım görüntüsü altında %10 faizli ödünç vermiş olurdu. Bunun yasal kurumları da oluşturulabilirdi. Ama bedelleri günün fiyatı ile değiştirme şartı bu kapıyı kapamıştır. Böylece hadisler, alım satım adı altında faizli ödünce açılan tüm kapıları kapamış olmaktadır.

C- Hadislerle Doğan Sıkıntılar

Hadisler, alım satım görüntüsü altında faizli ödünce açılabilecek kapıları ka­parken bazı sıkıntıların doğmasına da sebep ol­muştur. Örnek olarak kuyumcu­lar, hurda veya has altın verip altın bilezik alma işini ancak be­dellerin aynı ağır­lıkta ve peşin olması şar­tıyla yapabi­lirler. Bunu kimse yapama­yacağından bir sıkıntı doğacaktır. Ama bilezikler bir başka değerle, mesela kağıt para ile alınabileceği için işlerini yürütebileceklerdir.

Hadislerle konan yasaklar bazı sıkıntılar doğurmakla beraber faiz kapısını sıkı sıkıya ka­pama gibi önemli bir menfaati de sağlamış olmaktadır. Sağlanan menfaat, veri­len sıkıntı­dan fazladır. Böyle bir du­rum, konan yasağın gerekçesi olmaya layık­tır. Nitekim bir ayette içki ve kumarın ya­saklanma gerek­çesi şöyle an­latılır:

“Sana içkiyi ve kumarı soruyorlar, de ki; iki­sinde de bü­yük günah ve in­sanlar için yarar­ları vardır. Ama bunların günahı yararlarından  büyüktür.” (Bakara 2/219)

Bu durum şu kaide ile ifade edilir: "Def'-i mefâsid celb-i menâfi'­den evlâ­dır[19]." Yani za­rarlı şeyleri gider­mek faydalı şeyleri elde et­meye tercih edilir.

II-  HADİSLERLE İLGİLİ YANLIŞ YORUMLAR

 Allah, alım-satımı helâl, faizli işlemi ha­ram kıldığı[20] halde meşhur dört mezhep, faiz sistemlerini alım satım üzerine kur­muş­lardır. Bu durum, altı madde ile ilgili hadisleri yanlış yorumlamalarından kaynaklanmıştır.

Faizli işlemler; altın, gümüş, buğday, arpa, hurma ve tuzun bazı alım satım şekilleri ile sınırlandırılamayacağından onlar, ilgili hadislerden faizli işleme sebep olabilecek özellikler (faiz illetleri) çıkararak faizin  kapsamını kıyas yoluyla ge­niş­letmişler­dir.

Hanefiler iki şeyi faiz il­leti say­mışlardır. Bunlar kadr ve cinstir. Kadr, ölçek ve tartıyı içerir. Cins ise iki aynı cins malın değişimi anlamına gelir. Cins, hadis­ler­deki “Altına karşılık altın, buğdaya karşılık buğday....” sö­zünden, kadr ise “misli misline”  sözünden çı­karılmıştır. Kadri, tartı (vezin) ve ölçek (keyl) diye be­lirleme­leri, ilgili hadislerde yalnızca bu iki ölçü biriminin geçmesi sebebiyledir.

Hadislerde şu ifade de yer alır:“Bu cinsler değişik olursa peşin ol­ması şar­tıyla istediğiniz gibi sata­bilirsi­niz[21].“ Bundan da cinsleri aynı olup ölçü birimleri farklı olan veya ölçek yahut tartı ile işlem gördüğü halde cinsleri farklı olan iki malın değişiminin peşin olması gerektiğini anlamış­lardır.

Buna göre hurda demire karşılık çubuk demir alınırsa her iki demirin aynı ağırlıkta olması ve değişimin peşin olması gerekir, yoksa faizli işlem olur. Çünkü bunlar, tartı ile satılan aynı cins mallardır. Demire karşılık bakır almak istenirse her iki bedeli peşin ödemek yeterli olur. Bunlar da tartıyla satılır fakat cinsleri farklı olduğu için biri diğerinden fazla olabilir ama veresiyesi olmaz, yoksa faize gi­rilir.

Bu durumda altın veya gümüşten basılı bir paraya (nükûd =) karşılık tartıyla satılan bir malı veresiye almak faizli işlem sayılmalıdır. Çünkü altın ve gümüş, tartıyla alınıp satılır. Ama Hanefîler bunu caiz görür, altın ve gümüşten basılı paraların san­ca [22] de­nen ağırlık birimleriyle, diğer malların da men ()[23] ile tartıldığını, ayrıca bu paraların tayinle taayyün etmediğini[24] ama diğer malların tayinle taayyün ettiğini, bu paraları her defasında tartmak gerekmediğini ama diğer malları tartıyla satabilmek için her defasında tartmak gerektiğini söyleyerek bu farklardan dolayı altın ve gümüş paralar ile tartıyla satılan diğer malların tartı bakımından her yönüyle ortak olmadıklarını söylerler[25].

Altın ve gümüşün tartı ile satıldığına dayanarak tartıyı (vezn) faiz illeti sa­yıp onları diğer mallarla değişirken bu illete riayet etmemek tam bir çelişkidir. Hanefilerin tartıyı bir illet saymayıp şöyle demeleri gere­kirdi: "Altın ve gümüş her ne kadar tartı ile alınıp satılsa da  tartıyla satılan diğer mallar ile bunlar arasında bazı temel farklar olduğu için vezin faiz illeti olamaz."

Vezin faiz illeti olamayınca ister istemez kile de faiz illeti olamaz ve iki illetten biri olan kadr, faiz illeti olmaktan çı­kar. Bu da Hanefîlerin alım satıma dayalı faiz sistemini tü­müyle çökertir.

Aynı tenkit Hanbeliler için de geçerlidir. Çünkü  onlar da bu konuda Hanefiler ile aynı görüştedirler.

Malikîler hadislerde sözü edilen arpa, buğ­day, hurma ve tuza bakarak temel gıda maddesi olup sak­lanabilen veya gıda madde­lerini lezzet­lendirin şeyleri fa­ize konu  mallardan saymışlardır. Bunlar kendi cinsleriyle değiştirilince miktarla­rın eşit ve değişimin peşin olmasını, farklı cins gıdalarla değiştirilince de mik­tarlar farklı olsa da değişimin peşin olmasını şart koşmuşlar, aksi takdirde faizli işlem meydana geleceğini söylemişlerdir.

Bu görüş, her ne kadar alım satım ile faizli işlemi ayıran ayete aykırı ise de kendi içinde tutarlıdır. Çünkü arpa, buğday ve hurma hem temel gı­dalar­dandır hem de saklanabilirler. Tuz da yiyecek­leri tad­lan­dırmaya yarar ve saklanabilir özelliktedir.

Malikîler, biriktirilsin veya biriktirilmesin bütün gıda maddeleri­nin ve­resiye de­ğiştirilmesi[26] ile her çeşit eşyanın kendi cinsiyle veresiye, bire iki değiştirilmesini ribe’n-nesie[27] saymışlardır. İşte bunun bir dayanağı yoktur. Çünkü hadis­ler, ri­baya konu olan mallar arasında böyle bir ayı­rım yapmaya müsait değildir.

Şafiîlere göre riba kelimesi mücmel yani kapalıdır. Onu Allah'ın Elçisi açıkla­mıştır[28]. Açıklama dedik­leri, altı malın satışı ile ilgili hadisleridir. Bu hadis­ler­den bir de faiz tarifi çıkarmışlardır[29]. Faiz tarif edilecekse"Vadeli işlemden başkasında faiz yoktur[30]." hadisinden hareket edilmeliydi. Bu, ayetlere de uygun olurdu. Bunu neden yapmadıklarını İmam Şafiî şöyle açıklamaktadır:

"Diğer hadisler sebebiyle"Vadeli işlemden başka­sında faiz yoktur[31]." hadisini bıraktık. Şunu dedik: "Riba, iki yerde; vadeli işlemde ve peşinde olur. Çünkü riba, peşinde kile ya da tartı faz­lasıyla, vadeli işlemde de vade fazlasıyla olabilir. Bazen vade ile birlikte ödemedeki faz­lalık sebebiyle de olabilir[32]."

Şafiîler şöyle derler: "Faizin haramlığı taab­büdîdir, faizli işlem sebebi olarak gözüken her şey sadece onun hikmeti olur, illeti değil[33]."

Taabbüdî demek, illeti (asıl sebebi) anlaşılamayan ama kul olma gereği uyulan emir veya yasak demektir[34]. İlleti anlaşılamayan bir şey üzerine kıyas yapılamaz. Ama bu sözü sanki hiç söylememişler gibi faizli işlemin iki illetinin ol­duğunu, bunların tu’miyet ve semeniyetten[35] ibaret bu­lunduğunu belirtmiş ve sistemlerini bu iki illet üzerine kurmuşlardır. Tu'miyet yiyecek maddesi olma, semeniyet ise altın, gümüş ve bu iki madenden basılı para olma anlamına gelir. Bu mantığı anlamak gerçekten zor­dur. Faizin ha­ramlığı taabbüdî ise bu il­letler nereden çıkıyor? Eğer bu illet­ler varsa neden ta­abbüdî diyorsunuz?

 

III- VADE FARKI VE FAİZ

A- Vade Farkı

Vade farkı, bir malın peşin fiyatı ile vadeli fiyatı arasındaki farktır. Bunun faizle ilgisi yoktur. Çünkü bu, borçtan gelir elde etme değil, bir alış veriş türüdür. Toptan ile perakende arasında nasıl fiyat farkı olursa peşin satışla vadeli arasında da olur. İşin yapısı bunu gerektirir. Bu konuda Hz. Peygamber'in ve Hz. Ali'nin görüş ve uy­gu­lamaları ile dört mezhebin olumlu görüşü vardır. Önce bunlara bakalım, sonra da vade farkının faizle ilgisi olmadığını izaha geçelim. 1- Hz. Peygamber’in Uygulaması

Abdullah b. Amr’ın bildirdiğine göre, Allah'ın Elçisi ona, bir ordu hazırlamasını emretmiş ama develer yet­memişti. Bunun üzerine ona, zekattan alınacak genç dişi develere (kalus ) karşılı­k deve () almasını emretmişti. O, sa­daka deve­le­rinin topla­nacağı süreye kadar bir de­veyi iki de­veye alı­yordu[36].

Devenin büyüğü gencinden değerli olduğu için burada bir devenin, veresiye iki deveye değiştirildiği söylenemez. Ancak iki genç dişi deve, bir büyük deveden değerli olacağı için de peşin ile veresiyenin farklı olacağına delil olabilir.

2- Hz. Ali’nin Uygulaması

Hz. Ali (r.a.)nin Useygîr adındaki devesini veresiye dört deve karşılığında sattığı bildirilmiştir[37].

3- Mezheplerin Görüşleri

Fakihler arasında vade farkını caiz görmeyen, onu faizli işlem ile karıştıran bir kişinin var olduğunu bilmiyoruz. Bütün mezhepler, bir malın peşin fiyatı ile vadeli fiyatının farklı olabileceğini; bir mala, vadelere göre değişen fiyatlar istenebileceğini kabul etmişlerdir. Malın bedeli söylenirken meselâ, peşin 100 TL. bir ay vadeli 105 TL. iki ay vadeli 110 TL. üç ay vadeli 115 TL. gibi uzayıp giden fiyat listesi sunulabilir. Satış, bu fiyatlardan birinin kabul edilmesiyle bitirilmelidir. Dört mezhebin konu ile ilgili sözlerinin özeti budur. Aşağıdaki açıklamalar daha fazla bilgi isteyenler içindir.

a- Hanefî Mezhebi

Hanefî mezhebine göre vadeli satışta fiyat belli olursa vade farkının bir sakın­cası yoktur. Ama satış, tek bir fiyat üzerinde anlaşma yapılarak bitirilmelidir. el- Mebsut’ta konu şu şe­kilde ifade edilir:

“Bir kimse satışı, şu vadeye kadar şu fiyata; pe­şin şu fiyata, ya da bir ay vadeli şu fiyata iki ay vadeli şu fi­yata, diye yaparsa bu akit fâsid olur. Çünkü tek bir fiyat üzerinde anlaşıp satışı bitirmemişlerdir. Hz. Muhammed, ona dua ve selâm olsun, bir satış içinde iki şartı yasak­lamıştır. Yukarıdaki örnek, bu hadisin açıklamasıdır. Herhangi bir kayda bağlı olmayan yasak (mutlak ne­hiy), şer’i akitlerde bulunursa o akit fâsid olur. Bu, tarafların an­laş­mayı yukarıdaki gibi tamam­layıp ayrılmaları halinde böyledir. Eğer ayrılmadan anlaşmayı bir tek fiyat üzerine kesinleştirir­lerse o zaman caiz olur. Çünkü bu du­rumda, akdin geçerlilik şartını yerine ge­tirdikten sonra ayrılmış olurlar[38].”

Feth’ül-Kadîr’de konu ile ilgili olarak şöyle denir:

“Bir satışın, peşin olması halinde 1000’e, vadeli olması ha­linde de 2000’e yapılmasında bir faizli işlem anlamı yoktur[39].”

b- Şafiî Mezhebi

Şafiî mezhebi Hanefî ile aynı görüştedir. Tuhfet’ül-muhtâc’da şöyle denir:

“Hz. Muhammed, ona dua ve selâm olsun, bir satış içinde iki sa­tışı yasak­lamıştır. Bu hadisi Tirmizi rivayet etmiş ve sahih olduğunu da belirtmiştir. Meselâ satıcı der ki, “Bunu sana peşin 1000’e veya bir yıl vadeli 2000’e sattım, sen ya da ben veya falan şahıs bu fiyatlardan hangisini kabul edersek ona alın.” Böyle bir akitte bilinmezlik (cehalet) olduğu için yasak­lanmıştır. Yoksa peşin bine, bir yıl va­deli ikibine veya malın yarısı bine, yarısı da iki­bine satılabilir[40].”

c- Mâlikî Mezhebi

Malikî Mezhebinin görüşü de Hanefî ve Şafiîlerle aynıdır. Onların farkı, yaptıkları farklı yorum ile muhayyerliğin her iki tarafta olması halinde bunu caiz görmeleridir. Onların görüşleri şöyledir:

İmam Malik, bir malı peşin 10 dinara, veya vadeli 15  dinara alan ve bu iki bedelden birini ödeme yükümlülüğü altına giren kişi hakkında şöyle dedi: "Bu uygun olmaz. Çünkü 10 dinarı sonra verse vadeli 15 olur. 10 dinarı peşin verse, vadeli 15 dinarı 10 dinara satın almış olur[41].

Bu sözü, Malikî fakihlerden İbn Rüşd şöyle açıklar:

Malik'e göre bu yasağın sebebi faize götürecek yolu kapamaktır (sedd-i zerîa). Çünkü mümkündür ki, muhayyer olan taraf, peşinine veya vadelisine bakmadan akdi bitirmek ister, sonra durum kendi açısından netleşir ama bunu açığa vurmaz. (Her iki bedel de onun borcu haline geldiği için) bu durumda sanki o, bunlardan birini diğerine karşılık veresiye satmış veya veresiye fazlasına satmış olur. Bedeller nakit yani altın veya gümüş para olduğu takdirde bu böyledir. Bedeller yiyecek maddesi ise bu defa da yiyeceği (taamı) yiyeceğe (taama) karşılık fazlaya satma söz  konusu olur[42].

Bunun iki satış sayılması, bedelin iki tane olmasındandır[43].

İmam Malik, her iki tarafın da muhayyer olmasını kabul eder. Sahnûn bu konuda, Abdurrahman b. Kasım'a şöyle bir soru sormuştur:

"Baksana, yanında bir mal olan kişiye geldim, "Bunu kaça satarsın?" dedim, "Peşin elliye, veresiye yüze" dedi. Ben de onu veresiye yüze veya peşin elliye almak istedim. Malik'in görüşüne göre bu caiz olur mu?"

Sahnûn'un cevabı şu oldu:

"Malik şöyle dedi: Eğer satıcı isterse satar, isterse satmaz, alıcı da isterse alır, isterse almaz durumda ise bunun bir zararı yoktur. Ama taraflardan biri bırakmak isterse bırakır, almak isterse alır fakat bu diğerini bağlarsa onda bir hayır yoktur. Her ikisini de bağlarsa yine mekruhtur, onda da bir hayır yoktur[44]."

d- Hanbelî Mezhebi

Vade farkı konusunda Hanbelî mezhebinin görüşü şöyledir:

"Hz. Muhammed, ona dua ve selâm olsun, bir satış içinde iki sa­tışı yasakla­mıştır. Bunun anlamlarından birisi şudur: “Satıcı müşteri­sine der ki, bu köleyi sana peşin on’a, veresiye onbeş’e sattım... Bu, batıl bir satıştır... Çünkü bedel belli edilmemiştir... Sana bunu peşin şu fi­yata, veresiye de şu fiyata satarım der de bedellerin biri üzerine akit yapılırsa bunun bir mahzuru yok­tur[45].”

Görüldüğü gibi, akit sırasında satış fiyatı tam tesbit edildiği tak­tirde, bütün mezhep­ler vade farkını caiz görmektedirler.

B- Vadeli Satış ve Faiz

Vadeli satış