VEHHÂBÎLİK VE EHL-İ SÜNNETİN CEVABI

Müslimân olduklarını söyledikleri hâlde, Ehl-i sünnetden ayrılanlardan biri de, (Vehhâbî)lerdir. Bunlara (Necdî) de denir.

Otuzdördüncü Osmânlı pâdişâhı, ikinci sultân Abdülhamîd hân [1258-1336 (1842-1918) İstanbulda sultân Mahmûd türbesinde] “rahmetullahi aleyh” zemânındaki devlet adamlarından Ahmed Cevdet Pâşa, oniki cild (Târîh-i Osmânî) kitâbının yedinci cildinde ve bahriyye mîrlivâsı (Tuğamirali) olan Eyyûb Sabri Pâşa “rahmetullahi teâlâ aleyh” yazdığı beş cildlik (Mir’ât-ül-haremeyn) târîh kitâbının, üçüncü cildi, doksandokuzuncu sahîfesinden başlıyarak Vehhâbîliği uzun anlatmakdadırlar. Mir’ât-ül-haremeyn târîhi türkçedir. Süleymâniyye kütübhânesinde mevcûddur. Aşağıdaki yazının çoğu Pâşanın bu kitâbından alınmışdır. Pâşa bu bilgileri, Ahmed Zeynî Dahlânın (Fitne-tül-vehhâbîyye) kitâbından terceme etmişdir. 1308 [m.1890] de vefât etmişdir.

Vehhâbîliği kuran, Muhammed bin Abdülvehhâbdır. Hicretin binyüzonbir 1111 [m. 1699] senesinde Necdde, Hüreymile kasabasında dünyâya gelmiş, binikiyüzaltı 1206 [m. 1792] senesinde ölmüşdür. Önceleri, seyâhat ve ticâret için, Basra, Bağdâd, Îrân, Hind ve Şâm taraflarına gitmiş, 1125 [m. 1713] senesinde, Basrada, ingiliz câsûslarından, Hempherin tuzağına düşerek, ingilizlerin (İslâmiyyeti imhâ) çalışmalarına âlet olmuşdur. Câsûsun yazdırdığı bozuk şeyleri, (Vehhâbîlik) ismi ile neşr eyledi. (İngiliz câsûsunun i’tirâfları) kitâbımızda, Vehhâbîliğin kuruluşu uzun anlatılmakdadır. Eline geçirdiği Harranlı Ahmed ibni Teymiyyenin [661-728 [m. 1328] Şâmda] Ehl-i sünnete uymıyan kitâblarını okumuş, (Şeyh-i Necdî) diye meşhûr olmuşdur. İngiliz câsûsu ile birlikde hâzırladığı (Kitâb-üt-tevhîd) kitâbına Mekke-i mükerreme âlimleri, binikiyüzyirmibir (1221) senesinde, çok güzel cevâb yazarak, kuvvetli vesîkalarla red etdiler. (Seyf-ül-Cebbâr) ismindeki bu reddiyye, sonradan Pâkistânda basılmış ve 1395 [m. 1975] senesinde İstanbulda ofset baskısı yapılmışdır. Abdülvehhâb oğlu Muhammedin torunu Abdürrahmân, (Kitâb-üt-tevhîd)i şerh etmiş ve Muhammed Hamîd adında bir vehhâbî, eklemeler yaparak, (Feth-ul-mecîd) adı ile Mısrda basdırılmışdır. Abdülvehhâb oğlu Muhammedin düşünceleri, köylülere ve Der’iyye ehâlîsi ile reîsleri Muhammed bin Sü’ûde yayılmışdır. Vehhâbîlik ismini verdiği fikrlerini kabûl edenlere (Vehhâbî) ve (Necdî) denir. Kendini kâdî, Sü’ûd oğlu Muhammedi emîr ve hâkim tanıtmışdır. Kendilerinden sonra, hep çocuklarının bu makâmlara geçmelerini kabûl etdirmişdir.

Muhammedin babası Abdülvehhâb, sâlih bir müslimân idi. Bu ve Medînedeki âlimler, Abdülvehhâb oğlunun yanlış bir yol tutacağını anlamış, herkese, bununla konuşmamalarını nasîhat etmişlerdi. Fekat, binyüzelli 1150 [m. 1737] senesinde Vehhâbîliği i’lân etdi. Din âlimlerinin ictihâdlarını kötüledi. Ehl-i sünnet vel-cemâ’ate kâfir diyecek kadar ileri gitdi. Peygamberlerin ve Evliyânın mezârlarına gidip de, ona karşı (Yâ Nebiyyallah), (Yâ Abdelkâdir!) gibi söyliyen müşrik olur, dedi.

Vehhâbîlere göre, Allahü teâlâdan başka birşeyin bir iş yapdığını söyliyen, müşrik, kâfir olur imiş. Meselâ (Filân ilâç ağrıyı kesdi) veyâ (Filânca Peygamberin veyâ Velînin mezârı yanında Allahü teâlâ düâmı kabûl etdi) diyen müşrik olur imiş. Bu düşüncelerini isbât için, Fâtiha sûresindeki (İyyâke neste’în), ya’nî (Biz yalnız senden yardım bekleriz) meâlindeki âyet-i kerîmeyi ve tevekkül etmeği bildiren âyet-i kerîmeleri sened gösterdi. Ehl-i sünnet âlimlerinin bu âyet-i kerîmelere verdiği doğru ma’nâlar ve tevhîd ve tevekkül mes’eleleri (Se’âdet-i Ebediyye) kitâbının ikinci kısm, Tevekkül maddesinde uzun yazılıdır. Buradan okuyanlar, tevhîdin doğru ma’nâsını öğrenir. Kendilerine muvahhid diyen vehhâbîlerin, muvahhid olmadıklarını görür.

Âyinesi işdir kişinin, lâfa bakılmaz.
Şahsın görünür rütbe-i aklı, eserinde!

(El-Üsûl-ül-erbe’a fî-terdîd-il-vehhâbiyye) kitâbında ikinci aslın sonunda, fârisî olarak diyor ki: Vehhâbîler ve bunlar gibi mezhebsizler (Mecâz) ve (İsti’âne) ne demek olduğunu anlıyamıyorlar. Bir kimsenin bir iş yapdığını söylemeğe, bu söz mecâz olarak söylenmiş olsa bile, hemen şirk ve küfr diyorlar. Hâlbuki Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmin birçok yerinde, bir işin hakîkî yapıcısının kendisi olduğunu, mecâzî yapıcısının da kullar olduğunu bildirmekdedir. En’âm sûresinin elliyedinci âyetinde ve Yûsüf sûresinde, bir âyetde meâlen, (Hükm, ancak Allahındır), yanî hâkim yalnız Allahü teâlâdır, buyuruldu. Nisâ sûresinin altmışdördüncü âyetinde meâlen, (Aralarındaki anlaşmazlıklarda, seni hâkim yapmadıkça, îmân etmiş olmazlar) buyurulmuşdur. Birinci âyet-i kerîme, hakîkî hâkimin, yalnız Allahü teâlâ olduğunu bildiriyor. İkinci âyet-i kerîme ise, insana da, mecâz olarak hâkim denileceğini bildiriyor.

Her müslimân, diriltenin ve öldürenin, yalnız Allahü teâlâ olduğunu bilmekdedir. Çünki, Yûnüs sûresinin ellialtıncı âyetinde meâlen, (Dirilten ve öldüren, yalnız Odur) ve Zümer sûresinin kırkikinci âyetinde meâlen, (Ölüm zemânında insanı, Allahü teâlâ öldürüyor) buyuruldu. Secde sûresinin onbirinci âyet-i kerîmesinde ise, meâlen, mecâz olarak, (Öldürmek için vekîl yapılmış olan melek sizi öldürüyor) buyuruldu. [Mâide sûresinin 30.cu âyetinde (Âdem aleyhisselâmın oğlu, kardeşini öldürdü) buyuruyor. Bu âyet-i kerîme, Vehhâbîleri rezîl etmekdedir.]

Hastalara şifâ veren yalnız Allahü teâlâdır. Çünki, Şü’arâ sûresinin sekseninci âyetinde meâlen, (Hasta olduğum zemân, bana ancak O şifâ verir) buyuruldu. Âl-i İmrân sûresinin kırkdokuzuncu âyetinde ise meâlen, Îsâ aleyhisselâmın, (A’mânın gözünü açarım ve Baras illetini iyi ederim ve Allahü teâlânın izni ile, ölüleri diriltirim) dediğini bildirmekdedir. [Baras, ebreş (Vitiligo) denilen cild hastalığıdır. Derinin rengi gider. Büyük beyâz lekeler olur. Yâhud, albino hastalığıdır. Vücûdun temâmı beyâzdır.] İnsana evlâd veren, hakîkatde Allahü teâlâdır. Cebrâîl aleyhisselâmın ise, mecâz olarak, (Sana, temiz bir oğul veririm) dediğini, Meryem sûresinin onsekizinci âyeti bildirmekdedir.

İnsanın hakîkî sâhibi Allahü teâlâdır. Bekara sûresinin ikiyüzelliyedinci âyetinin meâl-i şerîfi, (Allahü teâlâ, îmân edenlerin velîsidir) bunu açıkca bildiriyor. Mâide sûresinin ellialtıncı âyetinde meâlen, (Sizin velîniz, Allahdır ve Onun Resûlüdür) ve Ahzâb sûresinin altıncı âyetinde meâlen, (Peygamber, mü’minlere, kendilerinden dahâ çok sâhibdir!) buyurarak, kulun da mecâz olarak velî olduğu bildirilmekdedir. Bunlar gibi hakîkî yardımcı, Allahü teâlâdır. Kullarına da, mecâz olarak mu’în demişdir. Mâide sûresinin üçüncü âyetinde meâlen, (İyilikde ve takvâda birbirinize yardımcı olunuz!) buyuruldu. Vehhâbîler, Allahdan başkasının kulu diyene, meselâ Abdünnebî, Abdürresûl diyen müslimâna müşrik diyorlar. Hâlbuki, Nûr sûresinin otuzikinci âyetinde meâlen, (Evli olmıyan kadınlarınızı ve kullarınızdan ve câriyelerinizden sâlih olanları evlendiriniz!) buyuruldu. İnsanların hakîkî Rabbi, Allahü teâlâdır. Fekat, mecâz olarak, başkasına da rab denilir. Yûsüf sûresinin kırkikinci âyetinde meâlen, (Rabbinin yanında beni söyle!) buyruldu.

Vehhâbîlerin en çok takıldıkları şey, (İstigâse) kelimesidir. Allahdan başkasından yardım istemek, ona sığınmak şirkdir diyorlar. Evet, hakîkî istigâse olunacak, yalnız Allahü teâlâdır. Bunu bilmiyen hiçbir müslimân yokdur. Fekat, başkasından da istigâse olunacağını, mecâz olarak söylemek câizdir. Çünki, Kasas sûresinin onbeşinci âyetinde meâlen, (Onun kavminden olan, düşmanına karşı, ondan istigâse eyledi) buyuruldu. Hadîs-i şerîfde de, (Mahşer yerinde, Âdem aleyhisselâmdan istigâse edeceklerdir) buyuruldu. (Hısn-ül-hasîn)de yazılı hadîs-i şerîfde, (Yardım isteyen kimse, Ey Allahın kulları bize yardım ediniz desin!) buyuruldu. Bu hadîs-i şerîf, yanında olmıyan kimseye seslenerek, ondan yardım istemeği emr etmekdedir. (El-Üsûl-ül-erbe’a) kitâbından terceme burada temâm oldu. Bu kitâb, fârisî olup, 1346 [m. 1928] da Hindistânda basılmış, 1395 [m. 1975] de, İstanbulda ofset üsûlü ile ikinci baskısı yapılmışdır. Bu kitâbın yazarı, imâm-ı Rabbânî hazretlerinin torunlarından Muhammed Hasen Cân sâhibdir “rahmetullahi teâlâ aleyhimâ”. Cân sâhib, (Tarîk-un-necât) kitâbında da, vehhâbîlere ve diğer mezhebsizlere kıymetli cevâblar vermekdedir. Bu kitâbı, arabî olup, urdu diline tercemesi ile birlikde, 1350 senesinde Hindistânda basılmış ve 1396 [m. 1976] da İstanbulda, ofset baskısı yapılmışdır.[1]

[Her kelimenin belli bir ma’nâsı vardır. Buna hakîkî ma’nâsı denir. Bir kelime, kendi hakîkî ma’nâsında kullanılmayıp da, bir bağlantısı, ilişkisi bulunan başka bir ma’nâda kullanılınca, bu kelimeye (Mecâz) denir. Allahü teâlâya mahsûs olan bir kelime, mecâz olarak, insanlar için kullanılınca, vehhâbîler bunu hakîkî ma’nâda kullanıldı sanıyorlar. Bunu söyliyene müşrik, kâfir diyorlar. Böyle kelimelerin, âyet-i kerîmelerde ve hadîs-i şerîflerde de insanlar için mecâz olarak kullanıldıklarını düşünmüyorlar].

Resûlullahdan “aleyhisselâm” ve Evliyâdan şefâ’at istemek, (İsti’âne) etmek, ya’nî yardım istemek, Allahü teâlâyı bırakmak, Onun yaratıcı olduğunu unutmak demek değildir. Bulut vâsıtası ile Allahü teâlâdan yağmur beklemek, ilâç içerek Allahü teâlâdan şifâ beklemek, top, bomba, füze, tayyâre kullanarak Allahü teâlâdan zafer beklemek, hep Allahü teâlâdan İsti’ânedir. Bunlar sebebdir. Allahü teâlâ, herşeyi sebeble yaratmakdadır. Bu sebeblere yapışmak, şirk değildir. Peygamberler “aleyhimüsselâm” hep sebeblere yapışdılar. Allahü teâlânın yaratdığı suyu içmek için çeşmeye, Onun yaratdığı ekmeği yimek için fırıncıya gidildiği ve Allahü teâlânın zafer vermesi için, harb vâsıtaları ve ta’lîm terbiye yapıldığı gibi, Allahü teâlânın düâyı kabûl etmesi için de, Peygamberin, Evliyânın rûhlarına gönül bağlanır. Allahü teâlânın elektromagnetik dalgalarla yaratdığı sesi almak için radyo kullanmak, Allahü teâlâyı bırakıp bir kutuya başvurmak değildir. Çünki, radyo kutusundaki âletlere o özellikleri, o kuvvetleri veren Allahü teâlâdır. Allahü teâlâ, her şeyde, kendi kudretini gizlemişdir. Müşrik, puta tapar, Allahü teâlâyı düşünmez. Müslimân, sebebleri, vâsıtaları kullanırken, sebeblere, mahlûklara, te’sîr, hâssa veren Allahü teâlâyı düşünür. İstediğini Allahü teâlâdan bekler. Geleni Allahü teâlâdan bilir. Yukarıda yazılı âyet-i kerîmenin ma’nâsı da, böyle olduğunu göstermekdedir. Ya’nî, mü’minler her nemâzda Fâtiha sûresini okurken, (Yâ Rabbî, dünyâdaki arzûlarıma, ihtiyâçlarıma kavuşmak için maddî, fennî sebeblere yapışıyor ve bana yardım etmeleri için, sevdiğin kullarına yalvarıyorum. Bunları yaparken ve her zemân, dilekleri verenin, yaratanın yalnız Sen olduğuna inanıyorum. Yalnız Senden bekliyorum!) demekdedir. Hergün böyle söyliyen mü’minlere müşrik denilemez. Peygamberlerin, Velîlerin rûhlarından yardım istemek, Allahü teâlânın yaratdığı bu sebeblere yapışmakdır. Bunların müşrik olmadıklarını, hâlis mü’min olduklarını (Fâtiha) sûresinin bu âyeti açıkca haber vermekdedir. Vehhâbîler maddî, fennî sebeblere yapışıyor, nefslerinin isteklerine kavuşmak için, her vesîleye, her çâreye başvuruyorlar. Peygamberleri ve Evliyâyı vesîle edinmeğe niçin şirk diyorlar.

Abdülvehhâb oğlunun sözleri nefse uygun geldiğinden, din bilgisi olmıyanlar kolay inandı. Ehl-i sünnet âlimlerine, doğru yoldaki müslimânlara kâfir dediler. Emîrler, kuvvetlenmek için, vehhâbîliği uygun buldular. Arab kabîlelerini, vehhâbî olmağa zorladılar. İnanmıyanları öldürdüler. Köylüler, ölüm korkusu ile Der’iyye emîri Muhammed bin Sü’ûdün emrine girdi. Vehhâbî olmıyanların mallarına, canlarına, ırzlarına, kadınlarına saldırmak için, emîre asker olmak işlerine iyi geldi.

Abdülvehhâb oğlu Muhammedin kardeşi şeyh Süleymân efendi, Ehl-i sünnet âlimi idi. Vehhâbîliği red eden (Savâ’ik-ul-ilâhiyye firred-i alel-vehhâbiyye) kitâbını yazarak, bu sapık fikrlerin yayılmasını önledi. Bu kıymetli kitâb, [1306] senesinde basılmış, 1395 [m. 1975] de İstanbulda ofset baskısı yapılmışdır. Muhammedin yanlış bir çığır açdığını anlıyan hocaları da, onun bozuk kitâblarına güzel cevâblar yazdılar. Onun doğru yoldan sapdığını açıkladılar. Vehhâbîlerin âyet-i kerîmelere ve hadîs-i şerîflere yanlış ma’nâ verdiklerini isbât etdiler. Fekat, bunların hepsi, köylülerin ehl-i îmâna karşı olan kinlerini, düşmanlıklarını artdırdı.

Vehhâbîlik, câhiller tarafından, ilm ile değil, ingiliz parası ve silâhları ile ve zulm ederek, kan dökerek yayıldı. Bu yolda ellerini kana bulayan zâlimlerin en taş yüreklisi, Der’iyye emîri Muhammed bin Sü’ûd idi. Bu adam, Benî Hanîfe kabîlesinden olup, Müseylemet-ül-kezzâbın peygamberliğine inanan ahmakların soyundan idi. 1178 [m. 1765] de öldü. Yerine oğlu Abdül’azîz geçdi. Bu da, 1217 de bir şî’î tarafından öldürüldü. Yerine oğlu ikinci Sü’ûd geçdi ve 1231 de öldü. Yerine oğlu Abdüllah geçdi ve 1240 da, İstanbulda i’dâm edildi. Yerine, Abdül’azîzin torunlarından Terkî bin Abdüllah geçdi. 1254 de, bunun oğlu Faysal geçdi. 1282 de oğlu Abdüllah emîr yapıldı. Bunun kardeşi Abdürrahmân ile oğlu Abdül’azîz Kuveyte yerleşdi. Abdül’azîz 1319 [m. 1901] de Rıyâda gelip, emîr oldu. İngilizlerin yardımı ile Mekkeye saldırdı. 1351 [m. 1932] de, Sü’ûdî arabistân devletini i’lân etdi. Sü’ûdî Arabistân emîri Fahdın, Efgânistândaki Ehl-i sünnet mücâhidleri ile harb etmekde olan Rus kâfirlerine dört milyar dolar yardım yapdığını 1991 târîhli gazetelerde okuduk.

Vehhâbîler, Allahın birliğinde hâlis olmak, küfrden kurtulmak yolunda imiş. Bütün müslimânlar, altıyüz seneden beri şirk içinde imiş. Müslimânları şirkden, küfrden kurtarmağa çalışıyorlarmış. Kendilerini haklı göstermek için, Ahkâf sûresinin beşinci ve Yûnüs sûresinin yüzaltıncı âyet-i kerîmelerini de ileri sürüyorlar. Hâlbuki, bunlar gibi âyet-i kerîmelerin, müşrikler için gelmiş olduğunu tefsîrler bildirmekdedir. Bu âyet-i kerîmelerin birincisinde meâlen, (Allahü teâlâyı bırakıp da kıyâmete kadar hiç işitmeyen şeylere düâ eden kimseden dahâ sapık kimse yokdur), ikincisinde meâlen, (Mekke müşriklerine söyle! Bana emr olundu ki, Allahü teâlâdan başka şeylere, fâidesi ve zararı olmıyan şeylere düâ etme! Eğer Allahü teâlâdan başkasına düâ edersen, kendine zulm etmiş, zarar etmiş olursun) buyuruldu.

Vehhâbîlerin (Keşf-üş-şübühât) kitâbı, Zümer sûresinin üçüncü âyetini de ele alıyor. Bu âyetde, meâlen, (Allahdan başkasını Velî edinenler, biz bunlara tapınıyor isek, bizi Allaha yaklaşdırmaları için, bize şefâ’at etmeleri için tapınıyoruz derler) buyurulduğunu yazıyor. Bu âyet-i kerîme, putlara tapan müşriklerin sözlerini bildirmekdedir. Şefâ’at isteyen mü’minleri, bu müşriklere benzetiyor. (Müşrikler de putların yaratıcı olmadığını, yaratıcı yalnız Allahü teâlâ olduğunu söylerdi) diyor. (Rûh-ul-beyân)da, bu âyet-i kerîmenin tefsîrinde diyor ki, (İnsan, kendisinin ve herşeyin yaratıcısını tanımağa elverişli olarak, yaratılmışdır. Yaratıcısına ibâdet etmek ve Ona yaklaşmak arzûsu, her insanda vardır. Fekat böyle elverişli yaratılmış olmanın ve bu isteğin kıymeti yokdur. Çünki, nefs, şeytân ve kötü arkadaş, insanı aldatarak [yaratılışındaki bu arzûyu yok eder. Yâ, yaratana ve kıyâmet gününe inanmaz olur. Komünistler ve masonlar böyledir. Yâhud] müşrik yapar. Müşrik, Allahü teâlâya yaklaşamaz. Onu tanıyamaz. Şirkden uzaklaşıp, Tevhîde sarılarak hâsıl olan ma’rifet, tanımak, kıymetlidir. Bunun alâmeti, Peygamberlere ve kitâblarına inanmak ve bunlara uymakdır. İnsan, Allahü teâlâya ancak böyle yaklaşabilir. Secde etmek, İblîsin yaratılışında vardı. Fekat, nefsine uyarak, secde etmek istemedi. Eski Yunan Felsefecileri de, Allahü teâlâya yaklaşmağı, Peygamberlere uyarak değil, kendi akllarına, nefslerine uyarak istedikleri için kâfir oldular. Mü’minler Allahü teâlâya yaklaşmak için, islâmiyyete uyuyor. Kalbleri nûr ile doluyor. Rûhlarına Cemâl sıfatları tecellî ediyor. Müşrikler, Allahü teâlâya yaklaşmak için, Peygambere, islâmiyyete uymıyorlar. Nefslerine, noksan olan akllarına, bid’atlere uyuyorlar. Kalbleri kararıyor. Rûhları perdeleniyor. Putlara, bize şefâ’at etmeleri için tapınıyoruz demelerinin yanlış olduğunu, Allahü teâlâ, bu âyetin sonunda haber veriyor). Görülüyor ki, Lokman sûresinin yirmibeşinci âyetinde meâlen, (Kâfirlere sorarsan, yeri ve gökleri kim yaratdı dersen, elbette Allah yaratdı derler) ve Zuhruf sûresinin seksenyedinci âyetinde meâlen, (Allahdan başkasına tapınanlara, bunları kim yaratdı diye sorarsan, elbette Allah yaratdı derler) buyuruluyor. Bu âyet-i kerîmeleri ele alarak [mezhebsizlerin, (Müşrikler de yaratıcının yalnız Allah olduğunu biliyorlardı. Putlarının kıyâmetde kendilerine şefâ’at etmeleri için tapınıyorlardı ve putlara tapındıkları için müşrik ve kâfir oldular) diyerek, müşrikleri müdafe’a etmeleri çok haksızlıkdır.]

Mü’minler, Peygamberlere ve Evliyâya tapınmıyor ve bunların Allahü teâlâya şerîk, ortak olmadığını söylüyorlar Peygamberlerin ve Evliyânın, mahlûk, birer kul olduğuna, ibâdet edilmeğe hakları olmadığına inanıyorlar. Onların, Allahü teâlânın sevdiği kulları olduğuna, Allahü teâlânın, sevdiklerinin bereketi ile, kullarına merhamet edeceğine inanıyorlar. Zararı ve fâideyi yaratan yalnız Allahü teâlâdır. Tapınmağa hakkı olan yalnız Odur. Sevdiklerinin bereketi ile kullarına merhamet eder diyorlar. Müşrikler, yaratılışlarında mevcûd olan ma’rifetden dolayı, putlarının yaratıcı olmadığını söylüyor ise de, bu tabî’î ma’rifeti Peygamberlere uyarak kuvvetlendirmedikleri için, putların tapınmağa hakları olduğuna inanıyor, bunun için tapınıyorlar. Putların ibâdet olunmağa hakkı vardır dedikleri için müşrik oluyorlar. Yoksa, bize şefâ’at etmelerini istiyoruz dedikleri için müşrik olmazlar. [Putlardan şefâ’at beklemek bâtıl, ya’nî bozuk bir inanışdır. Böyle inanmak câiz değildir. Fekat böyle inanmak şirk de değildir. Putlara tapınmak şirkdir.] Görülüyor ki, Ehl-i sünneti puta tapan kâfirlere benzetmek, temâmen yanlışdır. Bu âyet-i kerîmelerin hepsi, putlara tapınan kâfirler ve müşrikler için gelmişdi. (Keşf-üş-şübühât) vehhâbî kitâbı, âyet-i kerîmeyi te’vîl ederek, âyet-i kerîmeye yanlış ma’nâ vererek ve bozuk mantık yürüterek, Ehl-i sünnet olan müslimânları müşriklere benzetiyor.

(El-fecr-üs-sâdık firredd-i alâ münkiri-t-tevessüli-velkerâmâti-vel-havârık) kitâbında, yukarıda bahs edilen Zuhruf sûresinin 87.ci âyet-i kerîmesi tefsîr edilmiş, vehhâbîlerin yanlış ma’nâ verdikleri isbât olunmuşdur. Bu kitâbı, Irâk âlimlerinden Cemil Sıdkî Zehâvî “rahmetullahi teâlâ aleyh” yazmış, 1323 [m. 1905] de Mısrda basılmışdır. 1396 [m. 1976] da, İstanbulda ofset ile ikinci baskısı yapılmışdır. 1422 [m. 2001]de Hakîkat Kitâbevi tarafından yeniden tab' edilmişdir. Cemil Sıdkî, İstanbul Üniversitesinde (İlm-i kelâm) üzerinde dersler vermiş, 1355 [m. 1936] de vefât etmişdir. 1956 da basılan (Müncid) lügat kitâbında resmi vardır.

Abdüllah ibni Ömer “radıyallahü teâlâ anhüm┠hazretlerinin bildirdiği iki hadîs-i şerîfde, (Onlar doğru yoldan ayrıldı. Kâfirler için inmiş olan âyet-i kerîmeleri, mü’minlere yüklediler) ve (Ümmetim için korkduklarımın en korkuncu, Kur’ân-ı kerîme kendi görüşlerine göre ma’nâ vermeleri, yersiz terceme etmeleridir) buyuruldu. Bu iki hadîs-i şerîf, mezhebsizlerin ortaya çıkacaklarını ve kâfirler için gelmiş olan âyet-i kerîmeleri mü’minlere yükleteceklerini, yanlış ma’nâ vereceklerini haber vermekdedir.

Abdülvehhâb oğlu Muhammedin yanlış fikrler taşıdığını, müslimânlar için ilerde zararlı olacağını anlıyarak buna nasîhat verenlerden biri, Medînenin büyük âlimlerinden, şeyh Muhammed bin Süleymân Medenîdir “rahime-hullahü teâlâ”. Şâfi’î fıkh âlimi olan bu zâtın, çok kitâbı vardır. İbni Hacer-i Mekkînin “rahime-hullahü teâl┠(Minhâc)a yapdığı (Tuhfet-ül-muhtâc) ismindeki şerhe olan hâşiyesi meşhûrdur. 1194 [m. 1780] de Medînede vefât etdi. (El-fetâvâ) adındaki iki cild kitâbında, (Ey Abdülvehhâb oğlu! Müslimânlara dil uzatma! Allah rızâsı için sana nasîhat ediyorum. Evet, işleri, Allahdan başkası yapar diyen olursa, ona doğruyu söyle! Fekat, sebeblere yapışanların ve sebebleri de, sebeblerin te’sîr kuvvetlerini de, Allahın yaratdığına inananların kâfir olduğu söylenemez. Sen de bir müslimânsın. Müslimânların hepsi yerine, birine sapık demek dahâ doğru olur. Sürüden ayrılanın sapıtması dahâ kolaydır. Nisâ sûresinin yüzondördüncü âyetinde meâlen, (Kendisine doğru yol gösterildikden sonra, Peygamberlerin yolundan ayrılan, mü’minlerin inanışlarını ve ibâdetlerini terk eden kimseyi, âhıretde dost olduğu küfr ve irtidâd üzere diriltir ve Cehenneme atarız) buyuruldu. Bu âyet-i kerîme, sözümün doğru olduğunu göstermekdedir) diyor. Vehhâbîlerin sayılamıyacak kadar çok bozuk fikrleri varsa da, bunların temeli, üç şeydir:

1 — (Amel, ibâdet, îmânın parçasıdır) diyorlar. (Bir farzı, inandığı hâlde, tenbellikle yapmıyan kimse, meselâ bir nemâzı kılmıyan, hasîsliğinden dolayı zekât vermiyen kâfir olur. Bunu öldürmeli, mallarını vehhâbîlere taksîm etmelidir) diyorlar.

(Milel ve nihal) tercemesi altmışüçüncü sahîfede diyor ki: (Ehl-i sünnet âlimleri sözbirliği ile dediler ki, ibâdetler îmâna dâhil değildir. Farzların farz olduğuna inanıp, tenbellikle yapmıyan, kâfir olmaz. Yalnız, nemâz kılmıyan için sözbirliği olmadı. Hanbelî mezhebine göre, tenbellikle nemâz kılmıyan kâfir olur). [Senâüllah pâni-pütî “rahmetullahi aleyh” (Mâ-lâ-büdde) kitâbının başında diyor ki, (Müslimân, büyük günâh işlemekle kâfir olmaz. Eğer Cehenneme sokulursa, az veyâ uzun zemân sonra, Cehennemden çıkarılıp, Cennete sokulur. Cennetde sonsuz kalır.) Bu kitâb fârisî olup, 1376 [m. 1956] da Delhîde ve 1410 [m. 1990] da İstanbulda, Hakîkat Kitâbevi tarafından basdırılmışdır. (Hukûk-ul islâm) kitâbının sonundadır.] Hanbelî mezhebinde, yalnız nemâz kılmıyan için kâfir olur denildi. Diğer ibâdetler için denilmedi. O hâlde, vehhâbîler bu bakımdan da Hanbelî değildir. Ehl-i sünnet olmıyanların Hanbelî de olmıyacağını yirmibirinci ve otuzaltıncı sahîfelerde bildirmişdik. Dört mezhebden birinde olmıyanlar, Ehl-i sünnet değildirler.

2 — (Peygamberlerin “aleyhimüsselâm” ve Evliyânın rûhlarından şefâ’at istiyen, bunların mezârını ziyâret edip, bunları vesîle ederek düâ eden kâfir olur. Meyyitde his yokdur) diyorlar.

Kabrdekine söyliyen kâfir olsaydı, Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” ve büyük âlimler, Velîler, böyle düâ etmezlerdi. Peygamberimiz, Medînedeki (Bakî’) kabristânını ve Uhud şehîdlerini ziyâret etmeğe giderdi. Kabrdekilere selâm verdiği ve onlarla konuşduğu, vehhâbîlerin (Feth-ul-mecîd) kitâblarının dörtyüzseksenbeşinci sahîfesinde de yazılıdır.

Peygamberimiz düâ ederken (Allahümme innî es-elüke bi-hakkıssâilîne aleyke), ya’nî (Yâ Rabbî! Senden isteyip de verdiğin kimselerin hâtırı için Senden istiyorum!) derdi ve böyle düâ ediniz buyururdu. Hazret-i Alînin annesi Fâtımayı “radıyallahü anhüm┠kendi mubârek elleri ile, mezâra koyunca: (İğfir li-ümmî Fâtımate binti Esed ve vessi’ aleyhâ medhalehâ bi-hakkı nebiyyike vel enbiyâillezîne min kablî inneke erhamürrâhimîn) demişdi. Bu düâ (Yâ Rabbî! Annem Fâtıma binti Esedi mağfiret eyle, ya’nî günâhlarını afv eyle! İçinde bulunduğu yeri genişlet! Peygamberinin hakkı için ve benden önce gelmiş, Peygamberlerin hepsinin hakkı için bu düâmı kabûl et! Sen, merhametlilerin en merhametlisisin) demekdir. Ensârın büyüklerinden Osmân bin Huneyfin bildirdiği hadîs-i şerîfde, iyi olması için düâ isteyen bir a’mâya, abdest alıp, iki rek’at nemâzdan sonra, (Allahümme innî es’elüke ve eteveccehü ileyke bi-Nebiyyike Muhammedin nebiyyirrahme, yâ Muhammed innî eteveccehü bike ilâ Rabbî fî hâcetî hâzihî li-takdiye-lî Allahümme şeffi’hü fiyye) düâsını okumasını emr etmişdi. Bu düâda, dileğin kabûl edilmesi için, Muhammed aleyhisselâmı vesîle etmesi emr olunmakdadır. Eshâb-ı kirâm, bu düâyı hep okurdu. Bu düâ, (Eşi’at-ül leme’ât) ikinci cildinde ve (Hısn-ül hasîn)de senedleri ile birlikde yazılıdır. Şerh ederken (Peygamberini vesîle ederek sana dönüyorum) demekdedirler.

Bu düâlar gösteriyor ki, Allahü teâlânın sevdiklerini araya koyarak, onların hâtırı ve hürmeti ile düâ etmek câizdir.

1361 [m. 1942] senesinde vefât eden (Câmi’ul-ezher) kibâr-ı ulemâsından şeyh Alî Mahfûz, 1375 [m. 1956] de Mısrda basılan (El-ibdâ’) kitâbında, İbni Teymiyyeyi ve Abduhu çok övdüğü hâlde, ikiyüzonüçüncü [213] sahîfesinde (Evliyâyı kirâm “rahimehümullahü teâl┠öldükden sonra, dünyâ işlerinde tesarruf ederler demek, meselâ hastaları iyi eder, boğulacakları kurtarır, düşman karşısında olana yardım eder ve gayb olan şeylere kavuşdurur demek, doğru değildir. Mertebeleri yüksek olduğu için, Allahü teâlâ, bu işleri onlara bırakmışdır. Dilediklerini yaparlar demek yanlışdır. Fekat Allahü teâlâ, Evliyâsı arasından dilediklerine, sağ iken ve öldükden sonra, ikrâm ederek, onların kerâmeti ile hastayı iyi eder. Boğulmak üzere olanı kurtarır. Düşman karşısında olana yardım eder. Gayb olan şeyi buldurur. Böyle olmasını akl kabûl eder. Kur’ân-ı kerîm de bunları haber veriyor) diyor. Câmi’ul-ezher profesörlerinden Abdüllah Desûkî ve Yûsüf Decvî, İbd⒠kitâbının sonuna takrîz yazmışlar, kitâbı övmüşlerdir.

Abdülganî Nablüsî “rahime-hullahü teâlâ”, (Hadîka) kitâbının yüzseksenikinci sahîfesinde diyor ki, (Buhârînin Ebû Hüreyreden “radıyallahü teâlâ anh” haber verdiği hadîs-i kudsîde, (Allahü teâlâ, kulum farzları yapmakla bana yaklaşdığı gibi, başka şeyle yaklaşamaz. Kulum nâfile ibâdetleri de yapınca, onu çok severim. Öyle olur ki, benimle işitir. Benimle görür. Benimle herşeyi tutar. Benimle yürür. Benden her ne isterse veririm. Bana sığınınca, onu korurum buyurdu) denilmekdedir. Burada bildirilen nâfile ibâdetler, farzları yapanların yapdıkları sünnet ve nâfile ibâdetlerdir. [Böyle olduğunu, (Merâkıl-felâh) ve bunun (Tahtâvî) hâşiyesi de açık yazmakdadır. 437. ci sahîfeye bakınız!] Bu hadîs-i şerîf gösteriyor ki, farzları yapdıkdan sonra, nâfile ibâdetleri de yapan, Allahü teâlânın sevgisini kazanır ve düâları kabûl olur). Bunların diri iken de, öldükden sonra da, düâ etdikleri kimseler, murâdlarına kavuşur. Öldükden sonra da işitirler. Dileyenleri boş çevirmez, düâ ederler. Bunun için, hadîs-i şerîfde, (İşlerinizde sıkışdığınız zemân, kabrde olanlardan yardım isteyiniz!) buyuruldu. Bu hadîsin, ma’nâsı açıkdır. Âlûsînin te’vîl etmesi yersizdir.

(Hadîkat-ün-nediyye) kitâbının ikiyüzdoksanıncı sahîfesinde diyor ki: (Mü’minler, uykuda iken olduğu gibi, öldükden sonra da mü’mindir. Peygamberler de, uykuda iken olduğu gibi, öldükden sonra da Peygamberdirler. Çünki, mü’min olan ve Peygamber olan, rûhdur. İnsan ölünce, rûhu değişmez. Böyle olduğu imâm-ı Abdüllah Nesefînin (Umdet-ül akâid) kitâbında yazılıdır. [Bu kitâb, 1259 [m. 1843] senesinde Londrada basılmışdır.] Bunun gibi, Evliyânın da, uykuda iken olduğu gibi, öldükden sonra da Evliyâlıkları gitmez. Buna inanmıyan câhildir, inâdcıdır. Evliyânın öldükden sonra da kerâmet sâhibi olduklarını, ayrı bir kitâbımda isbât etdim). Hanefî mezhebi âlimlerinden Ahmed bin seyyid Muhammed Mekkî Hamevî ve Şâfi’î mezhebi âlimlerinden Ahmed bin Ahmed Şücâ’î ve Muhammed Şevberî Mısrî, Evliyânın kerâmetleri olduğunu, kerâmetlerinin öldükden sonra da devâm etdiğini ve Evliyânın kabrleri ile tevessül ve istigâsenin câiz olduğunu vesîkalarla isbât eden risâleler yazmışlardır. Bu üç risâle, Ahmed Zeynî Dahlanın “rahime-hullahü teâl┠(Ed-dürer-üs-seniyye fireddi alel-vehhâbiyye) kitâbı ile bir arada, 1319 [m. 1901] senesinde Mısrda basılmış ve 1396 [m. 1976] senesinde, İstanbulda ofset baskıları yapılmışdır.

Konyalı Muhammed Hâdimî efendi “rahime-hullahü teâlâ”, 1176 [m. 1762] senesinde Konyanın Hâdim kasabasında vefât etmişdir. (Berîka) kitâbının ikiyüzaltmışdokuzuncu sahîfesinde diyor ki, (Evliyânın kerâmet göstermesi, hakdır, doğrudur. Velî, Allahü teâlâya ve sıfatlarına, mümkin olduğu kadar ârif olan müslimân demekdir. Tâ’atleri, ibâdetleri çok yapar. Günâhlardan ve nefsine, şehvetlerine uymakdan çok sakınır. Allahü teâlânın, âdetinin ve fen kanûnlarının dışında olarak yaratdığı şeylere (Hârik-ul’âde) şeyler denir. Hârik-ul’âde şeyler, sekizdir: Mu’cize, kerâmet, i’ânet, ihânet, sihr, ibtilâ, isâbet-i ayn ya’nî nazar değmesi ve irhâs. Kerâmet, müttekî, ârif-i billah olan bir mü’minin elinde hâsıl olan hârik-ul’âde şey demekdir. Bu kimse Velîdir. Peygamber değildir. Şâfi’î mezhebi âlimlerinden Ebû İshak İbrâhîm İsferâînî kerâmetlerin ba’zısını ve Mu’tezile fırkasında olanlar kerâmetlerin hepsini inkâr etdi. Mu’cize ile karışır. Peygambere inanmak güç olur dediler. Hâlbuki, bir Velîden, kerâmet görülünce, kendisinin Peygamber olduğunu söylemez. Kerâmetini göstermek istemez. Peygamberler ve Velîler öldükden sonra da, bunlar vâsıtası ile Allahü teâlâya yalvarmak câizdir. Böyle düâ etmeğe, (Tevessül) ve (İstigâse) etmek denir. Çünki, bunlar ölünce, mu’cizeleri ve kerâmetleri devâm eder. Remlî de böyle söyledi. İmâm-ül-haremeyn diyor ki, (Kerâmetin, öldükden sonra da devâm etdiğini yalnız şî’î inkâr eder). Mısrdaki mâlikî mezhebinin büyüklerinden Alî Echûrî diyor ki, (Velî, dünyâda iken, kınındaki kılınç gibidir. Ölünce, kınından çıkan kılınç gibi olup, tesarrufu, te’sîri kuvvetlenir). Bu sözü, Ebû Alî Sencî de, (Nûr-ül-hidâye) kitâbında yazmakdadır. Kerâmetin hak olduğu, Kitâb ile, Sünnet ile ve icmâ’-ı ümmet ile sâbitdir. Evliyânın, yüzlerce, binlerce kerâmetleri, kıymetli kitâblarda bildirildi.) (Berîka)dan terceme temâm oldu.

(Mir’ât-ı Medîne) kitâbının yüzaltıncı sahîfesinden başlıyarak diyor ki: Hadîs âlimlerinden İbni Huzeyme ve Dâr-ı Kutnî ve Taberânînin, Abdüllah bin Ömerden bildirdikleri sahîh hadîsde, (Kabrimi ziyâret edene şefâ’atim vâcib oldu) buyuruldu. Bu hadîs-i şerîf, imâm-ı Münâvînin (Künûz-üd-dekâık) kitâbında da vardır. Ayrıca, İbni Hibbânın haber verdiği (Vefâtımdan sonra kabrimi ziyâret eden, hayâtımda ziyâret etmiş gibidir) hadîs-i şerîfini ve Taberânînin bildirdiği (Kabrimi ziyâret edene şefâ’at edeceğim) hadîs-i şerîfini yazmakdadır. İmâm-ı Bezzârın Abdüllah ibni Ömerden haber verdiği (Kabrimi ziyâret edene şefâ’atim halâl oldu) hadîs-i şerîfi ve Müslim-i şerîfde, Abdüllah ibni Ömerin bildirdiği, (Beni ziyâret için Medîne-i münevvereye gelenlere, kıyâmet günü şefâ’at etmekliğim hak oldu) merfû’ hadîs-i şerîfini her müslimân bilmekdedir.

Taberânînin ve Dâr-ı Kutnînin ve İbnül-Cevzînin haber verdikleri (Hac eden, sonra kabrimi ziyâret eden, beni sağ iken ziyâret etmiş gibi olur) hadîs-i şerîfi büyük müjdedir. Dâr-ı Kutnînin bildirdiği (Hac eden kimse, beni ziyâret etmezse, beni üzmüş olur) hadîs-i şerîfi, hac edip de, özrü olmadığı hâlde, Kabr-i se’âdeti ziyâret etmiyenleri bildirmekdedir.

Medîne-i münevvere islâm üniversitesi rektörü Abdül’azîz, (Tahkîk ve îzâh) ismindeki kitâbında, ziyâret etmeği teşvîk eden yukarıdaki hadîs-i şerîflerin hiçbirinin senedi, delîli olmadığını yazıyor. Hepsinin mevdû’ olduğunu şeyhul-islâm İbni Teymiyye bildirdi diyor. Hâlbuki Zerkânînin (Mevâhib) şerhinin sekizinci cildinde ve Semhûdînin (Vefâ-ül-vefâ)sının dördüncü cildi sonunda bu hadîs-i şerîflerin kaynakları, uzun yazılı olup, hasen hadîs oldukları bildirilmiş, İbni Teymiyyenin bu sözü mevdû’dur denilmişdir. Medîne üniversitesinin, vehhâbî olan rektörü ve hocaları, böylece Ehl-i sünnet âlimlerinin yazılarına gölge düşürmeğe çalışmakda, kendi inançlarını, kitâbları ile dünyâya yaymakdadırlar. Dünyâdaki bütün milletleri, ya’nî hem müslimânları, hem de başkalarını aldatmak, kendilerini hakîkî müslimân tanıtmak için, yeni bir siyâset kullanıyorlar: (Râbıtat-ül-âlem il-islâm) isminde bir İslâm merkezi kurdular. Her memleketdeki müslimânlar arasından, câhil, kirâlık din adamlarını seçerek, burada topladılar. Herbirine yüzlerce altın ma’âş veriyorlar. Ehl-i sünnet âlimlerinin kitâblarından haberi olmıyan, bu câhil din adamlarını kukla gibi kullanıyorlar. Kendi inançlarını bu merkezlerden bütün dünyâya yayarak, bunlara (Dünyâ İslâm Birliği)nin fetvâları diyorlar. 1395 [m. 1975] Ramezân-ı şerîf ayında çıkardıkları, böyle uydurma fetvâlarında, (Kadınlara Cum’a nemâzı kılmak farzdır. Cum’a ve bayram hutbeleri, her memleketde kendi dilleri ile okunur) dediler. Mekkedeki bu fitne ve fesâd ocağına üye olan, Mevdûdînin adamlarından Sabri ismindeki bir sapık, bu fetvâyı hemen Hindistâna getiriyor. Hindistândaki, bol aylıklı, apartmanlı câhiller, kadınları zorla câmi’lere sürüklediler. Çeşidli dillerle hutbe okumağa başladılar. Hindistândaki Ehl-i sünnet âlimleri, hakîkî din adamları “rahimehümullahü teâlâ”, bu hareketi önlemek için, kıymetli kaynaklardan fetvâlar hâzırlayıp, yaydılar. Vehhâbîler, bu ilmî yazılara cevâb veremeyip, hak sözün karşısında duramadılar. Hindistânın güneyindeki (Kerala) bölgesinde, yüzlerce din adamı, aldanmış olduklarını anlıyarak, tevbe etdiler. Tekrâr, Ehl-i sünnet saflarına katıldılar. Ehl-i sünnet âlimlerinin, sağlam kaynaklara dayanan bu kıymetli fetvâlarından dört adedi, ofset yolu ile basdırılarak bütün islâm memleketlerine gönderildi. Her yerdeki hakîkî din adamları, buna karşı müslimânları uyandırmakda, islâmiyyeti içerden yıkan, parçalıyan felâket ateşini söndürmeğe çalışmakdadırlar. Elhamdü-lillah ki, dünyânın her yerinde temiz rûhlu, uyanık gençler, hakkı bâtıldan ayırmakdadırlar.

İbni Âbidîn “rahime-hüllahü teâlâ”, Cum’a hutbesini ve iftitâh tekbîrini ve nemâz içinde düâyı anlatırken buyuruyor ki, (Hutbeyi arabîden başka lisan ile okumak, nemâza dururken, başka dil ile iftitâh tekbîrini söylemek gibidir. Bu da, nemâzdaki diğer zikrler gibidir. Nemâz içindeki zikrleri ve düâları arabîden başka dil ile söylemek ise, tahrîmen mekrûhdur. Hazret-i Ömer yasak etmişdir). Nemâzın vâciblerini anlatırken diyor ki, (Tahrîmen mekrûh işlemek, büyük günâh olur. Buna devâm edenin adâleti gider). (Tahtâvî)de diyor ki, (Küçük günâha devâm eden fâsık olur. Fâsık olan veyâ bid’at işliyen imâmların arkasında nemâz kılmamalı, başka câmi’de kılmalıdır). Eshâb-ı kirâm ve Tâbi’în-i izâm “rahime-hümullahü teâlâ”, Asyada ve Afrikada, hutbelerin temâmını hep arabî okudu. Çünki, hutbenin hepsini veyâ bir kısmını başka dil ile okumak, mekrûh ve bid’at olur. Bid’at ise büyük günâhdır. Hâlbuki, dinliyenler arabî bilmiyorlar, hutbeleri anlıyamıyorlardı. Din bilgileri de yokdu. Onlara öğretmek lâzım idi. Fekat, yine hutbenin hepsini arabî okudular. Bunun için, Osmânlı imperatorluğundaki Şeyh-ul-islâm efendiler ve dünyâda meşhûr olan büyük islâm âlimleri, altıyüz seneden beri, hutbeleri, türkçe de okutarak, cemâ’atin anlamasını çok istediler ise de, câiz olmıyacağını bildikleri için, buna izn veremediler.

İmâm-ı Beyhekînin Ebû Hüreyreden “radıyallahü anh” haber verdiği hadîs-i şerîfde, (Bir kimse bana selâm verince, Allahü teâlâ rûhumu cesedime verir. Onun selâmını işitirim) buyuruldu. İmâm-ı Beyhekî “rahime-hüllahü teâlâ”, bu hadîs-i şerîfe dayanarak, Peygamberler “aleyhimüsselâm” kabrlerinde, bizim bilmediğimiz bir hayât ile diridirler demişdir.

Medînedeki vehhâbî Abdül’azîz bin Abdüllah da, (El-hac vel-Umre) kitâbının altmışaltıncı sahîfesinde bu hadîs-i şerîfi yazıp, bu hadîs Onun meyyit olduğunu gösteriyor diyor. Aynı sahîfede, kabrinde, bilinmiyen bir hayât ile diridir de diyor. Sözleri birbirini tutmuyor. Hâlbuki, bu hadîs-i şerîf, mübârek rûhunun geldiğini, selâmlara cevâb verdiğini bildiriyor. Yine, bu kitâbının yetmişüçüncü sahîfesinde yazdığı iki hadîs-i şerîfde, (Kabr ziyâret ederken, Esselâmü aleyküm ehl-el-diyâr-ı minel mü’minîn) denilmesi emr buyurulmakdadır. Bu hadîs-i şerîfler, bütün müslimânların kabrlerine selâm verileceğini emr ediyor. İşitene selâm verilir. İşiten ile konuşulur. Hem bu hadîs-i şerîfleri haber veriyorlar. Hem de, meyyit işitmez diyor. Meyyitin işitdiğine inananlara müşrik diyorlar. Âyet-i kerîmeleri ve hadîs-i şerîfleri yanlış te’vîl ediyorlar.

Resûlullahın, kabrinde, bilinmiyen bir hayât ile diri olduğunu bildiren çok hadîs-i şerîf vardır. (Kabrim başında söylenen salevâti işitirim. Uzakdan söylenen salevât bana bildirilir) ve (Bir kimse, kabrim başında bana salevât okursa, Allahü teâlâ bir melek gönderip, bu salevâti bana bildirir. Kıyâmet günü ona şefâ’at ederim) hadîs-i şerîfleri, meşhûr altı kitâbda yazılıdır.

Bir müslimân, dünyâda iken tanıdığı bir müslimânın kabri yanına gidip selâm verse, kabrdeki kimse, selâm vereni tanır ve cevâb verir. İbni Ebiddünyânın haber verdiği hadîs-i şerîfde, müslimân meyyitin, selâm vereni tanıdığı ve sevindiği ve cevâb verdiği haber verilmekdedir. Tanımadığı mevtâlara selâm verirse selâma sevinerek cevâb verirler. Sâlihler ve şehîdler “rahime-hümullahü teâl┠selâm vereni tanır ve cevâbını verir de, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” tanımaz olur mu? Gökde güneş her tarafa ışık saldığı gibi, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” de, bir anda her yerde söylenen selâmlara, o anda cevâb verir.

Bir hadîs-i şerîfde, (Vefâtımdan sonra da, diri iken olduğu gibi işitirim) ve Ebû Ya’lânın bildirdiği hadîs-i şerîfde, (Peygamberler “aleyhimüsselâm” kabrlerinde diridir. Nemâz kılarlar) buyuruldu. İbrâhîm bin Bişar ve seyyid Ahmed Rıfâ’î ve dahâ nice Velîler, Resûlullaha verdikleri selâmın cevâbını işitmişlerdir.

Celâleddîn-i Süyûtî hazretlerine, (Seyyid Ahmed Rıfâ’înin Resûlullahın mubârek elini öpmüş olduğu doğru mudur?) dediklerinde, cevâb olarak (Şeref-ül-muhkem) adında bir kitâb yazmışdır. Bu kitâbında, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” efendimizin, Kabr-i se’âdetlerinde, bilinmiyen bir hayâtla diri olduğunu ve selâmları işitip cevâb verdiğini, aklî ve naklî delîller ile isbât etmişdir. Mi’râc gecesi, Resûlullahın, Mûsâ aleyhisselâmı, kabrinde nemâz kılarken gördüğünü de, bu kitâbında bildirmişdir.

Âişe-i Sıddîkanın “radıyallahü anh┠haber verdiği bir hadîs-i şerîfde, (Hayberde yidiğim zehrli etin acısını duymakdayım. O zehrin te’sîri ile, ebher [avort] damarım şimdi çalışmıyacak hâle geldi) buyuruldu. Allahü teâlânın, insanların en üstünü olan Muhammed aleyhisselâma, peygamberlikle birlikde şehîdlik derecesini de vermiş olduğunu bu hadîs-i şerîf göstermekdedir. Âl-i İmrân sûresinin yüzaltmışdokuzuncu âyetinde meâlen, (Allah yolunda öldürülenleri ölü sanmayınız! Onlar Rablarının yanında diridirler. Rızklandırılmakdadırlar) buyuruldu. Allah yolunda zehr yidirilen o büyük Peygamberin, bu âyet-i kerîmede bildirilen şerefli derecenin en üstünde bulunduğu şübhesizdir.

İbni Hibbânın bildirdiği hadîs-i şerîfde, (Peygamberlerin “aleyhimüsselâm” mübârek vücûdları çürümez. Bir mü’min bana salevât okursa, bir melek o salevâti bana getirip, ümmetinden falan oğlu filân sana salevât ve selâm söyledi der) buyuruldu.

İbni Mâcenin bildirdiği hadîs-i şerîfde, (Cum’a günleri bana çok salevât getirin! Okunan salevât bana hemen bildirilir) buyuruldu. Bunu işitenlerden Ebüdderd⠓radıyallahü teâlâ anh” (Öldükden sonra da bildirilir mi?) dedikde, (Evet, ben öldükden sonra da bildirilir. Çünki, toprağın Peygamberleri çürütmesi harâm kılındı. Onlar öldükden sonra diridirler, rızklandırılırlar) buyuruldu. [Bu hadîs-i şerîf, Senâüllah Pâni-pütînin (Tezkiret-ül mevtâ vel-kubûr) kitâbının sonunda da yazılıdır. Bu kitâb, fârisî olup, 1310 [m. 1892] de Delhîde ve 1990 da, Hakîkat Kitâbevi tarafından, İstanbulda basdırılmışdır.]

Hazret-i Ömer “radıyallahü anh” Kudüs-i şerîfi kâfirlerden aldıkdan sonra, doğru, Hucre-i se’âdete gidip, Kabr-i nebevîyi ziyâret etdi ve selâm verdi. Evliyânın büyüklerinden olan Ömer bin Abdül’azîz hazretleri, Şâmdan Medîneye me’mûr gönderip, Kabr-i se’âdete salât ve selâm okuturdu. Abdüllah ibni Ömer hazretleri, yolculukdan döndüğü zemân, doğruca Hucre-i se’âdete girer, önce Resûlullahı, sonra Ebû Bekr-i Sıddîkı, en sonra da babasını ziyâret edip selâm verirdi. İmâm-ı Nâfi’ diyor ki, Abdüllah ibni Ömer hazretlerinin, Kabr-i se’âdete gelerek (Esselâmü aleyke yâ Resûlallah!) dediğini yüzden fazla gördüm. Hazret-i Alî “radıyallahü anh”, birgün mescid-i şerîfe girip, hazret-i Fâtımanın “radıyallahü anh┠mübârek makâmını görünce ağladı. Sonra Hucre-i se’âdete giderek, çok ağladı ve (Esselâmü aleyke yâ Resûlallah ve esselâmü aleykümâ yâ iki kardeşlerim!) diyerek, hazret-i Ebû Bekrle hazret-i Ömere selâm verdi “radıyallahü teâlâ anhümâ”.

İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfeye göre, önce hac yapmalı, sonra Medîne-i münevvereye gidip, Resûlullahı ziyâret etmelidir. Ebülleys-i Semerkandînin fetvâsında da böyle yazılıdır.

(Şifâ) kitâbının sâhibi kâdî İyâd ve Şâfi’î âlimlerinden imâm-ı Nevevî ve Hanefî âlimlerinden İbni Hümâm “rahimehümullahü teâlâ”, Kabr-i se’âdeti ziyâret lâzım olduğuna icmâ-ı ümmet hâsıl olmuşdur dediler. Ba’zı âlimler ise, vâcibdir dedi. Zâten, kabr ziyâretinin sünnet olduğunu vehhâbîlerin (Feth-ul-mecîd) kitâbı da yazıyor.

Nisâ sûresinin altmışüçüncü âyet-i kerîmesinde meâlen, (Onlar, nefslerine kötülük etdikden sonra, eğer sana gelerek, Allahü teâlâdan afv dilerlerse, Allahın Resûlü de, onlar için afv dilerse, Allahü teâlâyı tevbeleri elbette kabûl edici ve merhamet edici bulurlar) buyuruldu. Bu âyet-i kerîme, Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” şefâ’at edeceğini ve şefâ’atinin kabûl olacağını bildiriyor. Ayrıca, Kabr-i se’âdeti ziyâret için uzaklardan gelip, şefâ’at dilemeği emr buyurmakdadır.

(Ancak üç mescide gitmek için uzun yolculuğa çıkılır) hadîs-i şerîfi, Mekkedeki Mescid-i harâmı ve Medînedeki Mescid-i Nebîyi ve Kudüsdeki Mescid-i aksâyı ziyâret için uzun yolculuğa çıkmanın sevâb olduğunu bildirmekdedir. Bunun için, hacca gidip de, Mescid-i Nebîdeki Kabr-i se’âdeti ziyâret etmiyenler, bu sevâbdan mahrûm kalırlar.

İmâm-ı Mâlik (Kabr-i se’âdeti ziyârete gelenlerin, Hucre-i se’âdet yanında çok durmaları mekrûhdur) buyurdu. İmâm-ı Zeynel’âbidîn, Kabr-i se’âdeti ziyâret ederken, Ravda-i mütahhera tarafındaki direk yanında durur, dahâ yanaşmazdı. Hazret-i Âişe, vefât edinceye kadar, Hucre-i se’âdetin kapısının dış yanında, kıbleye karşı ayakda durarak ziyâret ederlerdi.

Hadîs âlimlerinden Abdül’azîm-i Münzirî hazretleri (Kabrimi bayram yapmayın!) hadîs-i şerîfine ma’nâ verirken (Kabrimi bayram gibi yılda bir ziyâret etmekle bırakmayın! Her zemân ziyâret etmeğe gayret edin!) demekdir, buyurdu. (Evlerinizi mezârlık yapmayın!) hadîs-i şerîfi de, evlerinizi nemâz kılmamakla, kabrlere benzetmeyin, demek olduğu için, Münzirînin verdiği ma’nânın doğru olduğu anlaşılmakdadır. Çünki kabristânda nemâz kılmak câiz değildir. Hadîs-i şerîfin ma’nâsı (Kabrimi ziyâret için, bayram gibi belli gün ta’yîn etmeyin!) demek de olabilir denildi. Yehûdîler ve hıristiyanlar, Peygamberlerinin mezârlarını ziyâret için toplanıp çalgı çalar, şarkı söyler, bayram yaparlardı. Siz böyle yapmayın, ziyâret için, bayramda harâm şeylerle eğlenir gibi, ney, dümbelek çalmayın, toplanıp, merâsim yapmayın demekdir. Ziyâret için, gelip, selâm vermeli, düâ etmeli, fazla durmamalıdır.

İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe “rahime-hüllahü teâl┠buyurdu ki: (Kabr-i se’âdeti ziyâret etmek sünnetlerin en kıymetlisidir). Vâcib diyen âlimler de vardır. Bunun için, Şâfi’î mezhebinde Kabr-i se’âdeti ziyâret etmek nezr olunur.

(Mir’ât-i Medîne)nin 1282. ci sahîfesinden başlıyarak diyor ki, (Allahü teâlâ (Seni yaratmasaydım, hiç birşeyi yaratmazdım) buyurarak, Muhammed aleyhisselâmın Habîbullah olduğunu, Onu çok sevdiğini bildiriyor. Bu hadîs-i kudsî, İmâm-ı Rabbânî “rahime-hüllahü teâl┠(Mektûbât)ının üçüncü cildinin yüzyirmiikinci mektûbunda da yazılıdır. Aşağı bir insan bile, sevgilisinin hâtırı için istenileni boş çevirmez. Âşıka, ma’şûkunun hâtırı için iş gördürmek kolaydır. Bir kimse (Yâ Rabbî! Habîbin Muhammed “aleyhisselâm” hâtırı için senden istiyorum) dese, bu isteği red olunmaz. Fekat, değeri olmıyan dünyâlık işler için, Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hâtırını, hurmetini vesîle etmek lâyık değildir).

İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe “rahime-hullahü teâl┠buyurdu ki: Medînede idim. Sâlihlerden şeyh Eyyûb-i Sahtıyânî, Mescid-i şerîfe girdi. Ben de birlikde girdim. Şeyh hazretleri, Kabr-i nebevîye karşı dönerek ve kıbleyi arkada bırakarak durdu. Sonra dışarı çıkdı. İbni Cemâ’a hazretleri (Mensek-i kebîr) adındaki kitâbında diyor ki: Ziyâret ederken minber yanında iki rek’at nemâz kılıp, düâdan sonra, Hucre-i se’âdetin kıble tarafına gelmeli, mubârek başını sol tarafa alıp, (Merkad-ı şerîf) dıvarından iki metre kadar uzak durmalı, sonra yavaş yavaş kıble dıvarını arkaya alıp, (Muvâcehe-i se’âdet)e karşı döndükde selâm vermelidir. Bütün mezheblerde de böyledir.

(Hadîka)da, dil âfetlerinin yirmiüçüncüsünü anlatırken diyor ki, (Düâ ederken, Peygamberlerin hakkı için veyâ diri yâhud ölü olan bir Velînin hakkı için diyerek, Allahdan birşey istemek tahrîmen mekrûhdur. Ya’nî Allahü teâlâ hiç kimsenin istediğini yapmağa mecbûr değildir. Çünki, Allahü teâlâda hiçbir mahlûkun hakkı yokdur denildi. Evet öyledir. Fekat, Allahü teâlâ sevdiği kullarına söz vererek, kendinde onlar için hak tanımışdır. Ya’nî dileklerini kabûl edecekdir. Kullarına, kendinde hak ihsân etdiğini Kur’ân-ı kerîmde bildirmişdir. Meselâ, bir âyet-i kerîmede meâlen, (Mü’minlere yardım etmek, üzerimize hak oldu)buyuruldu. (Bezzâziyye) fetvâsında diyor ki, (Ölü veyâ diri olan bir Velînin veyâ bir Nebînin ismini söyliyerek, bunun hürmeti için dilekde bulunmak câizdir). (Şir’a) şerhinde, (Peygamberlerini ve sâlih kullarını vesîle ederek düâ etmelidir. (Hısn-ül-hasîn)de de böyle yazılıdır) demekdedir. Görülüyor ki, İslâm âlimleri, Allahü teâlânın sevdiklerine verdiği hak ve hürmet için, Allahü teâlâya düâ etmek câizdir dediler. Kulların, Allahü teâlâ üzerinde hakları vardır sanıp, bu hakları için istemek şirk olur diyen hiçbir âlim yokdur. Bunu yalnız, vehhâbîler söylemekdedir.

(Feth-ul-mecîd) kitâbında Bezzâziyye fetvâsını övdükleri, bunun fetvâlarını vesîka olarak ileri sürdükleri hâlde, burada, ona da karşı gelmekdedirler. (Berîka)da, yine dil âfetlerini açıklarken diyor ki, (Peygamberin, Velînin hakkı için demek, Onun nübüvveti hakdır, vilâyeti hakdır demek olur. Peygamberimiz de, bu niyyet ile (Peygamberin Muhammed hakkı için) demiş ve harblerde Allahü teâlâdan, Muhâcirlerin fukarâsı hakkı için yardım dilemişdir. İslâm âlimlerinden (Senden istedikleri zemân verdiğin kimseler hakkı için) ve (Muhammed Gazâlînin hakkı için) gibi düâlar yapanlar ve kitâblarına yazanlar çok olmuşdur.) (Hısn-ül-hasîn) kitâbı böyle düâlarla doludur. (Rûh-ul-beyân) tefsîrinde, Mâide sûresinin onsekizinci âyetinde diyor ki, Ömer-ül Fârûkun “radıyallahü anh” haber verdiği hadîs-i şerîfde, (Âdem “aleyhisselâm” yanıldığı zemân, yâ Rabbî! Muhammed aleyhisselâm hakkı için beni afv et dedi. Allahü teâlâ da, Muhammedi dahâ yaratmadım. Onu nasıl tanıdın dedi. Yâ Rabbî! Beni yaratıp rûhundan bana ihsân edince, başımı kaldırdım. Arşın eteklerinde, Lâ ilâhe illallah Muhammedün resûlullah yazılmış olduğunu gördüm. Sen isminin yanına, en çok sevdiğinin ismini yazarsın. Bunu düşünerek Onu çok sevdiğini anladım dedi. Allahü teâlâ da buna karşılık, ey Âdem, doğru söyledin. Mahlûklarımın içinde, ençok sevdiğim Odur. Onun için, seni afv eyledim. Muhammed olmasaydı, seni yaratmazdım dedi) buyuruldu. Bu hadîs-i şerîf, imâm-ı Beyhekînin (Delâil) kitâbında yazılıdır. Âlûsînin (Gâliyye) kitâbında da yazılıdır.

(Feth-ul-mecîd) kitâbının ikiyüzellidokuzuncu [259] sahîfesinde, imâm-ı Zeynel’âbidîn Alî “rahime-hullahü teâl┠hazretlerinin, bir kimsenin, Resûlullahın kabri yanına gelip düâ etdiğini görünce, buna mâni’ olduğunu ve (Bana salât okuyunuz! Her nerede olursanız verdiğiniz selâm bana ulaşdırılır) hadîsini okuduğunu yazıyor. Hâdiseyi yanlış anlatarak, (Buradan anlaşılıyor ki, düâ ve salât okumak için kabr yanına gitmek yasak edilmişdir. Bu, kabri bayram yeri yapmanın bir kısmıdır. Mescid-i Nebîye nemâz kılmak için giren kimsenin, selâm vermek için kabrin yanına gitmesi yasakdır. Eshâbın hiçbiri böyle yapmadı. Böyle yapanları da men’ etdiler. Peygambere, yalnız ümmetinin okudukları salât ve selâm bildirilir. Başka işleri bildirilmez) diyor. Buna mâni’ olmak için, Sü’ûd hükûmetinin, Mescid-i Nebî içine, (Hucre-i se’âdet) yanına asker koyduğunu da, ikiyüzotuzdördüncü [234] sahîfesinde yazıyor.

Yûsüf Nebhânî, (Şevâhid-ül-hak) kitâbının çeşidli yerlerinde bunlara cevâb vermekdedir. Sekseninci [80] sahîfesinde: İmâm-ı Zeynel’âbidîn “radıyallahü anh” Resûlullahın mubârek kabrini ziyâret etmeği yasak etmemişdir. İslâmiyyete uygun olmıyan, saygısızca yapılan ziyâreti yasak etmişdir. Torunu imâm-ı Ca’fer Sâdık, Hucre-i se’âdeti ziyâret eder, Ravda tarafındaki direk yanında durup, Resûlullaha selâm verirdi ve mubârek başı buradadır derdi. (Kabrimi bayram yapmayınız!) demek, ziyâretinizi bayram gibi belli zemânlara bırakmayın! Her zemân ziyâret ediniz demekdir. 88. ci ve 106. cı sahîfelerinde: Ebû Abdüllah Kurtubî (Tezkire)sinde buyuruyor ki, Resûlullaha, ümmetinin amelleri, her sabâh ve her akşam bildirilir. 89. cu ve 116. cı sahîfelerinde diyor ki: Halîfe Mensûr, Resûlullahı ziyâret ederken, imâm-ı Mâlike sordu: Yüzümü kabre karşı mı, kıbleye karşı mı döneyim? İmâm-ı Mâlik buyurdu ki: Yüzünü Resûlullahdan nasıl ayırabilirsin? O “sallallahü aleyhi ve sellem” senin ve baban Âdemin afv olmasına vesîledir. 92. ci sahîfede diyor ki: (Kabrleri ziyâret ediniz!) hadîs-i şerîfi emrdir. Ziyâret yaparken harâm işlenirse, ziyâret yasak edilemez. Harâmı yapması yasak edilir. 98. ci sahîfede diyor ki: İmâm-ı Nevevî (Ezkâr) kitâbında, Resûlullahın ve Sâlihlerin kabrlerini çok ziyâret etmek ve her ziyâretde, kabr başında çok durmak sünnetdir) buyurmakdadır. 100. cü sahîfede diyor ki: İbni Hümâm, (Feth-ul-kadîr) kitâbında, Dâr-ı Kutnînin ve Bezzârın bildirdikleri hadîs-i şerîfi yazıyor. Bu hadîs-i şerîfde, (Başka bir iş görmeyip, yalnız beni ziyâret için gelene, kıyâmet günü şefâ’at etmek üzerimde hakkı olur) buyuruldu. 118. ci sahîfede buyuruyor ki: (Allahü teâlâ, Evliyâya kerâmet vermişdir. Evliyânın, öldükden sonra da kerâmetleri çok görülmüşdür. Öldükden sonra da tesarruf ederler. Bunları Allahü teâlâya vesîle etmek câizdir. Fekat, islâmiyyete uygun olarak istigâse etmelidir. Câhillerin, dileğimi verirsen veyâ hastamı iyi edersen, sana şu kadar ...... vereceğim, demesi câiz değildir. Fekat, buna küfr, şirk denilemez. Çünki çok câhil olan da, Velînin îcâd edeceğini düşünmez. Velîyi, Allahü teâlânın îcâd etmesine vesîle etmekdedir. Onun, Allahü teâlânın sevgili kulu olduğunu düşünmekdedir. Dileğimi yapmasını Allahdan iste! Allahü teâlâ, senin düânı red etmez demekdedir. Çünki, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, (Aşağı, değersiz sanılan çok kimseler vardır ki, onlar, Allahü teâlânın sevgili kullarıdır. Birşeyi yapmak dileseler, Allahü teâlâ o şeyi, elbet yaratır) buyurdu. Bu hadîs-i şerîf, (Feth-ul-mecîd) vehhâbî kitâbının, 381. ci sahîfesinde de yazılıdır. Müslimânlar, böyle hadîs-i şerîflere güvenerek, Evliyâyı vesîle etmekdedir. İmâm-ı Ahmed, imâm-ı Şâfi’î, imâm-ı Mâlik ve imâm-ı a’zam Ebû Hanîfe, (sâlihlerin kabrleri ile teberrük etmek câizdir) dediler. Ehl-i sünnetin dört mezhebinden birinde olduğunu, Ehl-i sünnet olduğunu söyliyen bir kimsenin de böyle söylemesi lâzımdır. Böyle söylemezse, Ehl-i sünnet olmadığı, yalancı olduğu anlaşılır). (Fetâvâ-yi Hindiyye)de, başkası yerine hacca gitmeği anlatırken diyor ki, (Yapılan ibâdetin sevâbını başkasına bağışlamak câizdir. Böylece, nemâz, oruc, sadaka, hac, Kur’ân-ı kerîm okumak ve zikr etmek ve Peygamberlerin, Şehîdlerin, Evliyânın, Sâlihlerin kabrlerini ziyâret etmek ve mevtâya kefen vermek ve bütün hayrât ve hasenât sevâbları bağışlanabilir). Evliyâ kabrlerini ziyâret etmenin sevâb olduğu buradan da anlaşılmakdadır. [Zikrin çeşidleri vardır. Bunlardan biri (Allahü ekber, Allahü ekber. Lâ ilâhe illallahü vallahü ekber. Allahü ekber ve lillâhil hamd)dır. Buna (Tekbîr-i teşrîk)de denir. Bunu çok okumalıdır. (İstigfâr düâsı) da, fâidesi pekçok olan zikrdir.]

Buraya kadar bildirilenlerin vesîkaları arabî ve ingilizce kitâblarımızda uzun yazılıdır. Allahü teâlâ müslimânlara birleşmeği emr ediyor. O hâlde, her mü’minin (Ehl-i sünnet vel-cemâ’at) i’tikâdını öğrenip, bu büyük âlimlerin, kitâblarında bildirdikleri gibi îmân ederek, bu doğru ve hak yolda birleşmeleri lâzımdır. Doğru yolun, yalnız (Ehl-i sünnet) yolu olduğunu Peygamberimiz “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” haber vermişdir. Müslimânları aldatmak istiyen sapıklara ve din kitâbı ticâreti yapan câhil din adamlarının yaldızlı yazılarına aldanıp (Ehl-i sünnet) birliğinden ayrılmamağa çok dikkat etmelidir. Müslimânların birliğinden ayrılanların Cehenneme gideceklerini Allahü teâlâ Nisâ sûresinin yüzondördüncü âyetinde açık olarak bildirmekdedir. Dört mezhebden birini taklîd etmiyenin, Ehl-i sünnet birliğinden ayrılmış olacağı, böyle mezhebsizin de sapık veyâ kâfir olacağı, büyük âlim Ahmed Tahtâvînin (Dürr-ül-muhtâr) hâşiyesinde ve (El besâir alâ münkirit-tevessül-i bilmekâbir) kitâbında, vesîkaları ile yazılıdır. Bu kitâb, (Fethul-mecîd) kitâbına karşı reddiye olup, Pâkistânda yazılmış, ikinci baskısı İstanbulda yapılmışdır.

İbni Teymiyyenin, (Ehl-i sünnet vel-cemâ’at) mezhebinden ayrılmış olduğu, (Et-tevessül-ü bin Nebî ve cehelet-ül-vehhâbiyyîn) kitâbında, isbât edilmişdir. İbni Teymiyyenin sapık yazıları ile ingiliz câsûsu Hempherin yalan ve iftirâlarının karışımına (Vehhâbîlik) denir.

3 — Mezâr üzerine türbe yapmak ve türbelerde hizmet ve ibâdet edenlere kandil yakmak ve ölülerin rûhlarına sadaka adamak, şirk, küfr imiş. Haremeyn ehâlîsi şimdiye kadar, kubbelere, dıvarlara tapınıyorlar imiş.

Kabr üzerine türbe yapmak, süs için, gösteriş için olursa harâmdır. Kabrin harâb olmaması için ise mekrûhdur. Hayvanın, hırsızın açmaması için ise câizdir. Fekat ziyâret yeri yapmamak lâzımdır. Ya’nî belli zemânlarda ziyâret etmek lâzımdır dememelidir.

İnsanı, önceden yapılmış binâ içine defn etmek mekrûh değildir. Eshâb-ı kirâm, Resûlullahı ve iki halîfesini binâ içine defn etdiler. Hiçbiri buna karşı gelmedi. Onların sözbirliğinin dalâlet olmadığını hadîs-i şerîf haber vermekdedir. Büyük islâm âlimi İbni Âbidîn (Dürr-ül-muhtâr hâşiyesi), beşinci cild, ikiyüzotuzikinci sahîfesinde buyuruyor ki, (Âlimlerden birkaçı, sâlihlerin ve Velîlerin kabrleri üzerine örtü sermek, başlık, sarık koymak mekrûhdur dedi. (Fetâvâ-yı hucce)de, kabrlerin üzerine örtü örtmek mekrûhdur, diyor. Fekat, bize göre, kabrdekinin kıymetini herkese bildirmek için örtülürse ve ona hakâret olunmaması, ziyâret edenlerin saygılı, edebli davranmaları için ise, câizdir. (Edille-i şer’ıyye) ile yasak edilmemiş olan ameller, işler, niyyete göre değerlendirilir. Evet, kabrler üzerine türbe yapmak, sanduka, örtü koymak, Eshâb-ı kirâm zemânında yokdu. Fekat, Resûlullahın ve Şeyhaynın odaya defn edilmelerini inkâr edenleri de hiç olmadı. Bunun için ve (Kabrler üzerine basmayınız!), (Ölülerinize saygısızlık etmeyiniz!) emrlerini yerine getirmek için ve yasak edilmiş olmadıkları için, bunların sonradan yapılmaları bid’at olmaz. Vedâ tavâfından sonra Mescid-i harâmdan hemen çıkmak, böylece Kâ’be-i mu’azzamaya saygı göstermek lâzım olduğunu bütün fıkh kitâbları haber veriyor. Hâlbuki, Eshâb-ı kirâm böyle yapmazdı. Çünki, onlar her hareketlerinde, Kâ’beye saygı gösterirlerdi. Sonra gelenler, böyle saygı gösteremedikleri için, âlimlerimiz, mescidden geri geri çıkarak saygı gösterilmesini bildirdiler. Eshâb-ı kirâm gibi saygılı olmağı böylece sağladılar. Sâlihlerin, Velîlerin kabrlerine, Eshâb-ı kirâm gibi saygılı olabilmek için, üzerlerine örtü serilmesi, türbe yapılması da, bunun gibi câiz oldu. Büyük âlim Abdülganî Nablüsî hazretleri, (Keşf-ün-nûr) kitâbında, bunu uzun anlatmakdadır). (Keşf-ün-nûr), Celâlüddîn-i Süyûtînin “rahimehullahü teâl┠(Tenvîr-ul-halek fî imkân-ı rü’ye-tin-nebî cihâren vel-melek) kitâbı ile birlikde arabî olarak 1393 [m. 1973] de (Minhat-ül-vehbiyye) adı ile İstanbulda neşr edilmişdir. Arabistânda, türbeye (Meşhed) denir. Medîne-i münevverede, (Bakî’) kabristânında, meşhed dolu idi. Vehhâbîler hepsini yıkdı. Hiçbir İslâm âlimi, türbe yapmanın ve türbe ziyâret etmenin şirk, küfr olacağını söylememişdir. Türbe yıkan hiç görülmemişdir.

İbrâhîm Halebî “rahime-hüllahü teâl┠(Halebî-i kebîr) sonunda diyor ki, (Bir kimse tarlasını kabristân yapsa, birisi mevtâ defn için buraya türbe yapsa, kabristânda boş yer varsa, câiz olur. Başka yer yoksa, türbe yıkılıp, yerine kabr kazılır. Çünki burası, kabr yapmak için vakf edilmişdir). Türbe şirk olsaydı, put olsaydı, her zemân yıkılması lâzım olurdu.

Yeryüzünde bulunan İslâm türbelerinin birincisi Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” medfûn olduğu hucre-i mu’attaradır. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” efendimiz, çok sevdiği zevcesi Âişe “radıyallahü anh┠vâlidemizin odasında, hicretin onbirinci senesi, Rebî’ul-evvel ayının onikinci pazartesi günü öğleden önce vefât etdi. Çarşamba gecesi, bu odaya defn edildiler. Hazret-i Ebû Bekrle hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anhüm┠de, bu türbe içinde defn edildiler. Eshâb-ı kirâmdan hiçbiri, buna mâni’ olmadı. Eshâb-ı kirâmın bu sözbirliğine karşı geliyorlar. Şübheli delîli yanlış te’vîl ederek, (İcmâ-ı ümmet)i inkâr etmek, küfr olmaz ise de, bid’at olur.

Âişe “radıyallahü anh┠hazretlerinin odası, üç metre yüksekliğinde ve üç metre genişlik ve dörtbuçuk metre uzunlukda, kerpiçden yapılmışdı. Biri garb, diğeri şimâl dıvarında, iki kapısı vardı. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” halîfe iken, Hücre-i se’âdetin etrâfına kısa bir taş dıvar çekdi. Abdüllah bin Zübeyr “radıyallahü teâlâ anhüm┠halîfe iken, bu dıvarı yıkıp siyâh taş ile yeniden yapdı. Dıvarı güzel sıvatdı. Bu dıvarın üstü açık olup, şimâl tarafında bir kapısı vardı. Hazret-i Hasen “radıyallahü teâlâ anh”, hicretin kırkdokuzuncu senesinde vefât edince, vasıyyeti gereğince, hazret-i Hüseyn “radıyallahü teâlâ anh”, kardeşinin cenâzesini (Hücre-i se’âdet) kapısına getirterek tevessül ve düâ edeceği zemân, buraya defn edeceklerini sanarak, istemiyenler oldu. Gürültüyü önlemek için, Bakî’ kabristânına defn olundu. İleride böyle çirkin hâller olmaması için dıvarın ve odanın kapısını dıvarla kapadılar.

Emevî halîfelerinin altıncısı olan Velîd, Medîne vâlîsi iken, taş dıvarı yükseltdi ve üzerini küçük bir kubbe ile örtdü. Halîfe olunca, Medîne vâlîsi olan Ömer bin Abdül’azîze emr vererek, 88 [m. 707] senesinde, Mescid-i şerîfi tevsî’ etdirirken, bu dıvarın etrâfına ikinci bir dıvar yapdırdı. Bu dıvarı beş köşeli idi ve üstü kapalı idi. Hiç kapısı yokdu. [Dahâ çok bilgi almak için (Kıyâmet ve Âhıret) kitâbının, Müslimâna Nasîhat kısmının onbeşinci maddesinin sonunu okuyunuz!]

(Feth-ul-mecîd) ismindeki vehhâbî kitâbında, yüzotuzüçüncü ve sonraki sahîfelerinde diyor ki, (Ağaç, taş, kabr ve benzerleri ile teberrük eden müşrik olur. Kabrler üzerine kubbeler yapılarak putlaşdırıldı. Câhiliyye ehli de sâlih kimselere ve heykellere tapınırlardı. Bunların hepsi ve dahâ kötüleri şimdi türbelerde, mezârlarda yapılıyor. Sâlih insanların kabrleri ile teberrük etmek, lât putuna tapınmak gibidir. Bu müşrikler, Evliyânın düâyı işiteceğini ve cevâb vereceğini zan ediyorlar. Kabrlere nezr yaparak, sadaka vererek, ölülere yaklaşılır diyorlar. Bunların hepsi büyük şirkdir. Müşrik, kendine başka ism verse de, yine müşrikdir. Ölülere saygı ve sevgi göstererek düâ etmeğe, hayvan kesmeğe, adak ve benzeri işler yapmağa ne ism verirlerse versinler, hepsi, şirkdir. Zemânımız müşrikleri, bu yapdıklarına ta’zîm ve teberrük ismi vererek câizdir diyorlar. Bu şübheleri yanlışdır).

Ehl-i sünnet olan müslimânlara yapılan bu saldırılara ve iftirâlara, islâm âlimlerinin verdikleri cevâblardan ba’zılarını türkçeye terceme ederek, çeşidli kitâblarımızda yazdık. Burada, (Üsûl-ül-erbe’a fî terdîd-il vehhâbiyye) kitâbının birinci aslından, bir mikdâr terceme ediyoruz. Dikkat ile okunursa, vehhâbîlerin aldandıkları, doğru yoldan ayrıldıkları ve müslimânları felâkete sürüklemekde oldukları hemen anlaşılır.

Allahü teâlâdan başkasını ta’zîm etmenin câiz olduğunu, Kur’ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîfler ve Selef-i sâlihînin sözleri ve işleri ve âlimlerin çoğu bildirmişlerdir. Hac sûresinin otuzikinci âyetinde meâlen, (Bir kimse, Allahü teâlânın Şe’âirini ta’zîm ederse, bu iş, kalblerin takvâsındandır) buyuruldu. Bunun için, Allahü teâlânın şe’âirini ta’zîm etmek vâcib oldu. Şe’âir, nişanlar, alâmetler demekdir. Abdülhak-ı Dehlevî “rahime Rabbüh” buyuruyor ki, (Şe’âir, Şa’îreler demekdir. Şa’îre, alâmet demekdir. Görülünce, Allahü teâlâ hâtırlanan her şey, Allahü teâlânın Şe’âiri olur). Bekara sûresinin yüzellisekizinci âyetinde meâlen, (Safâ ve Merve, Allahü teâlânın Şe’âirindendir) buyuruldu. Bu âyet-i kerîmeden anlaşılıyor ki, Allahü teâlânın Şe’âiri, yalnız Safâ ve Merve tepeleri değildir. Bunlardan başka Şe’âir de vardır. Bunun gibi, Şe’âir yalnız Arafât, Müzdelife ve Minâ denilen yerler değildir. Şâh Veliyyullah-ı Dehlevî, (Huccetullah-il-bâliga) kitâbının altmışdokuzuncu sahîfesinde diyor ki, (Allahü teâlânın Şe’âirinin en büyükleri dörtdür: Kur’ân-ı kerîm, Kâ’be-i mu’azzama, Peygamber “aleyhissalâtü vesselâm” ve nemâz). Şâh Veliyyullah “rahimehüllahü teâlâ”, (Eltâf-ül-kuds) kitâbının otuzuncu sahîfesinde diyor ki, (Allahü teâlânın Şe’âirini sevmek demek, Kur’ân-ı kerîmi ve Peygamberi “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ve Kâ’beyi sevmek demekdir. Hattâ, Allahü teâlâyı hâtırlatan herşeyi sevmekdir. Allahü teâlânın evliyâsını sevmek de böyledir). [Çünki, (Evliyâ görülünce, Allah hâtırlanır) hadîs-i şerîfi (İbni Ebî Şeybe)de ve (İrşâd-ut-tâlibîn)de ve (Künûz-üd-dekâık)da yazılıdır. Bu hadîs-i şerîfden anlaşılıyor ki, Evliyâ da, Allahü teâlânın Şe’âirindendir. Evliyâyı, ulemâyı ta’zîm için, kabrleri üzerine türbe yapmanın câiz olduğu (Câmi’ul fetâvâ)da da yazılıdır.] Mekke-i mükerreme şehrinde, Mescid-i harâmın yanında bulunan Safâ ve Merve ismindeki iki tepecik arasında, İsmâ’îl aleyhisselâmın annesi hazret-i Hâcer, gidip geldiği için, bu iki tepecik, Allahü teâlânın Şe’âiri oluyorlar. O mubârek anneyi hâtırlamağa sebeb oluyorlar da, bütün mahlûkların en üstünü ve Allahü teâlânın sevgilisi olan Muhammed aleyhisselâmın doğduğu, büyüdüğü, ibâdet etdiği, hicret etdiği, nemâz kıldığı, vefât etdiği yerler ve mubârek türbesi ve Âlinin, Eshâbının yerleri niçin Şe’âirden olmasınlar? Bunları neden yıkıyorlar? [Burada Âl kelimesi, mubârek zevceleri ve Ehl-i beyti demekdir].

Kur’ân-ı kerîm dikkat ile ve insâf ile okunursa, birçok âyet-i kerîmenin, Resûlullahı ta’zîm etdiği, kolayca görülür. Hucurât sûresindeki âyet-i kerîmelerde meâlen, (Ey îmân edenler! Allahü teâlânın ve Resûlünün önüne geçmeyiniz! Allahü teâlâdan korkunuz! Ey îmân edenler! Peygamberin sesinden dahâ yüksek sesle konuşmayınız! Ona “sallallahü aleyhi ve sellem” birbirinize seslendiğiniz gibi seslenmeyiniz! Böyle yapanların ibâdetlerinin sevâbları yok olur! Resûlullahın yanında seslerini kısanların kalblerini, Allahü teâlâ, takvâ ile doldurur. Onların günâhlarını afv eder ve çok sevâb verir. Onu dışarıdan bağırarak çağıranlar, düşünemiyorlar. Dışarı çıkıncaya kadar bekleseler, kendileri için iyi olur) buyuruldu. Bu beş âyeti insâf ile okuyan, düşünen bir kimse, Allahü teâlânın, sevgili Peygamberinin ta’zîmini, ne kadar çok yükseltdiğini iyi anlar. Ona karşı, ümmetinin edebli, saygılı olmasını ehemmiyyetle emr etdiğini görür. Ona karşı seslerini yükseltenlerin bütün ibâdetlerinin yok olacağını düşünen kimse, bu önemin derecesini anlıyabilir. (Benî Temîm) kabîlesinden yetmiş kişi, Medîneye gelip, dışarıdan bağırarak, Resûlullahı saygısızca çağırmışlardı. Bu âyet-i kerîmeler, bunlara cezâ olarak geldi. Ba’zı kimseler, kendilerinin Benî Temîm soyundan olduklarını söylüyorlar. Bunun içindir ki, hadîs-i şerîfde, (Kaba ve işkence yapıcılar şarkdadır) ve (Şeytân, buradan fitne çıkarır) buyurarak, mübârek eli ile Necd tarafını gösterdi. Mezhebsizlerin bir kısmı da (Necdî)dir. Necd ülkesinden türedikleri için, bu ism ile anılmakdadırlar. Yukarıdaki hadîs-i şerîfin haber verdiği fitne, binikiyüz sene sonra ortaya çıkdı. Necdden Hicâza gelerek, müslimânların mallarını yağma etdiler. Erkeklerini öldürdüler. Kadınlarını ve çocuklarını esîr aldılar. Kâfirlerin yapmadıkları kötülükleri, alçaklıkları yapdılar.

FÂİDE: Yukarıdaki âyet-i kerîmelerde, tekrâr tekrâr (Ey îmân edenler!) buyuruldu. Bu da, Kıyâmete kadar gelecek olan bütün müslimânların, Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem” edebli olmalarını emr etmekdir. Yalnız Eshâb-ı kirâm için “radıyallahü teâlâ aleyhim ecma’în” emr edilseydi, (Ey Eshâb) denirdi. Nitekim, (Ey Resûlün zevceleri) ve (Ey Medîne ehâlîsi) buyurulmuşdur. Nemâzın, orucun, haccın ve zekâtın ve başka ibâdetlerin, kıyâmete kadar, bütün müslimânlara farz olduklarını bildirmek için (Ey îmân edenler?) buyurulmuşdur. Böylece, vehhâbîlerin (Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” diri iken ta’zîm lâzım idi. Öldükden sonra saygı gösterilmez ve Ondan yardım istenmez) sözleri, âyet-i kerîme ile çürütülmüş oldu.

Yukarıdaki âyet-i kerîmeler, Allahü teâlâdan başkalarını da ta’zîm lâzım olduğunu göstermekdedir. Bekara sûresinin yüzdördüncü âyetinde meâlen, (Ey îmân edenler! Râ’inâ demeyiniz! Bize nazar et deyiniz. Allahü teâlânın hükmlerini dinleyiniz!) buyuruldu. Mü’minler, Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem” (Râ’inâ), ya’nî bizi gözet, koru derlerdi. Râ’inâ, yehûdî lisanında söğmek, kötülemek olup, yehûdîler, Resûlullaha “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, bu ma’nâda Râ’inâ derlerdi. Kötü ma’nâsı da olduğu için bu kelimeyi kullanmağı, Allahü teâlâ, mü’minlere yasak etdi. Enfâl sûresinin otuzüçüncü âyetinde meâlen, (Sen aralarında olduğun için, Allahü teâlâ onlara azâb yapmaz) buyuruldu. Kıyâmete kadar azâb yapılmayacağı va’d edildi. Bu âyet-i kerîme, vehhâbîlerin (O, aranızdan gitdi. Toprak oldu) sözlerini red etmekdedir.

Bekara sûresinin otuzdördüncü âyetinde meâlen, (Meleklere, Âdeme karşı secde ediniz dediğimiz zemân, secde etdiler. Yalnız İblîs secde etmedi) buyuruldu. Bu âyet-i kerîme, Âdem aleyhisselâma ta’zîm olunmasını emr etmekdedir. Şeytân, Allahü teâlâdan başkasına ta’zîm olunmasını inkâr ederek ve Peygamberlere hakâret ederek, bu emri dinlemedi. Vehhâbîler de şeytânın yolundadırlar. Yûsüf aleyhisselâmın anası, babası ve kardeşleri de kendisine secde ederek saygı gösterdiler. Allahdan başkasına saygı, ta’zîm şirk ve küfr olsaydı, Allahü teâlâ, sevdiği kullarını anlatırken bununla övmezdi. Ehl-i sünnete göre, Allahdan başkasına secde harâmdır. İbâdet secdesine benzediği için harâmdır. Ta’zîmi gösterdiği için değil!

Şeytân, Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem”, hep Necdli ihtiyâr şeklinde görünürdü. Kâfirler Mekkede (Dâr-ün-Nedve) denilen yerde toplanıp, Resûlullahı öldürmeğe karâr ver yirmibeş yaşında idi. Bu gelen emîndir. Bunun sözüne uyarız dediler. (Bir kilim getirip taşı içine koyunuz ve hepiniz kenârlarından tutup, taşın konulacağı yere kadar kaldırınız!) buyurdu. Sonra mubârek elleri ile taşı kilimin içinden alıp, dıvardaki yerine koydu. O anda, şeytân, Şeyh-i Necdî şeklinde görünüp, bir taş göstererek, bunu da, destek olarak yanına koy dedi. Maksadı, o çürük taşın ileride ayrılarak, Hacer-i esvedin yerinden oynaması, bu yüzden, herkesin Resûlullaha uğursuz demesi idi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, bunu anlayıp (E’ûzü billahi mineş-şeytân-ir-racîm) dedi. Şeytân, o anda gayb oldu, kaçdı. Muhyiddîn-i Arabî “rahmetullahi teâlâ aleyh” bu yazısında, şeytânın Şeyh-i Necdî olduğunu dünyâya yaydığı için, bu büyük Velîye düşman oldular. Hattâ kâfir dediler. Mezhebsizlerin üstâdlarının, önderlerinin şeytân olduğu buradan da anlaşılmakdadır. Vehhâbîler, Resûlullahdan yâdigâr kalan mukaddes yerleri ve türbeleri bunun için yıkıyorlar. Bu yerler, insanları müşrik yapıyor diyorlar. Mubârek yerlerde, Allahü teâlâya düâ etmek şirk olsaydı, Allahü teâlâ hacca gitmemizi emr etmezdi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” tavâf yaparken, Hacer-ül-esvedi öpmezdi. Arafâtda, Müzdelifede düâ edilmez, Minâda taş atılmaz ve Safâ ile Merve arasında koşulmazdı. Bu mubârek yerler, böyle ta’zîm olunmazdı.

Ensârın toplandığı yere, reîsleri olan Sa’d bin Mu’âz “radıyallahü teâlâ anh” gelince, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” (Reîsiniz için ayağa kalkınız?) buyurdu. Bu emr, Sa’di ta’zîm etmeleri içindi. (Sa’d hasta idi. Onu hayvandan indirmek içindi) demek yanlışdır. Çünki, hepsine emr olundu. İndirmek için olsaydı bir iki kişiye emr olunurdu. Yalnız (Sa’d için) denirdi. (Reîsiniz) demeğe lüzûm olmazdı.

Abdüllah bin Ömer “radıyallahü anhüm┠hac için Medîneden Mekkeye giderken, yoldaki mubârek yerlerde, Resûlullahın oturduğu yerlerde durur, nemâz kılar, düâ ederdi. Buralarla bereketlenirdi. Resûlullahın minberine ellerini koyar, sonra yüzüne sürerdi. İmâm-ı Ahmed bin Hanbel, Hucre-i se’âdeti ve minberini öperek bereketlenirdi. Hem Hanbelî mezhebinde olduklarını söyliyorlar, hem de, bu mezhebin imâmının yapdığına şirk diyorlar. (Hanbelîyiz) demelerinin sahte olduğu anlaşılıyor. İmâm-ı Ahmed bin Hanbel, imâm-ı Şâfi’înin gömleğini ıslatıp, bu suyu içdi. Bununla bereketlendi. Hâlid ibni Zeyd Ebû Eyyûb-el-Ensârî “radıyallahü anh”, Resûlullahın mubârek kabrine yüzünü sürdü. Biri gelip kaldırmak isteyince, (Beni bırak! Taşa, toprağa gelmedim. Resûlullahın huzûruna geldim) buyurdu.

Eshâb-ı kirâm “aleyhimürrıdvân”, Resûlullahın eserleri ile teberrük ederlerdi. Abdest alırken kullandığı su ile, mubârek teri ile bereketlenirlerdi. Gömleği, asâsı, kılıncı, na’lınları, kadehi, yüzüğü ile ve kullanmış olduğu herşeyle bereketlenirlerdi. Mü’minlerin annesi Ümm-i Selemenin “radıyallahü anh┠yanında mubârek sakalından bir kıl vardı. Hasta gelince, kılı suda bırakır. Sonra çıkarıp bu suyu ona içirirdi. Mubârek kadehine su kor, şifâ için içerlerdi. İmâm-ı Buhârînin kabrinden misk kokusu duyulurdu. Bereketlenmek için toprağından alıp götürürlerdi. Hiçbir âlim ve müftî buna mâni’ olmazdı. Hadîs ve fıkh âlimleri, bunlara izn vermişdir. (Üsûl-ül-erbe’a)dan terceme burada temâm oldu.

[Eshâb-ı kirâm ve Tâbi’în-i izâm zemânlarında, hattâ bin senesine kadar, Evliyâ, Sulehâ çokdu. Herkes bunları ziyâret ederek bereketlenir, düâlarını alırlardı. Kabrle tevessül etmeğe, cansız eşyâ ile bereketlenmeğe lüzûm kalmazdı. O zemânlarda bunların az yapılması, câiz olmadıklarını göstermez. Câiz olmasalardı, mâni’ olanlar bulunurdu. Hiçbir âlim mâni’ olmadı. Âhır-zemân yaklaşdıkça, küfr alâmetleri, bid’atler çoğaldı. İslâm düşmanları, fen adamı, din adamı şekline girip, gençler aldatıldı. Bunlara (Zındık) denildi. Fen adamı şekline girip aldatanlara (Fen yobazı), din adamı şekline girip aldatanlara (Din yobazı) denildi. Dinsizlik, irtidâd, nefslerine uyan azgınların, diktatörlerin işlerine yaradığı için, bu felâketi körüklediler. Âlimler, Velîler “rahimehümullahü teâl┠azaldı. Son zemânlarda, hiç görünmez oldular. Evliyânın kabrlerinden, eşyâsından bereketlenmek zarûrî oldu. Her işde, her ibâdetde olduğu gibi, bunlara da harâmlar karışdırıldı. Böyle karışık olan meşrû’ işlere mâni’ olmamak, bunlara karışmış olan bid’atleri temizlemek lâzım olduğunu, islâm âlimleri sözbirliği ile bildirmişlerdir. Âlimlerin bu sözleri, (Ed-dürer-üs-seniyye firredd-i alel-vehhâbiyye) kitâbında yazılıdır. Okuyanların hiç şübhesi kalmaz. Bu kitâb 1319 ve 1347 senelerinde Mısrda basılmış ve 1395 [m. 1975] de, İstanbulda ofset baskısı yapılmışdır. Vehhâbîlerin Hicâzdaki müslimânlara yapdıkları zulmler ve işkenceler, (Kıyâmet ve Âhıret) kitâbının sonunda uzun yazılıdır. Müslimânlar, kabr üzerine taş dikerler. Taşın üzerine meyyitin ismini yazarlar. Ziyârete gelenler, taşdaki ismin sâhibinin rûhuna Fâtiha ve düâ okurlar. Evliyânın kabrini ziyâret eden, ayrıca bunun rûhundan, şefâ’at ve düâ etmesini ister.

Mescid-i Nebînin dört tevsî’ini gösteren resm,

1- Bâbüsselâm

2- Bâbı Cibril

3- Bâbünnisâ

4- Bâbürrahme

5- Bâbüttevessül

6- Şebeke-i seâdet

7- Hücre-i seâdet

8- Muvâcehei şerîfe

9- Mihrâb-ı Nebî

10- Mihrab-ı Osmânî

11- Kum döşeli yer