İÇİNDEKİLER
Önsöz
1-
Kur`anın anlaşılması konusuna
genel bir bakış.
2-
Kur`an-ı Kerim`in özellikleri.
3-
Kur`an-ı Kerim`in anlatım
tarzı.
4-
Kur`an-ı anlamada Kur`anın
gösterdiği yöntemler.
5-
Müşkil`ül Kur`an meselesi.
6-
Nuzül ortamının tespiti.
7-
Kur`anın Allah`ın elçisi
tarafindan açıklanması.
8-
Ayetler arası ilişkileri
dikkate almak.
9-
Arap dilinin kurallarını
dikkate almak
10-
Kötü
haslet ve karakter örneklerinin kafirlerden seçilmesi
11-
Nesih
ve Mensuh meselesi
12-
Kur`anı
bir bütün olarak değerlendirmek
13-
Ayetlerin
yalın anlamları
14-
Muhkem,
Müteşabih ve Te`vil
15-
Metodlara
uyulmadığı için görmezlikten gelinen ayetler
16-
Metodlara
uyulmadığı için yanlış açıklanan ayetler
17-
Kur`anı
anlamada önceki ilahi kitaplardan yararlanma.
18-
Kur`an
– Fıtrat ilişkisi.
ÖNSÖZ
İyiliği sonsuz, ikramı
bol olan Allahın adıyla...
BİR SORU: Hiç beklemediğiniz
bir zamanda elinize çok büyük bir hazinenin
haritası geçse ve siz bu haritadaki pusulanın hazinenin yerini gösterdiğine
yüzde yüz eminseniz nasıl davranırdınız ? Tek sorununuz, yüzlerce sene öncesi
yazıldığı için, haritayı hemen
anlayamamanız olsa, ve haritayı çözebilmek için bir çalışma yapmanız gerekiyor
olsa, acaba bu durumda ne yapardınız ?
BİR HİKAYE: Gazzli şöyle
bir hikaye nakleder. Bir şehire ilk defa bir fil gelir. Bütün şehir halkı
merakla fil`i görmeye giderler. Bu arada köyde bulunan körlerde meraklanıp
filin yanına giderler.
Şehirdeki körler fili elle tanıyacaklarını zannedeler. Ellerini
ona dokundururlar. Birinin eli hayvanın kulağına, diğerininki ayağına, bir
başkasınınki baldırına, diğer birininki de dişlerine rast gelir. Bu körlerin
hepsi bir araya gelince, filin nasıl olduğunu bunlardan sorarlar. Eli, hayvanın
ayağına gelen der ki: Fil sütun gibidir. Eli hayvanın dişlerine temas eden der
ki:Fil direk gibidir. Eli kulağına gelen der ki: Halı gibidir. Eli hayvanın
hortumuna gelen der ki: Fil uzun bir boru gibidir.
BİR SONUÇ: İşte bizim elimize de Rabbimizin lütfu
olarak Kur`an-ı Kerim gibi müthiş bir hazine var. Ançak, hem dünya hayatının hemde
Ahiretin en büyük hazinesinin haritası olan yüce Kur`anı doğru anlamak ve
faydasını görebilmek için biraz çaba sarfetmek gereklidir.
Şimdi çok nadir de olsa bazı kardeşlerimizden gelen şu soruya
cevap verebiliriz:“ Kardeşim Kur`anı anlamk için ne yapalım, nasıl çalışalım ?“
Kardeşim, Kur`anı Kerimi anlamak için, onu anlamayı kendine dert
edineceksin ! Geceni gündüzüne katarak arayacaksın, düşüneceksin, okuyacaksın,
bu yolun yolcularını arayıp bulacaksın.!
Kur`anı doğru anlamaz yada anlayamaz isek ne olur ?
O zaman yukardaki körlerin durumuna düşeriz. Ve maalesef
günümüzdeki Müslümanların durumu bu hikayeye tıpatıp nasıl da uyuyor bir
bakınız. Bakıyoruz her gurup kendine göre bazı ayetlere veya hadislere tutunmuş ve kendi görüşünü din zannediyor.
Kimilerine göre din demek tasavvuf demek, kimilerine göre felsefesiz bir İslam
düşünülemez, kimileri ise milliyetciliği dine yamamaya çalışıyor. Bunlar işte bizim şehrimizin körleri. Gazzali
hikayesinden sonra şu yorumu yapıyor:
„İnsanlar
arasındaki ayrılıkların çoğu, hepsinin sözünde bir sebeple doğruluk
bulunmasıdır. Fakat bazıları görmedikleri hâlde, her şeyi gördüklerini
zannederler. Bunlar şehirlerine fil gelmiş olduğunu duyup, onu tanımak isteyen
körler gibidirler. Hepsi doğru söylediler ve hepsi yanıldılar! Zira her biri
fili tamamen anladıklarım sandılar. Ama anlayamadılar“
Biz anlamak için yola çıktık inşallah. Siz bu yolun
yolcularına bir kıvılcım verbilmek için
bu bölümü hazırladık. İlk önce bu yolda yapılmış calışmalara bir göz attık.
Değerli ilim adamlarımızdan Doç. Dr. Yusuf Işıcık`ın „Kur`anı
Anlamada Temel İlkeler“[1] isimli eserinden çok
faydalandık. Bu değerli eserin bazı bölümlerini hiç değiştirmeden almayı uygun
gördük.
Bundan başka Süleymaniye
Vakfının yayınlarından bilhassa Prof.Dr. Abdülaziz Bayındır hocamızın
yazı ve görüşlerinden de faydalandık. Bazı yerlerde de kendi görüşlerimize yer
verdik ve düşüncelerimizi açıkladık.
Kusursuzluk sadece Allah'a mahsusdur. Gayret
bizden, başarı Allah’tandır.
Mustafa Ateş
1-KUR´ANIN
ANLAŞILMASI KONUSUNA GENEL BİR BAKIŞ
Sahabiler ve onları izleyen dinamik müslümanların Allah`ın Kitabını anlamadaki metodları, öyle sanıldığı gibi karmaşık, girift ve müşkil degildi. Onlar salt rabbani hidayete ulaşmak icin okuyorlardı.
Sahabiler, Kur´anın anlaşılır ve tatbik edilir Kitap olduğuna baştan kesin olarak inanmışlardı. Esasen Kur`an kendisini, inmeye başladığı ilk günden itibaren böyle tanıtmıştı. Binanaleyh, sahip oldukları dil bilgileri, akıl ve zekaları, kültürleri ve gerçeğe olan tutkularıyla, okudukları Kur`an ayetlerini genellikle anlamaya çalışıyorlar, anlayamadıklarını birbirlerine, veya doğrudan Hz. Peygamber efendimize soruyorlardı.
Günümüzde ve taklid anaforunun hakim olduğu dönemlerde , en çok gaflet edilen işte onların bu özellikleri olmuştur. Yani sahabiler ve onları izleyen ilk müslüman nesiller, önce bizzat kendileri anlamak için Kur`anı okuyorlar, bilmedikleri bir ayetle karşılaştıklarında bir bilene soruyorlardı.
Halbuki sonraları insanlar, kural ve şartlarına uyarak bizzat Kur`anı okuyup anlayacakları yerde , önce Kur`an ayetleri hakkında nelerin söylendiğini okudular. Yani kendilerince alim saydıkları ancak hayatlarında hiç görmedikleri ve nasıl bir insan olduklarını bilmedikleri insanların kitaplarını okudular ve inanç sistemlerini bunlara göre oluşturdular.
Buda hiçbir zaman Kur`ana uzanamamayı ve kişilerin kendi nefislerini Kur`an karşısında mükellef ve muhatab görmemeleri sonucunu doğurmuştur.
2-KURAN-I KERİM'İN
ÖZELLİKLERİ
الر
تِلْكَ
آيَاتُ
الْكِتَابِ
الْمُبِينِ {1} إِنَّا
أَنزَلْنَاهُ
قُرْآناً
عَرَبِيّاً
لَّعَلَّكُمْ
تَعْقِلُونَ {2}
1-Elif. Lam. Ra. Bunlar, apaçık Kitab'ın ayetleridir.
2-Anlayasınız diye biz onu Arapça bir Kur'an olarak indirdik. (12Yusuf /1-2)
Kuran'ın akla ve duygulara birlikte hitap eder.. O, kısa, tam, doğrudan, ve
hatırlatıcıdır. O, dinleyicisini tercihlerle ve kararlarla karşılaştırır ve
onlara dikkatli olmayı ve eyleme geçmeyi ilham eder. Onun dili, insanı
derinlemesine etkileyen muhtevası kadar etkilidir. Onun argümanı her zaman
okuyucularının anlayabileceği, günlük deneyimleriyle içiçe, ve insanın içinde
yankı bulabilecek özelliği sahiptir. Her şeyin ötesinde soyut değil,
mantıkidir. Kuran, anlaşılsın diye indirilmiştir.
Anlamadan okuyan, yada bildiği halde amel etmeyen insanlar Kuran'da kitap
yüklü eşeklere benzetilmişlerdir.
مَثَلُ
الَّذِينَ
حُمِّلُوا
التَّوْرَاةَ
ثُمَّ
لَمْيَحْمِلُوهَا
كَمَثَلِ
الْحِمَارِ
يَحْمِلُ
أَسْفَاراً
بِئْسَ
مَثَلُ الْقَوْمِ
الَّذِينَ
كَذَّبُوا
بِآيَاتِ اللَّهِ
وَاللَّهُ
لَا يَهْدِي
الْقَوْمَ
الظَّالِمِينَ
{5}
Tevrat'la yükümlü tutulup da onunla amel etmeyenlerin durumu,
ciltlerce kitap taşıyan merkebin durumu gibidir. Allah'ın ayetlerini yalanlamış
olan kavmin durumu ne kötüdür! Allah, zalimler topluluğunu doğru yola iletmez. (Cuma 62/5)
Kur`anı anlamaya
çalışmayan, onun ayetleri üzerinde kafa yormayanların kalplerinin kilitli olma
ihtimali yüksektir:
Bunlar Kur’an üzerinde akıl yormazlar mı? Yoksa kalpler
üzerinde kilitler mi vardır?
(Muhammed 47/24)
Kur`anın diğer bazı
özelliklerinide Rabbimiz bize şöyle bildirir:
"Kuran, düşünmek için kolaylaştırılmıştır. Öğüt alan
insanları beklemektedir."
(Kamer 54/17, 22, 32, 40)
Şüphesiz ki bu Kur'an en doğru yola iletir; iyi davranışlarda
bulunan müminlere, kendileri için büyük bir mükafat olduğunu müjdeler. (İsra 17/9)
Kuran'da her türlü misal
açıklanmıştır. Ama insan cedelleşmede ileri giden bir varlıktır. Kendilerine
doğru yolu gösteren peygamberler geldiği halde, insanları iman etmekten ve
günahlarının bağışlanmasını istemekten alıkoyan şey ancak, onlardan öncekilerin
sünnetinin (yani belirlenmiş helakın) gelmiş olması veya azabın gözleri önüne
dikilmiş olmasıdır."
(Kehf 18/54-55)
Ebu Derda (ra)rivayet ediyor: " Peygamberimizin (sav)
yanındaydık. Göğe baktı ve bir olayı zikrederek dedi ki: "İlim ayrılıp
gittiğinde olacak." Ziyad b. Lebid Ensari (ra) sordu: "Biz Kuran'ı
okurken, çocuklarımıza öğretirken, onlar da diriliş gününe kadar çocuklarına
öğretecekken nasıl olur da ilim bizi bırakır?" Peygamberimiz (sav):
"Sana şaşırıyorum Ziyad. Ben seni Medine'de en bilgili adam sanıyordum.
Yahudiler ve Hıristiyanlar Tevrat ve İncil bir şey anlamadan okumuyorlar
mı?" (Tirmizi hasen garip
olarak zikrediyor.) Demek ki Kuran-ı Kerimi anlamadan okursak Ehl-i Kitab'ın
durumuna düşer, birtakım kuruntuları din zannederiz. Onların akıbetine uğramamak için
Rabbimizin Kitabını iyi tanımalı ve onun canlı şahitleri olmalıyız.[2]
3- KURAN-I KERİM'İN
ANLATIM TARZI
Kuran'ı incelemeye başlamadan önce, Onun okunan diğer kitaplardan farklı
ve eşsiz bir kitap olduğunu aklımızdan çıkarmamalıyız.
Sıradan kitapların aksine
Kuran, edebi bir sıraya göre tertip edilmiş belirli konular hakkında bilgi,
fikir ve tartışmaları ele almaz. Bu nedenle onunla ilk karşılaştığımızda,
bölümler ve kısımlara ayrılmamış veya farklı yönleri ile ilgili emirlerin
düzenli bir şekilde verilmemiş olduğunu görünce şaşkınlığa düşeriz.
Buna mukabil, daha
önceden hiç karşılaşmadığımız ve bizim kitap anlayışımıza hiç uymayan bir
şeyle karşılaşırız. Kuran'ın iman
ile ilgilendiğini, ahlaki direktifler verdiğini, kanunlar koyduğunu,
insanları İslam'a çağırdığını, kafirleri uyardığını, tarihi olaylardan ibret
dersleri verdiğini, uyarılarda bulunduğunu, müjde verdiğini ve bunların hepsinin bir ahenk içinde sunduğunu
görürüz.
Aynı konu Kuran'da farklı şekillerde tekrar edilir ve görünürde
hiç ilgisi olmayan bir konu diğerini takip eder. Bazen hiç görünür bir sebep yokken, bir konunun ortasında
başka bir konu anlatılır. Hiçbir
yerde bölüm ve konuları ayıran bir işaret yoktur. Tarihsel olaylar anlatılır fakat anlatım tarih
kitaplarındaki gibi değildir.
İnsandan ve evrenden, tabiat
bilimlerindekinden farklı bir dille bahsedilir. Aynı şekilde kültürel, politik,
sosyal ve ekonomik problemleri çözmede kendi metodunun izler. Kanunları ve
prensipleri sosyologlardan, hukukçulardan ve hakimlerden farklı bir şekilde ele
alır. Ahlak, bu konuda yazılan bütün eserlerden farklı bir yolla öğretilir.[3]
İşte bu nedenle yabancı
bir okuyucu, kendi kitap anlayışına hiç uymayan bu tip şeylerle karşılaştığında
şaşkına döner. Kuran'ın, ayetleri
arasında hiç ilgi ve bağlantı veya konularında süreklilik bulunmayan bir kitap
olduğunu, anlaşılmaz bir şekilde çeşitli konuları ele aldığını veya kelimenin
kabul edilen anlamıyla bir kitap olmadığı halde, kitap şeklinde düzenlendiğini
düşünmeye başlayabilir.
Bunun bir sonucu olarak,
Onun düşmanları Kuran'a çok garip iddialarla karşı çıkmakta, Kuran'ın çağdaş
izleyicileri ise bu şüphe ve karşı iddiaları çürütmek için garip yöntemler
kullanmaktadırlar. Ya kaçış psikolojisi içine düşmekte veya zihinlerini
yatıştırmak için garip yorumlara yeltenmektedirler. Bazen de görünürde
aralarında ilişki olmayan ayetleri açıklayabilmek için suni anlam bağları
kurmakta ve son kaçış olarak Kuran'ın hiçbir düzen ve anlam sırası
olmaksızın çok çeşitli konulara değindiği tezini kabul etmektedirler. Sonuç
olarak ayetler kendi yerlerinden alınmakta ve anlamda karışıklık ortaya
çıkmaktadır.[4]
Tüm bunlar, okuyucu,
Kuran'ı eşsiz bir kitap olarak kabul etmediğinde ortaya çıkar. Diğer kitapların aksine Kuran başlangıçta ele
aldığı konuları ve ulaşmak istediği amaçları liste halinde sunmaz. Açıklama
üslup ve usulü de genelde okunan kitaplara benzemez ve herhangi bir kitap
düzenini takip etmez.
Bu nedenle, okuyucu
sıradan bir kitap beklentisiyle Kuran'a yöneldiğinde, onun olayları sunuş
üslubu karşısında şaşkınlığa düşmektedir. Kuran'ın birçok yerinde arka plan tasvir edilmez ve
pasajın özel nüzul sebebi olan durum ve olaylara değinmez. Bunların bir sonucu olarak, sıradan okuyucu
orada veya burada birkaç parça cevher keşfetse de, Kuran'ın değerli
hazinelerinden tam olarak yararlanamamaktadır. Bu kimseler sadece, Kuran'ın
eşsiz ve ayırıcı özeliklerini bilmedikleri için bu tür şüphelerin kurbanı
olurlar. Kuran'ın tüm sayfalarına yayılmış halde birbirine benzer konulardan
oluştuğunu düşünürler ve bunu anlamada zorluk çekerler. Hatta anlamı çok açık
olan ayetler bile, onlara anıldıkları çerçeve içinde anlamsız görünür.[5]
Okuyucu, Kuran-ı
Kerim'in yeryüzünde kendi türünde bozulmadan kalan tek kitap olduğu, edebi
üslubunun tüm diğer kitaplardan farklı ve eşsiz bir kitap olduğu, daha önceden
kafasında varolan kitap kavramının, onun Kuran'ı anlamasına yardımcı
olamayacağı bilinciyle hareket etmelidir. Bu sayede doğru anlamasına birer
engel teşkil eden bu tür zorluklardan kurtulabilir.
4-KUR’AN’I ANLAMADA
KUR’AN’IN GÖSTERDİĞİ YÖNTEMLER
Kur’an açık bir kitaptır. Bir çok sure, “Bunlar o açık Kitab’ın âyetleridir
” diye başlar. Bir âyet şöyledir:
وَيَوْمَ
نَبْعَثُ فِي
كُلّ أُمَّةٍ
شَهِيداً
عَلَيْهِم
مِّنْ
أَنفُسِهِمْ
وَجِئْنَا
بِكَ
شَهِيداً
عَلَىهَـؤُلاء
وَنَزَّلْنَا
عَلَيْكَ
الْكِتَابَ
تِبْيَاناً
لِّكُلِّ
شَيْءٍ
وَهُدًى
وَرَحْمَةً وَبُشْرَى
لِلْمُسْلِمِينَ
{89}
“ O
gün her ümmetten bir kişiyi onlara şahit tutarız. Seni de
ümmetine şahit getiririz. Biz bu Kitab’ı sana; her şeyi apaçık
belirtsin, doğru yolu göstersin, ona bağlananlara iyiliği bol ve bir müjde
olsun diye indirdik.” (Nahl 16/89)
Kur’an’ın açık olması, Allah’ın verdiği rızka benzer. Allah Teâlâ şöyle
buyurur:
“Sizi yaratmış, sonra rızkınızı vermiş olan
Allah’tır.” (Rum
30/40)
İhtiyacımız olan havayı, suyu ve bazı şeyleri hazır bulabiliriz. Ama rızkın bir
bölümüne ulaşmak gayret ister. Bir parça ekmek soframıza gelsin diye ne emekler
harcanır! Allah; tohumu, suyu, güneşi, toprağı, kısaca rızık için gerekli her
şeyi yaratmıştır. Ama onları bir araya getirip rızık elde etmek bizim
işimizdir. O, şöyle buyurur:
“İnsanın çalışmasından başkası kendinin değildir.” (Necm 53/39)
Kur’an’dan yararlanmak da öyledir. Bir çok âyet kolayca anlaşılabilir. Ama bazı
ayetleri anlamak gayret ister. Ayrıca Kur’an, büyük hacimli bir kitap olmadığı halde
her şeyi açıkladığını bildirmiştir. Öyleyse o açıklamalara ulaşmanın yöntemini
de bildirmiş olmalıdır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:
فَإِذَا
قَرَأْنَاهُ
فَاتَّبِعْ
قُرْآنَهُ {18} ثُمَّ
إِنَّ
عَلَيْنَا
بَيَانَهُ {19}
“Ey
Elçi! Biz sana okuduğumuzda onun okunuşunu takip et.
Sonra onu açıklamak bize düşer.”
(Kıyamet 75/18-19)
Allah âyetleri; birbirini açıklar şekilde Kur’an’a yerleştirmiş, Elçisi ise,
söz ve uygulamaları ile onları pekiştirmiştir. Allah, önceki kitaplara dikkat çekmiştir. İslam-fıtrat ilişkisine vurgu yapan ayetler,
Kur’an’ın anlaşılmasında fıtratın önemini, Kur’an’ın Arapça olması da Arap dilinin önemini göstermiştir. İşte bu
yöntemlerle âyetlerin açıklamalarına ulaşmak mümkün olabilecektir.
5-MÜŞKİL-ÜL KUR´AN MESELESİ
Müşkil kelimesi lugatte: karmaşık, çözümü zor, çelişkili gibi manalara gelir. Bu bakımdan müteşabih kelimesiyle eş anlamlıdır.
Müşkil-ül Kur´an ise, Kur´anı Kerimin, anlaşılmasında müşkilat çekilen ayetlerini kendisine konu alan ve Kur`ana bu alanda yönelen soru ve itirazları cevaplamağa çalışan bir tefsir branşıdır. Bu ilim dalı, Muhtelif`ul Kur`an ve Müteşabih`ul Kur`an isimleriylede bilinir.
Burada sözkonusu edilen „çelişki ve tutarsızlık“ elbetteki Kur`anı Kerim için sözkonusu değildir. Kur`anı anlamakta ortaya çıkan bu anlama problemleri, Kur`anın anlatım tarzını bilmemekten yada ayetler arasındaki bağları ortaya çıkaramamktan yani kısaca
Allah`ın kitabındaki metoda hakim olamamaktan kaynaklanmaktadır.
Bilindiği gibi Kur`anı Kerim birçok ayetinde kendisinde çelişki oladığını bildirir:
Allahü teaala şöyle buyurur:
أَفَلاَ
يَتَدَبَّرُونَ
الْقُرْآنَ
وَلَوْ كَانَ
مِنْ عِندِ
غَيْرِ اللّهِ
لَوَجَدُواْ
فِيهِ
اخْتِلاَفاً
كَثِيراً {82}
Hala Kur'an üzerinde gereği gibi
düşünmeyecekler mi? Eğer o, Allah'tan başkası tarafından gelmiş olsaydı onda
birçok tutarsızlık bulurlardı. (4-Nisa 82)
الْحَمْدُ
لِلَّهِ
الَّذِي
أَنزَلَ
عَلَى عَبْدِهِ
الْكِتَابَ
وَلَمْ
يَجْعَل لَّهُ
عِوَجَا {1}
Hamd bütünüyle o Allah’a aittir ki, kuluna kitabı indirmiş ve
onda hiçbir tutarsızlığa yer vermemiştir. (18-Kehf 1)
Ancak Kur`anın bu ifadeleri insanların onu farklı anlayamayacakları anlamına gelmez. Ayetlerde sözkonusu olan bu değildir. Burada anlatılmak istenen Kur`anın kendi söz ve mana yapısında çelişki ve ihtilafin olmadığıdır.
Bu anlama zorluklarının tek sebebi aslında bizim Allahın kitabını anlamadaki yetersizligimiz yani Kur`anı anlamak için gerekli bilgi ve zeka donanımına sahip olmamamızdır. Ancak konunun anlaşılması için konuyu iki başlık altında inceleyebiliriz:
1-
Kişiden kaynaklanan
sebebpler
a-
Nuzul sebeplerini bilmemek
b-
Arapça konusunda yeterli donanıma sahip olmamak
c-
Ayetler arasındaki ilişkileri görememek
Bu başlıklar biraz detaylı ve örnekleriyle tek tek detaylı olarak aşağıda anlatılacaktır.
2-
Kur`anın anlatım
özelliğinden kaynaklanan sebepler
a-
Takdim –tehirler
b-
Hazifler
c-
Tekrarlar
d-
Itnap ve icazlar
e-
Manada işkal-anlam çelişkisi
Bu konularıda kısaca anlatnaya çalışalım:
a-Takdim –tehirler
Kur`anı Kerim`de aynı konu değişik yerlerde ele alınırken, bir yerde konunun bir cüz`ü önce, başka bir yerde ise sonra gelmiştir. Kur`an bilimcileri bu konulara başarılı izahlar getirmişlerdir.
ÖRNEK
Kimsenin kimseden faydalanamayacağı, kimseden bir şefaat kabul edilmeyeceği,
kimseden bir fidye alınmayacağı ve yardım görülmeyeceği günden korunun.(Bakara
48)
Kimsenin kimse namına bir şey ödemeyeceği, hiç kimseden fidye alınmayacağı, kimseye şefaatin yarar sağlamayacağı ve
onların yardım görmeyeceği günden korunun.(Bakara 123)
Bu ayetlerde birinci ayette şefaat önce, ikinci ayette ise fidye önce zikredilmiştir. Bunun hikmeti, bir yerde şahsını malından çok seven insanlara, bir yerdede malını şahsından çok seven insanlara işaret etmek içindir.[6]
Yine Hıristiyanlar ve Sabiilerden bahsedilirken, Bakara suresinde[7] önem ve rütbece önceliğe sahip olduklarına isaret için Hıristiyanlar önce zikredilmiş, Maide[8] ve Hacc[9] surelerinde ise, kronolojik sıraya işaret için Sabiiler önce geririlmişlerdir.
b-Hazifler
Kur`an aynı konuyu değişik yerlerde anlatırken, kullandığı belli kelimeleri bazı yerlerde hafzeder. Incelendiğinde bunun da hikmet ve sebepleri vardır.
Mesela:
Bakara[10] ve Araf[11] surelerinde, yahudilerden bahsederken, kaane lafzını kullanarak: „Onlar kendilerine zulmediyorlardı“ ifadesini kullanırken, Al-i Imran suresinde[12] kaane fiili hafzedilerek, „Onlar kendilerine zulmediyorlar“ ifadesini kullanmıştır.
Çünkü, öncekinde tarihe karışmış bir topluluktan bahsedilmekte, burada ise Allahü Teaala insanlara bir misal getirmektedir,[13]
c-Tekrarlar
Kur´anı Kerimde sırf tekrar yoktur.Tekrar eden lafız ister kelime ister cümle olsun, bunun mutlaka gerekli bir sebebi vardır. Tekrar eden bu lafızların önü ve sonu ile incelendiğinde, farklı anlamlar içerdiği görülür. Bazen aynı ayet içinde aynı anlama gelebilen kelimelerde beraber kullanılır.
ÖRNEK
أَلَمْ
تَرَ إِلَى
الَّذِينَ
أُوْتُواْ
نَصِيباً
مِّنَ
الْكِتَابِ
يُدْعَوْنَ
إِلَى
كِتَابِ اللّهِ
لِيَحْكُمَ
بَيْنَهُمْ
ثُمَّ يَتَوَلَّى
فَرِيقٌ
مِّنْهُمْ
وَهُم مُّعْرِضُونَ
{23}
Görmüyor musun, o kendilerine kitaptan bir nasip verilmiş olanlar, aralarında hüküm vermek için Allah'ın kitabına davet olunuyorlar da, sonra içlerinden bir kısmı yüz çevirerek dönüp gidiyorlar.(Al-i Imran 23)
Burada „yetevella“ ve „muu`rizun“ kelimeleri birbirine yakın anlamlı olduğu için tekrar gibi görünmektedir. Burada bu iki yakın anlamlı kelimemnin aynı cümlede gelmesinin şu hikmetleri düşünülebilir:
1-„Yetevellevne“ sözüyle, onların davetçiden, „muu`rizun“ sözüyle ise çağırdıkları şey olan Allahın Kitab`ından yüz çevirdikleri anlatılmaktadır.
2-„Yetevellevne“ onların kulaklarıyla işitmek istemeyişlerini, „muu`rizun“ ise kalpleriyle anlamak ve düşünmekten yüz çevirdiklerini anlatmaktadır. [14]
3-Birincisiyle onların ileri gelenlerinin ve ulema sınıfının, ikincisiyle ise onlara tabi olan avamın yüz çevirdiği anlatılmak istenmiştir.
„Artık yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir.“[15] Ifadesi Bakara suresinde üç ayrı yerde kullanılmıştır. Bunlardan birinciyle Mescid-i Haram`da, ikinciyle Mescid-i Haram dışında, üçüncüyle de beldenin dışında iken Kabe`ye dönülmesi murad edilmistir. Veya, birinciyle Mekkede bulunanlar, ikinciyle Mekke dışındakiler üçüncüylede yolcular kasdedilmislerdir.[16]
d-İtnab ve İcaz
Kur`an da bazen herhangi bir konu anlatılırken, normal manayı eda edecek ifadelere, bazı zaman artı lafızlar ilave edilir. Arab dilinin bu özelliğine „mübalağa etmek ve uzatmak“ anlamına gelen itnab denir. Bunu karşıtınada icaz denir.
Mesela:
„Yazıklar olsun Kitabı elleriyle yazıp tahrif edenlere !“[17] ayetinde , elleriyle sözü ile itnab yapılmıştır. Bu söz kullanılmadan da cümle kurulabilirdi. Çünkü zaten insan elleriyle yazar.
Ancak, bu tarz bir ifadeyle, hem bu işlerinden dolayı onlar kötüleniyorlar, hem de onların bu kötü işi bizzat kendilerinin gerçekleştirdikleri vurgulanıyor.[18]
e-Manada işkal-anlam çelişkisi
Aslında Müşkil-ül Kur`an konusunun en önemli noktasını, Kur`an ayetlerinin birbirleriyle veya birtakım kesin vakıalarla –görünürdeki- var olan çelişki ve tearuz konusunu inceleyen bu bölüm oluşturur.
Şunu belirtmek gerekir ki, çelişkili gözüken ayetler, hiçbir zaman peşpeşe gelmemekte, bilakis ayrı ayrı yerlerde ve surelerde varid olmsktadır. Bundan şunu anlıyoruz ki, ortada bir çelişkiden çok bir konu ve mesele farklılığı vardır.
Manada işkalin belli başlı sebepleri ve giderme yolaarını şöylece özetleyebiliriz:
Bazı ayetlerin ,
aynı konuda farklı bilgiler verdiği Kur`anı Kerimde çokça varittir. Bunun
nedeni, bir hadisenin, farklı zaman ve
mekanlardaki ayrı ayrı durumlarına temas edilmiş olmasıdır. Burada bir çelişki
sözkonusu olamz, çünkü yer ve zaman ayrı olduğunda konu farklılaşır.
ÖRNEK
1-“İşte bugün onlar konuşmazlar.
Kendilerine izin verilmez ki mazaret ileri sürsünler !” (Mürselat 35-36)
2-“Onlar kıyamet günü Rabbinizin huzurunda birbirleriyle tartışırlar.”(Zümer 31)
Birinci alette,
kafirlerin kıyamet günü birbirleriyle konuşamayacakları ve onlara konuşma
izninin verilmeyeceği anlatılırken, ikinci alette bunun aksi ifade ediliyor.
Çünkü birinci ayet, dirilişten sonra yaratıkların ilk toplandıkları yerdeki
durumlarını, ikinci ayet ise uzun bir süre sonra onların hesaba çekilirken birbirleriyle
tartıştıklarını anlatır.
Kur`anda, aynı
tabarin farklı yerlerde birbirleriyle
çelişecek tarzda geldiği görülür. Bunlar incelendiğinde konuların farklı faklı
olduğu, dolayısıyla herbiriyle başka bir mananın kasdedildiği görülür.
ÖRNEK 1
1-“Mü`min erkeklerle mü`min kadınlar, birbirlerinin velileridir.” (9 Tevbe 71)
2-“İman edip de hicret
etmeyenlerle sizin herhangi bir velayetiniz yoktur.” (8 Enfal 72)
Birinci alette
sözkonusu edilen velayet dini, ikinci alette ise mali(mirasla ilgili) ve
siyasidir, dolayısıyla her iki alette konu ayrı olduğu için hükümlerde ayrıdır.
ÖRNEK 2
1-“(Ey İblis), şüphesiz senin, kullarım
üzerinde herhangi bir güç ve otoriten yoktur !”
(15 Hicr 42)
2-“Musa adama bir yumruk vurup ölümüne
sebep oldu ve dedi ki:”Bu şeytanın yaptırdığı bir şeydir.” (28 Kasas 15)
Birinci ayette
şeytanın, Allah`ın gerçek kulları üzerinde herhangi bir etkisi ve yaptırma
gücünün olmayacağı anlatılırken, ikinci de hemde bir peygamberin adam
öldürmesine sebep olduğu belirtiliyor. Burada zahiren bir çelişki vardır.
Ancak, birinci ayette, şeytanın, Allah`ın halis kullarını şirke düşürme
konusunda güç ve otoritesinin olmadığı anlatılmaktadır. Yani orada konu, şirk
ve benzeri itikadi sapmalardır. Nitekim bu husus, diğer Kur`an ayetlerinin
ortak beyanıdır. İkinci ayette ise konu, İblis`in sebep olabildiği ameli ve
fiili hatalardır.[19]
Kur`an bazen, tek
bir şeyi, farklı asıllara bağlar ve onu çeşitli şekillerde tanımlar. Bunun da
nedeni, o şeyin muhtelif hal ve aşamalarını belirtmek içindir.
ÖRNEK
Kur`an bazen Adem`in
topraktan[20],
bazen çamur`dan[21], bazen çamurdan
sızan gömük/cıvık çamurdan[22], bazan rengi
ve kokusu değişmiş, yıllanıp ekşimiş kara balçıktan[23], bazen yapışkan
balçıktan[24], bazen de tın
tın öten pişmiş saksıdan[25]yaratıldığını söyler.
Bunlar, anlaşılacağı üzere, topraktan yaratılmağa başlanan ilk insanın geçirdiğ hilkat merhaleleri ve yaradılış aşamalarıdır. Yani yaratılma aşamasında toprağın uğradıği değişimi ve şekilleri anlatır.
Kur`anın her
şeyden önce amaci insanı irşaddır. Bu nedenle önceki ümmetlerle ilgili
kıssalarda ve evrenin yaratılış olaylarında, kronolojik sıraya göre gerçeklesen
olaylar, zaman zaman takdim tehirli olarak da verilir. Bundan dolayı, hakikatte
önce cereyan etmiş olan kimi hadiseler, sonra cereyan etmiş gibi zannedilir.
ÖRNEK
De ki: 'Gerçekten siz mi yeri iki günde
yaratanı inkâr ediyor ve O'na birtakım eşler kılıyorsunuz? O, alemlerin
Rabbidir.'
Orada (yerde) onun üstünde sarsılmaz dağlar
var etti, onda bereketler yarattı ve isteyip-arayanlar için eşit olmak üzere
oradaki rızıkları dört günde takdir etti.
Sonra, duman halinde olan göğe yöneldi; böylece ona ve yere dedi
ki: 'İsteyerek veya istemeyerek gelin.' İkisi de: 'İsteyerek (İtaat ederek)
geldik' dediler. (Fussilet 9-11)
Bu ayetler, yeryüzünün
gökyüzünden önce yaratıldığını gösterir. Vakıa da böyledir. Ancak Naziat
suresinde farklı bir anlatımla karşılaşıriz:
Sizi yaratmak mı daha güç, yoksa gökyüzünü yaratmak mı, ki onu
Allah bina etti, Onu yükseltti, düzene koydu , Gecesini kararttı, gündüzünü
ağarttı. Ondan sonra da yerküreyi döşedi, Yerden suyunu ve otlağını çıkardı,
Dağları sağlam bir şekilde yerleştirdi.
(Naziat
27-32)
Bu ayetler görünürde, yukardakinin aksine, yeryüzün gökyüzünden sonra yaratıldığına delalet ettmektedir. Ancak burada, göğün inşa edilip tavanının yükseltilmesinden sonra yer ile ilgili olarak yapılan işlerde bir incelik vardır; oda yer yüzünün yoktan yaratıldığı değil, yaratılmış olan yerin, üzerinde yaşanılır hale getirilmesi için döşenmesidir.
Yani önce yeryüzü yaratılmış, sonra gökyüzü yaratılmış, daha sonrada yeryüzü yaşanılır hale gelecek şekilde döşenmiştir.
6-NUZÜL ORTAMININ TESBİTİ
Günümüzde sünnetin ve nuzül ortamının Kur´anı anlamadaki öneminin gözardı edildiği bir
vakıadır. “Alt yapısız bir Kur`an anlama” fikri yaygınlık
kazanmaktadır.
Kur´an üzerinde,
ümmetin dini ve siyasi birligini zedeleyecek boyutlara varan ihtilaflar ve
anlam kargaşalarının en büyük sebebi , dün ve bugün , Kur`an ayetlerinin ne sebeple
indikleri bilinmeden tefsire kalkışılmış olmasıdır.
Nuzül ortamı ve
sebebi bilinmeden yada dikkate alınmadıgı icin yanlış anlaşılan ayetlere ta
ilk dönemlere ait birkaç misal verelim:
ÖRNEK 1
1-Safa ve Merve, Allahın
şiarlarındandır. Dolayısıyla, kim hac
veya ömre yaparsa o ikisini tavaf etmesinde kendisi için bir günah yoktur. (2 - Bakara 158)
اِنَّ
الصَّفَا
وَالْمَرْوَةَ
مِنْ شَعَاۤئِرِ
اللَّهِ
فَمَنْ حَجَّ
الْبَيْتَ
اَوْ
اعْتَمَرَ
فَلاَ
جُنَاحَ
عَلَيْهِ
اَنْ يَطَّوَّفَ
بِهِمَا
وَمَنْ
تَطَوَّعَ
خَيْرًا
فَاِنَّ
اللَّهَ
شَاكِرٌ
عَلِيمٌ
Bu ayetin ne sebeble indigi bilinmediğinde , bir takım yanlışlıklara düşmek kaçınılmazdır.
Çünkü ayetin zahirinden , sanki safa ve merve arasında say etmenin mübah oldugu, dolayısıyla haccın rükünlarından olmadıgı anlaşılır. Buda açık bir hatadır. Halbuki ayetin inmesine neden olan olaya bakıldığında , mesele gayet açık anlaşılır. Şöyle ki:
Medineli müslümanlar , islamiyetten önce, mişellel denilen yerde tapageldikleri menat putuna saygı göstererek etrafında dönerler ve ona taparlardı.
Bu nedenle islam geldikten sonra, safa ve merve arasında bulunan bu put sebebiyle , orada say etmekten kaçındılar. Çünkü bu onlara göre Menat putuna ibadet anlamı taşıyordu. Dolayısıyla safa ve merve arasında say ettikleri takdirde günaha hatta şirke düseceklerini düşünüyorlardı.
Bu endişelerini peygamberimize ilettiklerinde bu ayet nazil olmuştur, ve orada say etmenin günah veya şirk olmadığı açıklanmıştır.
ÖRNEK 2
وَاَنْفِقُوا
فِي سَبِيلِ
اللَّهِ وَلاَ
تُلْقُوا بِاَيْدِيكُمْ
اِلَى
التَّهْلُكَةِ
وَاَحْسِنُوا
اِنَّ
اللَّهَ
يُحِبُّ
الْمُحْسِنِينَ
2- Allah yolunda infak edin ve kendinizi kendi ellerinizle
tehlikeye atmayın. İyilik edin. Şüphesiz Allah, iyilik edenleri sever. (2 - Bakara 195)
Bu ayetin tam manasıyla anlamak , nüzül sebebini bilmeksizin mümkün değildir. Nitekim bu konuda sahabe döneminde düşülen yanlışı , Ebu Eyyub el-ensari düzeltmiştir. Şöyle ki :
Yezidin hilafeti zamanında , içlerinde Ebu Eyyub el- Ensarininde (ra) bulundugu islam ordusu, Istanbul önlerinde savaşırken, müslüman bir asker , düşman saflarına dogru yalın kılıç
hücüm edince, müslümanlar , „Bu genç kendini tehlikeye attı“ diye bağırıp yukarıdaki ayeti okumuşlardı.
Bunun üzerine Ebu Eyyub el ensari “ Siz bu ayeti yanlış yerde kullanıyor ve tefsir ediyorsunuz. O, biz Ensar hakkında inmiştir. Şöyleki , bizler islama girdikten sonra , uzun süre Peygamberimizle bulunmak ve cihad etmekten dolayı mal ve mülkümüzle ilgilenme firsatı bulamadık. Nihayet Ensardan bir topluluk kendi aramızda , „Hz. Peygamberin (sav) etrafında ona yardım eden ve cihada koşan insanlar artık çoğaldı. Bizler bundan böyle artık kendi işlerimize dönsek.“ diye konuşmuştuk.
Baktık ki , sabahleyin bu ayet inmiş. Hz.
Peygamber onu bize okuyor. Ayetin manası: Allah yolunda infak etmeyi ve
cıhadı bırakarak kendi kendinizi tehlikeye atmayın.
Bu konuyla daha başka misallerde vardir. Burada şuna dikkat ekmek gereklidir. Ayetlerin kimler ve hangi olaylar hakkinda indikleri değil, ihtiva ettikleri genel hükümler ve hedefledikleri amaçlar önemlidir.
Zaten „ Sebebin hususi olması, hükmün umumiligine engel teşkil etmez“ kaideside , ta sahabe döneminden beri üzerinde önemle durulan bir usul kaidesidir.
Bazı insanlarda şöyle bir yanlış anlayış maalesef oluşmaktadır : „Kur`an ayetleri belirli olaylar üzerine inmiştir ve o şartlarda geçerlidir.“ Yada bazı kimseler bazı ayetleri duyunca „O ayetler yahudiler veya ehli Kitap için indirilmiştir“ diyerek, bu ayetlerin sadece onlara veya o günün şartlarına bağlarlar ve sanki o şartlar oluşmadan o ayetin hükmünün geçerli olamayacağını vurgulamak isterler. Bu tabiki yanlış bir yorumlamadır.
Tekrar belirtmek
gerekirse, Kuran ayetleri, hakkında indikleri olaylara ve şahıslara özgü
değildir. Onlarla sınırlandırılamaz. Nuzul sebepleri bizim ayetleri daha güzel
anlamamızı ve Rabbimizin bize ne demek istediğini kavramamıza yardımcı olur ve
yukardaki örneklerde olduğu gibi yanlış anlamamamızı önler.
7- KUR’AN’IN
ALLAH’IN ELÇİSİ TARAFINDAN AÇIKLANMASI
Kur`anı okurken onda sosyal, kültürel, politik,
ekonomik vs. problemlerle ilgili ayrıntılı kanun ve düzenlemelere rastlayamayız.
Hatta gündelik hayatımızda çok önem verdiğimiz namaz ve zekatla bile
ilgili ayrıntılı düzenlemeler olmadığını görünce şaşkınlığa düşebiliriz.
Bu nedenle Kur`anın bazı
hükümleri içermediği veya eksik bırakıldığı zannına kapılmaya başlarız. Bu
yanlış anlamanın nedeni, bizim Allah'ın sadece kitap göndermekle kalmayıp,
Onun öğretilerini pratikte uygulayarak sunan bir Resul gönderdiği gerçeğini
gözden uzak tutmamızdır.
Bilindigi gibi Kur´an birçok emirleri, ibadetleri ve yasakları konu alan bir kitaptır. Fakat bunlar hakkındada ayrıntılara girmemektedir. Bu ayrıntıları bilmeksizin, bir müslümanın ne namaz kılması , ne zekat vermesi, nede haccetmesi ve nede diğer ibadetleri yerine getirmesi ve haramlardan hakkıyla sakınması imkansızdır.
Bunları ve Kuranı açıklama yetkisi yine Kur`anda Peygamberimize verilmiştir. Şöyleki:
بِالْبَيِّنَاتِ
وَالزُّبُرِ
وَأَنزَلْنَا
إِلَيْكَ
الذِّكْرَ
لِتُبَيِّنَ
لِلنَّاسِ
مَا نُزِّلَ
إِلَيْهِمْ
وَلَعَلَّهُمْ
يَتَفَكَّرُونَ
(Senden önceki peygamberlei) Apaçık deliller ve kitaplarla
(gönderdik). Sana da zikri (Kur'an'ı) indirdik ki, insanlara kendileri için
indirileni açıklayasın ve onlar da iyice düşünsünler, diye. (16 - Nahl 44)
Başka bir ayette:
هُوَ
الَّذِي
بَعَثَ فِي
الْأُمِّيِّينَ
رَسُولًا
مِنْهُمْ
يَتْلُو
عَلَيْهِمْ
آيَاتِهِ
وَيُزَكِّيهِمْ
وَيُعَلِّمُهُمْ
الْكِتَابَ
وَالْحِكْمَةَ
وَإِنْ كَانُوا
مِنْ قَبْلُ
لَفِي
ضَلَالٍ
مُبِينٍ
O, ümmîler içinde, kendilerinden olan ve onlara ayetlerini okuyan, onları arındırıp-temizleyen ve onlara kitap ve hikmeti öğreten bir elçi gönderendir. Oysa onlar, bundan önce gerçekten açıkça bir sapıklık içinde idiler. (62 - Cuma 2)
Bir âyet de
şöyledir:
Ey
inananlar! Sizin için; Allah'a ve ahiret gününe umut bağlayan ve Allah'ı çok
anan (Allah’ın kitabını çok okuyan) herkes için Allah’ın Elçisi’nde güzel bir
örnek vardır. (Ahzab 33/21)
Allah’ın Elçisi’nin söz ve davranışları, Kur’an’ı anlama ve açıklama
açısından büyük öneme sahiptir. Çünkü Elçi, yanlış
bir açıklama yapamaz. Allah Teâlâ şöyle buyurur:
Eğer
o Elçi bize karşı bir takım sözler uydursaydı,
Onu en güçlü yerinden yakalardık,
sonra da şah damarını koparırdık,
Artık sizden hiçbiri bunun önüne geçemezdi. (el-Hakka 69/44-52)
Kur´anın kendi kendisini açıklayan fonksiyonundan hemen sonra, İslamda ilk Kur`an müfessiri olarak akla Peygamberimiz (s.a.v) gelir. Hatta Kur´anın Kur´anla tefsirinide aslında onun tebliğatından bir cüz olarak görmek lazımdır.
Ancak, Kur`anı anlamada Sünnetin yerinin Allahın Kitabından sonra geldiğini, yani bir tefsir kaynağı olarak sünnetin ikinci sırada yer aldıgını unutmamak lazımdır. Niçin :[26]
- Sübut bakımından Allahın Kitabi kat´i, sünnet ise zannidir. Zanni´ni kat´iye önceliği düşünülemez.
- Sünnetin asıl fonksiyonu, Kur`anı açıklamaktır.Açıklayan ancak, açıklayacağı ana metinden sonra dikkate alınır. Kur`ana ek hükümler getirmesi durumunda bile, bunların Kuranda bulunmadığını anlamak için yine önce Kur`ana bakmak gerekir.
- Tefsir kaynağı olarak sünnetin ikinci sırada olması gerektiğine dair Kur`anda ve sünnette de deliller vardır. Kur´an müminlere „Allah´a ve Rasülüne itaat ediniz“ diyerek Rasüle itaati , tabii ve zorunlu olarak ikinci sırada saymış , sünnettede aynı işaret edilmiştir. ( Tirmizi, ahkam 3)
Ibni Teymiyyeninde belirttigi gibi ,tefsirde en güzel metod, öncelikle Kur`anın Kuran`la tefsiridir. Çünkü Kur´an bir yerde mücmel(kapalı) bıraktıgını, başka bir yerde tefsir eder, ve bir yerde kısa geçtigini başka bir yerde genişletir. Kur´anın kuranla tefsiri mümkün olmazsa sünnete başvurulmalıdır. Çünkü Sünnet, Kur´anı şerh ve izah eder.[27]
Bu konuyada kısaca birkaç örnek verelim:
ÖRNEK 1 Kadınlara
dokunmak
يَاأَيّهَاُ
الَّذِينَ
آمَنُوا لَا
تَقْرَبُوا
الصَّلَاةَ
وَأَنْتُمْ
سُكَارَى حَتَّى
تَعْلَمُوا
مَا
تَقُولُونَ
وَلَا جُنُبًا
إِلَّا
عَابِرِي
سَبِيلٍ
حَتَّى
تَغْتَسِلُوا
وَإِنْ
كُنتُمْ مَرْضَى
أَوْ عَلَى
سَفَرٍ أَوْ
جَاءَ أَحَدٌ
مِنْكُمْ
مِنْ
الْغَائِطِ
أَوْ
لَامَسْتُمْ النِّسَاءَ
فَلَمْ
تَجِدُوا
مَاءً فَتَيَمَّمُوا
صَعِيدًا
طَيِّبًا
فَامْسَحُوا
بِوُجُوهِكُمْ
وَأَيْدِيكُمْ
إِنَّ اللَّهَ
كَانَ
عَفُوًّا غَفُورًا
1-Ey İnananlar! Sarhoşken, ne dediğinizi bilene kadar, cünübken,
yolcu olan müstesna gusledene kadar namaza yaklaşmayın. Eğer hasta veya
yolculukta iseniz yahut biriniz ayak yolundan gelmişseniz veya kadınlara
yaklaşmışsanız ve bu durumlarda su bulamamışsanız tertemiz bir toprağa teyemmüm
edin, yüzlerinize ve ellerinize sürün. Allah affeder ve bağışlar. (4-Nisa 43)
Bu ayetin zahirinden, kadınlara dokunmanın abdesti bozduğu manası anlaşılıyor. Nitekim imam Şafii ve bazı alimlerin mezhebi budur. Ancak , ayetteki „dokunma“ anlamına gelen „mülamese-lems“ in el ile dokunma olmayıp , cinsel temas manasında olduğu , bu konudaki hadislerden ve Hz. Peygamberin uygulamalarından anlaşılmaktadır.
ÖRNEK 2 Ey
Harun`un Kızkardeşi
فَأَتَتْ
بِهِ
قَوْمَهَا
تَحْمِلُهُ
قَالُوا يَا
مَرْيَمُ
لَقَدْ
جِئْتِ شَيْئاً
فَرِيّاً {27} يَا
أُخْتَ
هَارُونَ مَا
كَانَ
أَبُوكِ امْرَأَ
سَوْءٍ وَمَا
كَانَتْ
أُمُّكِ
بَغِيّاً {28}
فَأَشَارَتْ
إِلَيْهِ
قَالُوا
كَيْفَ نُكَلِّمُ
مَن كَانَ فِي
الْمَهْدِ
صَبِيّاً {29} قَالَ
إِنِّي
عَبْدُ اللَّهِ
آتَانِيَ
الْكِتَابَ
وَجَعَلَنِي
نَبِيّاً {30}
27-Nihayet onu (kucağında) taşıyarak kavmine getirdi. Dediler ki:
Ey Meryem! Hakikaten sen iğrenç bir şey yaptın!
28-Ey Harun'un kız kardeşi! Senin baban kötü bir insan değildi;
annen de iffetsiz değildi.
29-Bunun üzerine Meryem çocuğu gösterdi. "Biz, dediler,
beşikteki bir sabi ile nasıl konuşuruz?"
30-Çocuk şöyle dedi: "Ben, Allah'ın
kuluyum. O, bana Kitab'ı verdi ve beni peygamber yaptı." (19 Meryem 27-30)
Ayrıca Meryem suresinde Hz. Meryeme „Ey Harun`un kız kardeşi“ diye hitab ediliyor. Buradaki Harun`un Hz. Musa a.s kardeşi olan Hz. Harun olmadığını yine Peygamberimizden ögreniyoruz. Şöyle ki:
Sahabeden Muğire b. Şu`be anlatır:
„Peygamberimiz tarafından Necran`a görevli olarak gönderildiğimde, oradaki
Hıristiyan halk bana sormuşlardı:“Sizin kitabınızda, Hz. Meryem`e , ey
Harun`un kızkardeşi diye hitap ediliyor. Bu nasıl olur; Musa ve Harun, İsa`dan asırlarca önce yaşamışlardır !
-Ben Medine`ye Allah Rasülü`nün yanına döndüğümde, durumu kendisine ilettim. Şöyle buyurdular: „Onlar çok öncelerden beri, çocuklarına, peygamberlerin ve salih kimselerin adlarını verirlerdi.(Yani buradaki Harun, Hz. Musa`nın kızkardeşi olan Harun (as) değildir.)[28]
ÖRNEK 3 Şufa Kararı
Allah’ın Elçisi’nin, hangi sünnetiyle hangi
âyeti açıkladığı hemen anlaşılmayabilir. Birbirini açıklayan âyetler
arasında olduğu gibi sünnetle âyetler arasında da benzerlik vardır. Bu
benzerlikten hareketle ilgili âyeti bulmak gerekir.
Kur’an’a ters ya da kendi içinde çelişkili görülerek kenara itilmiş çok sayıda
hadis vardır. Ama hadisin hangi ayeti açıkladığı tespit edilince
bu çelişkilerin, büyük ölçüde, ortadan kalktığı görülür. Bu konuda şufa yani önalım hakkı ile ilgili hadisi örnek
verebiliriz.
Câbir b. Abdullah’ın bildirdiğine göre Allah’ın Elçisi, paylaşılmamış her şeyde
şufa kararı vermiştir. Sınırlar çizilip yollar ayrıldıktan sonra artık şufa
olmaz .
Şufa Mecelle’de şöyle tarif edilir:
Satın alınan bir taşınmazı, müşteriye kaça mal olduysa o miktar ile kendine mal
etmektir . İki kişinin ortak bir arsası olsa, ortaklardan biri, diğerine
sormadan kendi payını satsa, ortağı bu satışa razı olmayıp arsadaki payı kendi
almak istese, şufa hakkını kullanarak alabilir. Müşteri ondan, sadece mal oluş
fiyatını isteyebilir.
Müşteri, arsadaki payın yeni sahibi olacağından, onu ondan zorla almayı şu âyet
yasaklamıştır:
“Müminler, mallarınızı
aranızda haksızlıkla yemeyin; karşılıklı rızaya dayalı bir ticaretle olabilir” (Nisa 4/29)
Allah’ın Elçisi, Kur’an’a aykırı bir açıklama yapamaz. Öyle ise bu, istisnai
bir durum olabilir. Konuya böyle yaklaşınca karşımıza hemen şu âyet çıkar:
وَقَدْ فَصَّلَ
لَكُم مَّا
حَرَّمَ
عَلَيْكُمْ
إِلاَّ مَا
اضْطُرِرْتُمْ إِلَيْهِ
“Allah
size neyi yasaklamışsa açık açık bildirmiştir; zor durumda kaldıysanız o başka.” (En’am 6/119)
Demek ki Allah, zor durumda kalanın neleri yapacağını açıkça bildirmemiştir.
Öyleyse kimin zor durumda sayılacağı ve ne gibi şeyler yapacağı hususunda
Elçi’nin açıklamaları önem kazanır.
Taşınmazdaki bir payın başkasına satılması, ortağı zor duruma sokar. Şufa hakkı
bu zorluğu giderme yolunu açar. Bu hakkın varlığını bilerek o taşınmazı satın
alan da sonuca katlanır.
Sünnet, Kur’an’dan ayrı bir kaynak değildir;
Kur’an’ı açıkladığı için, ona tabidir. Tabi olana ayrı hüküm verilemez.
Her konu, Kur’an ve Sünnet bütünlüğü içinde ele alınmalıdır. O zaman,
Peygamberimizin, genel kurala aykırı görüldüğü için terk edilen veya çelişkili
gözüken söz ve uygulamalarının farklı alanları açıkladığı ortaya çıkacaktır. Bu
sebeple Sünnet konusunda aceleci davranmamalı, onun ilgili olabileceği bir
âyet, mutlaka aranmalıdır. Bu metot, uydurma hadisler için de kalkan görevi
yapacaktır.
Hadisler belirlenen ilkelerin noktalama işaretleri
niteliğindedir. Genel ilkelerin düşünce ve pratik olarak nasıl gerçekleşeceğini
gösteren bir açıklamadır. Haccın kaç defa
yapılacağı, namazların rekatları, hırsızın kaç elinin kesileceği vb, konularda
muhakkak sünnete ihtiyaç vardır.
Bununla beraber Kuran,
senet yönünden hadisten farklı bir niteliğe sahiptir. Kuran'ın senedi bilimsel
bir ispata ihtiyaç duymaz. Bilginler Kuran-ı Kerim'de yer alan bir hükmün
doğruluğuna kanaat getirmek için o hükmü aktaran ravilerin akide ve ahlak
olarak sağlama kişilikli insanlar olmasını araştırmak zorunda değildir. Çünkü Kuran-ı Kerim'in senedi kesindir. Bunun yanında Peygamberimizin şöyle
söylediğini veya böyle yaptığını ispat eden hadisin senedi bu ölçüde sağlam ve
kesin değildir. Bunun sağlam ve
kesin olduğunun ispatlanması gerekir. [29]
Kuran'ı doğru anlamak için Resul'ü (sav) de doğru anlamak gerekir. Peygamberleri sürekli mucizelerle iş gören insanlar
olarak algılarsak Kuran'ın canlı örneği Hz. Muhammed'i (sav) hayatımızdan
uzaklaştırmış oluruz.
Bu konuya , Islami uyanışın ünlü simalarından Ibn Badis`in bir tesbitiyle son verelim:
„Hz. Aişe, „Peygamber A.S´ yaşayışı Kur`andı. „ demiştir.
Bundan şu iki şey anlaşılır:
a. Sünnetle Kuran asla celişmezler
b. Kuranı anlamak Efendimizin hayatını ve onun sünnetini anlamaga baglıdır. Aynı şekilde , Rasülullahın hayatını anlamak da Kuranı anlamaga baglıdır.
Dolayısıyla Islamı anlamak Kuran ve Sünneti anlamaga baglıdır.
8-AYETLER ARASI İLİŞKİLERİ
DİKKATE ALMAK
Kuran-ı Kerim bir kanun kitabı olmaktan önce bir eğitim kitabı olduğu için, insanı eğitmek amacıyla aynı konuyu farklı bilgi boyutlarında ve ayrı şartlarda ele almıştır. Bu nedenle , herhangi bir konu, farklı amaçlar ve muhtelif tarzlarda ele alınan tüm ayetler bir araya getirilerek incelenirse, sağlıklı sonuca ulaşılır.
Ayetler arası ilişkiler hususunda dikkat edilmesi gereken en önemli husus, genel ve mübhem ayetleri, aynı konudaki sınır getirici ve ayrıntılara inen hususi ayetler ışıgında anlamaktır.
Yani bir konuda, son ve belirgin sözü, ayrıntılar getiren ve sınır cizen ayetlere söyletmelidir.
Bunun için, tek veya aynı türden birkaç ayetle yetinmeyerek, Kur`anı kerime bütüncül bakmak gerekir.
Geçmişte düşülen ve günümüzdede devam eden birçok hatalı anlayışın sebebi, bu prensibin gözardı edilmesidir. Mutezile, Haricilik, Şia ve Sufiyye gibi fırkaların hem ortaya çıkmaları, hemde Islamın inanç ve hayat tarzında insicamsızlıklar meydana getiren görüşler üretmeleri bundandır.
ÖRNEK
لَا
تُدْرِكُهُ
الْأَبْصَارُ
وَهُوَ يُدْرِكُ
الْأَبْصَارَ
وَهُوَ
اللَّطِيفُ
الْخَبِيرُ
1-Gözler O'nu göremez; halbuki O, gözleri görür. O, eşyayı pek iyi bilen, her şeyden haberdar olandır. (6-Enam 103)
Bu
ayeti delil gösteren Mutezile , Allahu Teala`nın ahirette
görülmeyecegini söylemiş ve bu
ayeti
delil göstererek büyük bir yanlışa düşmüştür. Halbuki bu
ayetle :
وُجُوهٌ
يَوْمَئِذٍ
نَاضِرَةٌ (22)
إِلَى
رَبِّهَا نَاظِرَةٌ
(23)
2-O gün yüzler ışıl
ışıl parlar.(75-Kiyame 22)
3-Rablerine
bakıp-durur. (75 -Kiyame 23)
Ayetleri
ile
وَلَمَّا
جَاءَ مُوسَى
لِمِيقَاتِنَا
وَكَلَّمَهُ
رَبُّهُ
قَالَ رَبِّ
أَرِنِي أَنظُرْ
إِلَيْكَ
قَالَ لَنْ
تَرَانِي
وَلَكِنْ
انظُرْ إِلَى
الْجَبَلِ
فَإِنْ
اسْتَقَرَّ
مَكَانَهُ
فَسَوْفَ
تَرَانِي
فَلَمَّا
تَجَلَّى
رَبُّهُ
لِلْجَبَلِ
جَعَلَهُ
دَكًّا
وَخَرَّ مُوسَى
صَعِقًا
فَلَمَّا
أَفَاقَ
قَالَ سُبْحَانَكَ
تُبْتُ
إِلَيْكَ
وَأَنَا
أَوَّلُ الْمُؤْمِنِينَ
4-Musa tayin edilen
sürede gelince ve Rabbi O’nunla konuşunca: 'Rabbim, bana göster, Seni göreyim'
dedi. (Allah:) 'Beni asla göremezsin, ama şu dağa bak; eğer o yerinde karar
kılabilirse, sen de beni göreceksin.' Rabbi dağa tecelli edince, onu param
parça etti. Musa bayılarak yere düştü. Kendine geldiğinde: 'Sen yücesin
(Rabbim). Sana tevbe ettim ve ben iman edenlerin ilkiyim' dedi.(7-araf 143)
Ayetleri arasında bir ilgi vardır. Hz. Musa a.s tur dağında Cenab-ı Hakkı görememesi, ve cenabı Hakkın ona “Sen beni asla göremezsin
“buyurmasıda , birinci ayet gibi mücmeldir ve bu her iki ayette , dünya şartlarında baş
gözüyle Allahın görülemeyeceğine dairdir. Halbuki Kiyame suresi 23.
ayet Allahın ahirette görülecegine dairdir ve bu mubeyyen ve muhkem ayet , konunun ana
çerçevesini belirleyici niteliktedir.
İslam hukukcuları, Kur`anı anlama ve ondan çıkartılacak fıkhi prensipleri belirleme
konusunda oldukca hassas davranmışlar, Allahın kitabının anlatım uslübuna
dikkat ederek aynı konudaki çeşitli ayetleri birlikte mütaala etmeyi elden
bırakmamışlardır.
Kur`anı doğru anlayabilmek için önemli konulardan birisi
de ondaki Mutlak-Mukayyed lafızların
birbiryle ilişkisini iyi kavramak ve bu bağı gözardı etmemektir. Burada bu iki lafzı
kısaca açıklamakta yarar vardır.
Mutlak
:
„Bir şeyi , herhangi bir özellik belirtmeden
bildiren lafızdır“
Örenk
olarak şu iki ayeti alabiliriz:
1-Kadınlarına zıhar[30]
yapıp, sonra da söyledikleri sözden dönenlerin, karılarına yaklaşmalarından
önce bir köle azad etmeleri gerekir. İşte size böyle öğüt veriliyor. Allah,
yaptıklarınızdan haberdardır. ( 58 Mücadile 3)
Bu ayete göre, zıhar yapan
bir kimse, karısına tekrar dönmek istediğinde, nasıl olursa olsun (mutlak) bir
köle azad eder. Burada kölenin özelliklerine girilmemiştir. Yani azad edilmesi
gereken kölede, mü`min olma şartı yoktur.
2-İçinizden
ölenlerin bırakmış olduğu hanımlar, kendi kendilerine dört ay on gün beklerler.
Müddetleri sona erdiğinde, onların kendi haklarında uygun şekilde
yaptıklarından dolayı sizin üzerinize bir günah yoktur. Allah, yaptıklarınızdan
haberdardır. (Bakara 234)
Burada da kocası ölen kadının , yeni bir evlilik
yapabilmesi için, dört ay on gün beklemesi emrediliyor. Bu kadın ölen
kocasıyla, yaptığı nikahtan sonra zifafa girmiş olsun veya olmasın hüküm
aynıdır. Çünkü kocası ölen kadının herhangi bir özelliğinden
bahsedilmemektedir.
Mukayyed : „Bir şeyi, belli özelliğiyle bildiren lafızdır.“
Şu iki ayet de mukayyed lafızlara örnek olabilir:
1-…“Zifafa girdiğiniz
hanımlarınızın (başka koçalarından olan) ve sizin himayenizde bulunan
kızlarıyla evlenmeniz size haram kılınmıştır. Şayet zifafa girmeden
ayrılmışsanız, evlenmenizde bir sakınca yoktur“ (Nisa 23)
Ayete
göre, bir kimse nikahlandığı kadınla zifafa girer girmez, bu hanımın başka
kocasından olma kızıyla ebediyyen evlenemez. Ancak nikahtan sonra, fakat zifafa
girmeden bu kadından boşanmışsa, kızıyla evlenebilir. Çünkü ayetteki haramlık,
kızın annesiyle zifafa girme şartına bağlanmıştır. Buradaki lafız şart kaydı`na
bağlanmıştır.
2-..“ Azad edecek bir
köle bulamayan, iki ay art arda oruç tutsun.“ (Nisa 92)
Hataen
adam öldüren bir kimse, keffaret olarak azad edeceği köleyi bulamaz veya gücü
yetmezse, iki ay oruç tutar; ancak bu oruçla peş peşe tutlması gerekir. Çünkü
buradaki oruç, ayette „peşpeşe“ kaydı ile zikredilmiştir. Burada da sözkonusu lafız sıfat kaydı`na bağlanmıştır.
Kur`anı
Kerimde bazı mutlak lafızlar, mukayyed lafızlarla detaylı olarak açıklanır ve
sözkonus lafız mutlakın anlamına belirginlik ve sınır getirir. Buna „ mutlakın mukayyed hamli“
denilir.
Ancak,
mutlak herzaman mukayyede hamledilmez, burada şunlara dikkat edilmelidir:
I-Mutlak,
hem hüküm, hem de sebep bakımından mukayyedle aynı olursa, ona hamledilir.
ÖRNEK
إِنَّمَا
حَرَّمَ
عَلَيْكُمْ
الْمَيْتَةَ
وَالدَّمَ
وَلَحْمَ
الْخِنْزِيرِ
وَمَا أُهِلَّ
لِغَيْرِ
اللَّهِ بِهِ
فَمَنْ
اضْطُرَّ
غَيْرَ بَاغٍ
وَلَا عَادٍ
فَإِنَّ
اللَّهَ
غَفُورٌ
رَحِيمٌ (115)
1-O, size ancak ölüyü,
kanı, domuz etini ve Allah'tan başkası adına kesilmiş olan (hayvan)ı haram
kıldı. Fakat kim mecbur kalırsa, saldırmamak ve sınırı aşmamak üzere
(yiyebilir). Çünkü gerçekten Allah, bağışlayandır, esirgeyendir. (16
Nahl 115)(bak: Maide3, Bakara 173)
Görüldüğü gibi yukarıdaki ayette ve Bakara 173, ve Maide 3 de, kan mutlak olarak haram kılınmakta ve necis olarak nitelendirilmektedir.
Oysa aynı konudaki bir başka ayet ise şöyledir:
قُلْ لَا
أَجِدُ فِي
مَا أُوحِيَ
إِلَيَّ مُحَرَّمًا
عَلَى
طَاعِمٍ
يَطْعَمُهُ
إِلَّا أَنْ
يَكُونَ
مَيْتَةً
أَوْ دَمًا
مَسْفُوحًا
أَوْ لَحْمَ
خِنزِيرٍ
فَإِنَّهُ
رِجْسٌ أَوْ
فِسْقًا
أُهِلَّ
لِغَيْرِ
اللَّهِ بِهِ
فَمَنْ
اضْطُرَّ
غَيْرَ بَاغٍ وَلَا
عَادٍ
فَإِنَّ
رَبَّكَ
غَفُورٌ رَحِيمٌ
2-De ki: "Bana
vahyolunanda, leş, akıtılmış kan, domuz eti ki pistir ve günah işlenerek
Allah'tan başkası adına kesilen hayvandan başkasını yemenin haram olduğuna dair
bir emir bulamıyorum; fakat darda kalan, başkasının payına el uzatmamak ve
zaruret miktarını aşmamak üzere bunlardan da yiyebilir." Doğrusu Rabbin
bağışlar ve merhamet eder
(6-Enam 145)
Bu
ayette murdar olan kanın yalnızca boğazlanan
hayvandan akan kan olduğu
bildirilmektedir. Bu durumda her iki ayetin hükmünü birbirinden ayrı olarak
uygulamak, çelişki doğuracağı için, mümkün değildir. Dolayısıyla
mukayyed olan bu ayet hükme esas teşkil etmekte ve yukardaki mutlak
ayeti tefsir edmektedir.
Burada
mutlak, hüküm ve sebep bakımından mukayyed`le aynı olduğu için, ona
hamledilmiştir. Çünkü her iki ayette de hüküm:`kan yemenin haramlığı`, sebep de
`kan yemnin zararlı oluşudur.`
Bilindigi
gibi buna usul literatüründe mutlakın
mukayyede
hamli adı verilir. Bu, Kuranın anlaşılmasında
önemli bir tefsir kuralıdır.
Yani,
genel ve kapsamlı anlama sahip ayetlerin anlamlarına belirleyici sınır
getirmek üzere, aynı konudaki özel anlamlı (has) ayetlere
başvurmak gerekir.
II-Mulak,
hüküm ve sebep bakımından mukayyed`den ayrı olursa, mukayyed`e hamledilemez. Bunda bütün alimler
ittifak etmişlerdir.[31]
ÖRNEK
Kur`anı Kerim`de, hırsızlık yapana uygulanacak olan el kesme
cezası ve abdest alma konusu açıklanırken, el kelimesi, bir yerde mutlak, diğer
bir yerde mukayyed olarak şöyle zikredilir:
1-“ Hırsızlık eden erkek ve kadının, yaptıklarına karşılık bir ceza ve Allah'tan bir ibret olmak üzere ellerini kesin. Allah izzet ve hikmet sahibidir. “(Maide 38)
2-„ Ey iman edenler,
Namaz kılacağınız zaman yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın.“ (Maide
6)
Birinci ayette el lafzı mutlak olarak zikredildiği için, el`in
neresinden kesilmesi belli değildir. Halbuki ikinci ayette, abdest`te ellerin
dirseklere kadar yıkanması gerektiği, lafzın mukayyed olarak gelmesinden
anlaşılıyor.
Ancak, buradaki mutlak ve mukayyed, hem hüküm hem de sebep
bakımından birbirinden ayrıdır. Birinci ayette hüküm; hırsızın elinin
kesilmesi, ikinci ayette ise, abdestte ellerin yıkanmasıdır. Yine birinci
ayette sebep; hırsızlık, ikinci ayette ise namaz`dır. Böyle olunca , mutlak mukayyede hamledilemez.
Sonuçta ikinci ayet birinci ayetin açıklaması ve tefsiri değildir. Yani hırsıza
verilecek cezada, ikinci ayetteki „dirseklere kadar el“ lafzı ölçü alınamaz.
9-ARAP DİLİNİN KURALLARINI DİKKATE ALMAK
Kur`an-ı Kerim, kendisi iyi anlaşılsın, inanç ve
amel konusunda insanalrın mazaretleri kalmasın ve kötü niyetliler O`nu amaçlarına alet etmek için yanış
tevile imkan bulmasınlar diye Arapça[32] , hem de açık, anlaşılır ve yanlışlara
çekilemeyecek şekilde sağlam ve düzgün bir Arapça[33] ile indirilmiştir.
Kur`an tefsirinde
Arap dilinin önemi, ta sahabiler döneminden itibaren kendini göstermiş ve
tefsir sahasnda ün yapmış sahabilerin bu üstünlükleri, büyük ölçüde Arap
dilindeki bilgilerinden kaynaklanmıştır.
Hz. Ömer ,
manasını bilmediği Kur`an kelimelerini anlarken, Arap şiirine başvururdu.
Mesela bir defasında:“Yoksa onlar, Allah`ın,
kendilerini yavaş yavaş tüketerek cezalandırmayacağından emin mi oldular.“(nahl
47) anlamındaki :“Ev ye`huzuhum a la tehavvuf“ ayetindeki tehavvuf kelimesinin
analmını orada bulunanlarda sormuş, Huzeyl Kabilesinden bir adam kalkarak,
bunun kendi dillerindeki tenakkus (birşeyi tedricen azalıp yok etmek)
anlamına geldiğini söylemişti. Fakat Hz. Ömer bunun delilini sormuş, Huzey`li
ihtiyar da , içerisinde bu kelimenin geçtiği Arap şiirinden bir beyt[34] okuyunca, halife ikna olmuştu.[35]
Esasen sahabe
döneminde tefsirin iki hususa dayandığı görülür: Bunlarda biri luğavi tefsir,
diğeride nuzul sebeplerine bağlı olarak yapılan tefsirdir. Çünkü, bu her iki
alandada , sahabe, diğer insanlarda bulunmayan bir özelliğe sahipti. Şöyleki,
onlar Arap dilini çok iyi biliyorlardı ve Kur`an-ı Kerim`in nuzulunada şahit
bulunuyorlardı. Bu nedenle onlar, „anladıkları lüğavi manaları, en kısa
lafızlarla ifade etmekle yetiniyorlar, ve bunlara ilave yapma gereği
duyduklarında da , şahid bulundukları nuzul sebeplerine dayanarak ayetleri
tefsir ediyorlardı“.[36]
„Kur`anın Tercümanı“ diye anılan ibni Abbas Arap dilinin önemini şöyle
belirtmiştir: „Bana Kur`anda bilmediğiniz bir Kelimeyi soracağınızda, önce
Arap şiir`ine bakınız; çünkü şiir Arab`ın divanıdır.“ [37]
Kur`an-ı Kerim`in
Arap nahvi( grameri) dikkate alınmaksızın okunmasından kaynaklanan ciddi anlam
hataları yüzünden Hz. Ömer, ancak arap dilini bilen öğretmenlerin insanlara
Kur`an öğretmesini emretmiş, ve Ebu-l Esved ed-Düeli`yi de nahiv kitabı yazmakla görevlendirmiştir.[38]
Sonuc olarak
diyebiliriz ki, bir ayete verilen mana eğer
arapça dil yapısı tarafından desteklenmiyorsa, yada uymuyorsa genellikle
yanlıştır. Nitekim, geçmişte ve günümüzde düşülmüş olan birtakım
tefsir hatalarının farkına bugün biz, bu temel prensip sayesinde varıyoruz.
Mesela bu kurala uymadığı için yanlış tefsir edilmiş ayetlere bir örnek
verelim.
ÖRNEK 1
Meşhur sufi Sehl
b. Abdillah et-Tüsteri, tefsirinde :“Şu ağaca
yaklaşmayın. Yoksa zalimlerden olursunuz.“[39] ayetiyle ilgili
şöyle demektedir:
„Burada Allah Teala, gerçek manada ağactan yemeyi kasdetmiş değildir. Bu
ayetle Allah`ın muradı, kendisi dışındaki şeylere önem verilmemesini
istemesidir.“[40]
Halbuki bilindiği
üzere bu ayet, Adem ile Havva a.s` a cennette kendilerine yasak kılınan
meyveden yememelerini emretmektedir. Burada tasavvufi herhangi başka bir mana
yoktur. Gerçi insanın kendisini ruhen arıtması, nefsini tezkiye etmesi,
Allah`tan başka şeylere gönül vermemesi, Kur`anın ana konularındandır. Ancak
bunlar, diğer birçok Kur`an ayetleriyle, hususi olarak anlaşılır bir tarzda
anlatılmıştır. Bu ayetin konusu kesinlikle bu değildir. Üstelik burada ayetin
gerçek (zahiri) manasını inkar edilmek gibi fahiş bir hata da yapılmıştır.
Yine Batıniler`in
birçok tefsir ve açıklamaları da Kur`anın dil yapısının imkan vermeyeceği
bağışlanamaz hatalarla doludur. Mesela onlar, abdest ayetindeki „Yıkayın !“
emrini, „İmama verdiğiniz sözü yenileyin“ şeklinde tefsir ederler. Yine
onlara göre oruç: sırrı açıklamaktan kaçınmaktır.“[41]
ÖRNEK 2
Çoğu kez yanlış manalandırılan bir ayet-i kerime`de İsra suresinin 16. ayetidir. Allahu Teaala şöyle buyurur:
وَإِذَا
أَرَدْنَا
أَن
نُّهْلِكَ
قَرْيَةً
أَمَرْنَا
مُتْرَفِيهَا
فَفَسَقُواْ
فِيهَا
فَحَقَّ
عَلَيْهَا
الْقَوْلُ
فَدَمَّرْنَاهَا
تَدْمِيراً{16}
Bu
ayet bazı meallerde şöyle terceme edilmektedir:
Bir ülkeyi helak etmek istediğimiz zaman,
onun 'varlık ve güç sahibi önde gelenlerine' emrederiz, böylelikle onda
bozgunculuk çıkarırlar. Artık onun üzerine söz hak olur da, onu kökünden
darmadağın ederiz. (Ali
Bulaç meali, Süleyman Ateş meali)
Bu ve benzeri meallerden şu anlaşılmaktadir ki, ilahi
gazaba uğrayacak olan bir ülkenin ileri gelenlerine, Allahü teala emretmekte ve
onlar azgınlıklarını arttırmaktalar; ta ki o ülke halkı gazabı hak etsin. Sonunda Cenab-ı Hak orayı helak etmekte ve bu
da Allah`ın , azgın kavimleri helak etmekteki sünnet`i olmaktadır. Allahü tealanın, bir kent ahalisine ve
oranın ileri gelen azgınlarına fısk ve fesadı emretmekten münezzeh olduğu,
bilinmesi gereken en basit bir inanç esası olduğuna göre, acaba bu ayetin
anlamı nedir ve burada Allah-ü Teala`ın emrettiği nedir ?
Çağımızın müfessirlerinden Şenkiti
şöyle der:
„Ayetteki bu ifade tarzı sahih olup, araplar arasında
yaygın ve alışılagelen bir kullanıştır. Şöyle ki: „Emertuhu fe asani“
demek „Emertehu bi`t taati fe asni“ : Bana
itaat etmesini ona emrettim amma, bana
isyan etti“ demektir. Yoksa mana, „ona
isyan etmesini emrettim“ değildir.[42]
Bu açıklamadan sonra ayetin doğru tercemesi ve ne
manaya geldiğini anlamak için ayetin siyak ve sibakını`da göz önünde
bulundurarak şu sonuca varırız:
15-Kim hidayet yolunu seçerse, bunu
ancak kendi iyiliği için seçmiş olur; kim de doğruluktan saparsa, kendi
zararına sapmış olur. Hiçbir günahkar, başkasının günah yükünü üslenmez. Biz,
bir peygamber göndermedikçe (kimseye) azap edecek değiliz.
16-Bir şehri helak etmek istersek ileri
gelenlerine emrimizi tebliğ ederiz, buna rağmen onlar buyruktan çıkar, orada
isyana koyulurlar da azabı hak ederler, biz de onları tamamıyla helak eder,
orasını yerle yeksan ederiz.(Diyanet meali, M.esad Meali, A.Gölpınarlı meali ..)(Isra 15-16)
ÖRNEK 3
Allah Teâlâ şöyle buyurur:
وَمَا
أَرْسَلْنَا
مِن رَّسُولٍ
إِلاَّ بِلِسَانِ
قَوْمِهِ
لِيُبَيِّنَ
لَهُمْ فَيُضِلُّ
اللّهُ
مَن يَشَاءُ
وَيَهْدِي
مَن يَشَاءُ
وَهُوَ الْعَزِيزُ
الْحَكِيمُ{4}
Biz, her elçiyi kendi
toplumunun dili ile gönderdik ki, onlara iyice açıklasın. Bundan sonra Allah
dileyeni sapıklıkta bırakır, dileyeni de yola getirir. Güçlü
olan o, doğru karar veren odur. (İbrahim 14/4)
وَإِنَّهُ
لَتَنزِيلُ رَبِّ
الْعَالَمِينَ
{192}نَزَلَ
بِهِ
الرُّوحُ
الْأَمِينُ {193} عَلَى
قَلْبِكَ
لِتَكُونَ
مِنَ الْمُنذِرِينَ
{194} بِلِسَانٍ
عَرَبِيٍّ
مُّبِينٍ {195}
Kuran, gerçekten varlıkların sahibinin indirmesiyle
inmiştir.
Onu güvenilir Ruh, Cebrail indirmiştir.
Senin kalbine… Uyarıcılardan olasın diye.
Apaçık Arap diliyle.
(Şuarâ 26/192-195)
Kur’an Arapça olduğu için onu anlamada Arap dilinin önemi açıktır. Ama bugün
bir çok tefsir ve mealde dile ve dil kurallarına aykırı uygulamalar vardır.
Buna iki örnek verelim.
1- Dil kurallarına aykırı uygulamalar:
Bu bölümün başında mealini verdiğimiz İbrahim Suresinin 4. âyeti buna örnek
olabilir. Ulaşabildiğimiz tefsir ve mealler ayete şu şekilde anlam
vermişlerdir:
Biz, her elçiyi kendi toplumunun dili ile gönderdik ki,
onlara iyice açıklasın. Bundan sonra Allah dilediğini sapıklıkta bırakır,
dilediğini de yola getirir. Güçlü olan o, doğru karar veren odur. (İbrahim 14/4)
Allah dilediğini yola getirecek ve dilediğini saptıracaksa neden elçi
göndersin ? Bu durumda elçilinin, o
toplumun dili ile açıklama yapmasının ne anlamı olur? Böyle anlamsız bir iş “doğru
karar veren” Allah’a yakıştırılabilir mi? İçinde ciddi çelişkiler olan
ifadeler, Allah’ın sözü olabilir mi?
Çelişkiler, “يَشَاء
= ister” fiilinin faili olan “o” zamirini, Arap dili kurallarına aykırı olarak,
Allah lafzını gösterir saymaktan kaynaklanmıştır. Halbuki zamir, yanı başında
bulunan “مَن = kim’i
gösterir. Uzağı göstermesi için karine gerekir. Burada böyle bir karine
yoktur. Ayetin doğru anlamı şöyledir: “...
Bundan sonra Allah dileyeni sapıklıkta bırakır, dileyeni de yola getirir...“ Bu anlam ile her şey yerine oturmaktadır.
Yoksa yanlış, yanlışı doğurmakta ve bir yanlışlar zinciri oluşmaktadır.
2- Sözlüğe aykırı uygulamalar:
İnsanın Allah’ın halifesi olduğu iddiasına delil sayılan Bakara 30. âyet
buna örnek olabilir: Allah Teâlâ şöyle buyurur:
وَإِذْ
قَالَ
رَبُّكَ
لِلْمَلاَئِكَةِ
إِنِّي
جَاعِلٌ فِي
الأَرْضِ
خَلِيفَةً
قَالُواْ
أَتَجْعَلُ فِيهَا مَن
يُفْسِدُ فِيهَا
وَيَسْفِكُ
الدِّمَاء
وَنَحْنُ
نُسَبِّحُ
بِحَمْدِكَ
وَنُقَدِّسُ
لَكَ قَالَ
إِنِّي
أَعْلَمُ مَا
لاَ
تَعْلَمُونَ{30}
Bir gün Rabbin meleklere: “Yeryüzünde bir halifelik
oluşturmaktayım” dedi. “Orada karıştırıcılık yapacak ve kan dökecek birilerini
mi oluşturuyorsun? Ama neylersen, güzel eylersin; biz bu sebeple sana boyun
eğeriz. Sen en temizini yaparsın.” dediler. Dedi ki: “Ben sizin
bilmediklerinizi bilirim.”(Bakara
2/30)
“Hilâfet” sözcüğünün; “Allah’ın yeryüzündeki
temsilciliği, vekilliği” olarak anlaşılması ve “halife”nin de; “Allah’ın yeryüzündeki
temsilcisi, vekili”, bir başka ifade ile de “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi”(!) sayılması sonucunda, bu sözcükler
öz anlamları dışında kavramlaşmış ve sözcüklerin anlamları konusunda “bilenler”
arasında bile ayrılıklar oluşmuştur.
“Halife” ve “hilâfet” sözcüklerinin, sözcük anlamları dışında
kullanılmasının ve kabulünün en önemli sonucu ise Müslümanlar arasında
kendisini göstermiş, her zamanki gibi yine yanlış inançlar; hurafeler ortaya çıkmıştır. İşte bu sebeple sözcüklerin
Kur’an’daki kullanımlarının iyice araştırılması ve anlamlarının doğru bir
şekilde anlaşılması gereği vardır.
“Halife” sözcüğü, “arka” demek olan
“hlf” kökünden ism-i fail kalıbında bir sözcüktür.
Başkasının yerine geçene halife veya halef denir. Her insan, öncelikle, kendi atasının yerine geçer. Hayatı boyunca, bir çok kimsenin malını, makamını ve imkanlarını ele geçirebileceği gibi elinde olanları da kaptırabilir. Bu, başkasının malına, makamına, işine ve aşına göz dikmeye yol açar. Bu yüzden kavga çıkar ve kan dökülür. Peygamberlere karşı gelenler dahi ellerindekini onlara kaptırma korkusu ile hareket etmişlerdir. Onlardan bu korkuyu gidermek için peygamberler şunu söylemişlerdir: “Ben sizden bunun bir karşılığını beklemiyorum. Alacağım karşılığı alemlerin Rabbi verecektir.” (Şuarâ 26/127)
Her
halifenin yerine geçtiği kişi, onun selefi olur. Böylece bir halef-selef
sistemi oluşur. Melekler; “Orada karıştırıcılık
yapacak ve kan dökecek birilerini mi oluşturuyorsun?” derken bu sistemden duydukları
endişeyi aktarmışlardır. Allah Teâlâ bunun olmayacağını söylememiş ama
meleklerin bilmediği şeyler olduğunu belirtmiştir.
Bu ayete dayanılarak insanın, Allah’ın halifesi olduğu iddia edilir. Halife,
birinin bulunmaması, acizliği veya ölümü sebebiyle yerine geçen kişidir . Öyle ise insan Allah’a değil, ancak, bir başka insana
halife olabilir. İlgili bütün âyetler kelimenin bu anlamını
destekler. Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“Bak Davud! Biz seni bu toprağa halife yaptık.
İnsanlar arasında gerçekçi kararlar ver. Arzuna uyma, bu seni Allah’ın yolundan
saptırır.” (Sad
38/26)
Çünkü Davud, kendinden önce o toprağa hakim olan Talut’un yerine
geçmişti. Konu ile ilgili ayetlerin tamamı insanların birbirlerine halife
olmasını anlatır . Onlardan ikisi şöyledir:
“Kavmi, Nuh’u yalancı yerine koydu. Biz de onu ve
gemide kendisiyle beraber olanları kurtardık. Onları ötekilere halifeler
yaptık. Ayetlerimizi yalan sayanları da suda boğduk. Bak bakalım, o
uyarılanların sonu nasıl olmuş. (Yunus 10/73)
Musa’ya dediler ki: "Sen gelmeden önce de işkence
gördük, geldikten sonra da." Dedi ki: "Belki Rabbiniz düşmanlarınızı
yok eder de bu toprakta sizi onların halifesi yapar. Sonra da nasıl
davranacağınıza bakar." (Araf 7/129)
Bir alimle aramızda şu konuşma geçti:
Sordum: İnsan Allah’ın vekili olabilir mi?
Dedi ki: Hayır, Allah, peygamberini vekil etmemiştir, bizi eder mi?
Peygamberine şöyle demiştir:
"Allah dileseydi şirke düşmezlerdi. Biz seni onların üzerinde bir koruyucu
yapmadık. Sen onların üzerinde bir vekil de değilsin." (En'am 6/107)
"Sen sadece bir uyarıcısın. Her şeye vekil olan Allah'tır." (Hud
11/12)
Sordum: İnsan Allah’ın halifesi olabilir mi?
Dedi ki: “Evet, çünkü Allah meleklere, “Yeryüzünde bir halife var edeceğim”
buyurmuştur.
Sordum: Halifelik mi üst görevdir, yoksa vekillik mi?
Dedi ki: “Halifelik. Vekil bazı konularda temsile yetkili olur ama halifenin
yetkisi fazladır.
Sordum: Allah’ın vekili olamayan, halifesi olabilir mi?
Dedi ki: Peki sen o ayeti nasıl anlıyorsun?
Dedim ki: Kur’an’da her ayeti açıklayan bir başka ayet mutlaka vardır. Allah
Teâlâ şöyle buyurur:
Elif, Lam, Ra. Bu öyle bir kitaptır ki,
âyetleri muhkem kılınmış, sonra hakîm olan ve her şeyden haberi olan Allah
tarafından ayrıntılı olarak açıklanmıştır. (Hûd 11/1)
İlgili âyetlere bakınca Bakara 30. âyette, bir kişinin diğerinin yerine
geçeceği, halef-selef sisteminden bahsedildiği ortaya çıkar. Yoksa insan
Allah’a halife olamaz. İnsanın Allah’a halife olması, hem kelimenin sözlük
anlamına aykırıdır; hem de çok çirkin bir durumun ortaya çıkmasına yol açar.
Çünkü Melekler; Allah’ın yerine geçecek birinin karıştırıcı ve kan dökücü
olacağını söylemekle, Allah’ın karıştırıcı ve kan dökücü olduğunu söylemiş
olurlar. Allah Teâlâ da Melekler de böyle şeylerden uzaktır.
Dedi ki; “Beni susturdun.
10- KÖTÜ HASLET VE KARAKTER ÖRNEKLERİNİN KAFİRLERDEN SEÇİLMESİ
Tarihte ve
günümüzde bazı insanlar, bazen ilim yoksunluğundan, bazen de iyi niyetle
Kur`an-ın yüce ayetlerinin kendilerine hitap etmediğini zannetmekte ve
hükümlerini gecersiz olduğunu zannetmektedirler. Bunu yaparken dayandıkları iki konudan birisi
ayetlerin nesh edildiği, diğeri de ayetlerin sadece müşrikler için nazil
olduğu, iddialarıdır. Nesih ve Mensuh konusu ayrı bir başlık altında
işlenecektir.
Kimi zaman
insanlara Kur`anın bazı ayetleri hatırlatıldığı zaman “ Kardeşim, o ayet
müşrikler için inmişti, veya ehl-i Kitap için inmiştir, bana niye okuyorsun ?”
diyerek o ayetlerin kendilerine hitap etmediğini söylerler.
Ayetlerin
müşrikler için indiği doğrudur, ançak müslümanlara hitap etmediğini söylemek
çok büyük bir yanlıştır. Şöyleki; Kur`anın
nazarında kötülük, aslında küfür ve şirkten kaynaklanır. Dolayısıyla bunlar,
aslınd kafirlerin özellikleridir. Bu durum, amelin imandan ayrı değil, onun bir
cüzü olduğunu da gösterir.[43]
İşte Kur`an, reddttiği bu kötü haslet ve karakterler örneklerini kafirlerden
seçmek şeklinde bir uslup takip etmek suretiyle bu gerçeği vurgulamak
istemiştır.
Bu
nedenle, kötü amelleri sebebiyle birçok insanın küfür ve şirke düştüğünü
anlatan ve onlar için ebedi cehennem azabının hazırlandığını haber veren Kur`an
ayetlerinin, yalnızca kafir ve müşriklerle alakalı bulunduğunu ve bu ayetlerin
müslümanlarla ilgili olmadığını zannetmek gibi bir hataya düşmemelidir.
ÖRNEK 1
Ancak burada amaç, müminleri kötü alimlere ve sapık mürşid ve zahidlere
karşı uyarmak, İslam toplumunda bunların tehlikelerini betraf etmektir.
Esasen Kur`an-ı
Kerim müşrik ve kafirlerden ibaret bir topluma inmeğe başladığı için ve orada
inkarcılara cevaplar verildiğinden, örneklerin onlardan seçilmesi bir bakıma
zorunlu idi.
Ayetlerin nuzul
sebeplerine baktığımızda bu hususu gayet açık bir şekilde görürüz. Birkaç misal
vermek gerekirse:
ÖRNEK 2
44-Biz, içinde doğruya rehberlik ve nur
olduğu halde Tevrat'ı indirdik. Kendilerini (Allah'a) vermiş peygamberler
onunla yahudilere hükmederlerdi. Allah'ın Kitab'ını korumaları kendilerinden
istendiği için Rablerine teslim olmuş zahidler ve bilginler de(onunla
hükmederlerdi). Hepsi ona (hak olduğuna) şahitlerdi. Şu halde (Ey yahudiler ve
hakimler!) İnsanlardan korkmayın, benden korkun. Ayetlerimi az bir bedel
karşılığında satmayın. Kim Allah'ın indirdiği (hükümler) ile hükmetmezse işte
onlar kafirlerin ta kendileridir.
45-Tevrat'ta onlara şöyle yazdık: Cana can,
göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş (karşılık ve cezadır). Yaralar
da kısastır (Her yaralama misli ile cezalandırılır). Kim bunu (kısası)
bağışlarsa kendisi için o keffaret olur. Kim Allah'ın indirdiği ile
hükmetmezse işte onlar zalimlerdir.
46- Kendinden önce gelen Tevrat'ı doğrulayıcı olarak
peygamberlerin izleri üzerine, Meryem oğlu İsa'yı arkalarından gönderdik. Ve
ona, içinde doğruya rehberlik ve nur bulunmak, önündeki Tevrat'ı tasdik etmek,
sakınanlara bir hidayet ve öğüt olmak üzere İncil'i verdik.
47- İncil'e inananlar, Allah'ın onda indirdiği (hükümler) ile
hükmetsinler. Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar fasıklardır.
Allah`ın indirdiği
hükümlerle amel etmeyenlerin o günkü ilk örneğini, elbette ,ellerindeki Tevrat
ve İnci ile amel etmeyen ve o gün bu iki kitapta henüz tahrife uğramamış olan
ilahi prensipleri halktan gizleyen ve bunların yerine uydurdukları şeyleri
halka din diye telkin eden Yahudi ve Hiristiyan din adamları teşkil edecekti. Ancak, bu tüm insanların sorunu olduğu için, bu
ayetler, aslında Yahudi ve Hiristiyanlar hakkında inmiş olmasına rağmen, aynı
konuma gelen müslümanlar içinde elbette geçerlidir.
ÖRNEK 3
Yine Kur`an, yanlış yoldaki atalarını ve geçmişlerini körü körüne taklid eden insanların yaptıklarının ne kadar kötü olduğun anlatırken, örnek olarak müşrikleri vermiştir. Bu aetlerden bazıları şöyledir:
وَإِذَا
قِيلَ لَهُمُ
اتَّبِعُوا
مَا أَنزَلَ اللّهُ
قَالُواْ
بَلْ
نَتَّبِعُ
مَا
أَلْفَيْنَا عَلَيْه
آبَاءنَا
أَوَلَوْ
كَانَ
آبَاؤُهُمْ
لاَ
يَعْقِلُونَ
شَيْئاً
وَلاَ
يَهْتَدُونَ {170}ِ
Onlara (müşriklere): Allah'ın indirdiğine uyun, denildiği zaman
onlar, "Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız"
dediler. Ya ataları bir şey anlamamış, doğruyu da bulamamış idiyseler? (Bakara 170)
وَإِذَا
فَعَلُوا فَاحِشَةً
قَالُواْ
وَجَدْنَا
عَلَيْهَا آبَاءنَا
وَاللّهُ
أَمَرَنَا
بِهَا قُلْ
إِنَّ اللّهَ لاَ
يَأْمُرُ
بِالْفَحْشَاء
أَتَقُولُونَ
عَلَى اللّهِ
مَا لاَ
تَعْلَمُونَ {28}
Onlar bir kötülük yaptıkları zaman: "Babalarımızı bu yolda bulduk. Allah da bize bunu emretti" derler. De ki: Allah kötülüğü emretmez. Allah'a karşı bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz? (Araf 28)
Tabiidir ki; o günün
toplumunu oluşturan müşriklerdi; örneklerden onlardan olmak zorundaydı. Zira
Kur`an müşrikleri tevhide çağırıyordu. Ancak bunun ötesinde, böyle bir anlatım
yolunun seçilmesi, sözkonusu kötü hareketlerin ve hasletlerin, fikir ve inanç
hastalıklarının, kesinlikle inanantarla ilgisinin olamayacağı ve bu tür işleri
müslümanların işlememesi gerektiğini vurgulamak içindir.
Bu ayetlerde ki, ince
mesajı anlamayan birçok kimse, bu ve benzeri ayetlerin müsriklere has olduğunu
ve müslümanlarla alakası olmadığını zannetmek gibi, aslında Kur`anın icaz ve
evrenselliğine karşı büyük bir basiretsizlik örneği vermişler, böylelikle farkında
olmadan bu ilahi mesajı belli bir zamanda yaşayan muayyen bir insan
topluluğunun Kitabı gibi görme gafletine düşmüşlerdir.
11-NESİH VE MENSUH
MESELESİ
I- NESİH VE
MENSUH OLAYINA GENEL BİR BAKIŞ
Nesih,
“Ne-Se-Ha” fiil kökünden gelir, mastardır. Lügat manası bir şeyi ortadan kaldırmak ve yok etmek, nakletmek, aktarmak
ve değiştirmek ve kopya etmektir. Arapların günlük konuşmalarında 'güneş
gölgeyi neshetti' demek, onun yerine geçti, onu giderdi demektir ki, buna izale
etti, iptal etti de denir.
Neshin ıstılah manası ise: Dini
bir hükmün zaman bakımından sonra gelen, yine dini bir delil ile
kaldırılmasıdır. Kendinden önceki hükmü kaldıran delile “nasıh” hükmü kaldırılan delile de "mensuh” adı verilir.
Nesih kelimesi
Kur`anda değişik anlamlarda geçer.Allahü Teala şöyle buyurur:
1-“ (Ey Muhammed!) Biz senden önce hiçbir
elçi ve hiçbir peygamber göndermedik ki o bir şey temenni ettiği zaman, şeytan
onun arzusuna şüpheler karıştırmasın. Bunun üzerine Allah şeytanın karıştırdığı
şüpheyi giderir (nesheder). Sonra da Allah, âyetlerini tahkim eder. Allah
Alîm'dir, Hakîmdir.”(Hacc 52). Burada
nesh yerine geçmek, iptal etmek,
gidermek, izale etmek manalarında kullanılmıştır.
2-“ İşte kitabınız, yüzünüze karşı hakkı
söylüyor, çünkü biz sizin yaptıklarınızı hep kaydediyorduk (istinsah
ediyorduk)." (denir). (Casiye-29) ayetinde de yazı, kopya etme, nakletme ve kaydetme manalarında
kullanılmıştır.
Nesih meselesi,
tarih boyunca başka birçok mevzu gibi hep tartışma konusu olmuş ve üzerinde
ittifak edilememiş bir meseledir. Siyasi olaylar, mezhep çatışmaları ve benzer
meseleler bunun en büyük sebebidir. Ebu Müslim el- İsfahani'ye kadar, bilginler
üç türlü nesihten bahsediyorlardı:
1-
Hükmü neshedildiği halde,
lafzı kalan ayetler
2-
Lafzı neshedilen ama hükmü
geçerli kalan ayetler.
3-
Hem hükmü, hem de metni
neshedilen ayetler.
Nesh meselesi
usul alimleri tarafından tartışılmış bir meseledir .Müfessirler ilk dönemde,
mensuh ayetlerin sayısını 260'a çıkarıyorlardı. H. 322 de vefat eden Ebu Müslim
İsfehani neshin Kur’an’da olmasının imkansız olduğunu savunmuştur.Celalettin
es-Suyuti mensuh ayetleri 20'ye indirdi, Şah Veliyyullah Dehlevi bu sayıyı
beşe, merhum Ömer Rıza Doğrul ise bu beş ayeti tekrar inceleyerek Kur`anın
kendi içerisinde nesh`in sözkonusu olmadığını isbat etti. [45]
Bizde
araştırmalarımız sonucunda Kur’an’da hükmü kaldırıldığı halde metni bırakılmış
olan mensuh ayet olmadığı sonucuna vardık. Konunun ayrıntılarına girmeden
Kur’an’da nesh edilmiş ayet vardır diyenlerin delillerini ve bu delillerin
tutarsızlığını göstermeye çalışalım.
Kur’an’da Nesh-Mensuh vardır diyenler bu iddialarına üç tane ayeti delil gösterirler:
1-“Eğer biz bir ayetin hükmünü [46]
kaldırır veya onu unutturursak, ondan daha hayırlısını veya dengini
getiririz....” (2 Bakara 106)
2-“Bir ayeti başka bir ayetin yerine
getirdiğimizde, onlar (Muhammed’e) “sen sadece uyduruyorsun” derler Hayır öyle
değildir, ama onların çoğu bilmezler. “ (16 Nahl 101)
3-“Allah dilediğini siler, dilediğini
bırakır; Ümmül Kitab O’nun katındadır.” (Rad 39)
Öne sürülen bu üç
alette Kur`anın kendi içinde bir neshin
olduğuna, yani bir kısım Kuran ayetlerinin, diğer bazı Kuran ayetlerini
iptal ettiklerine delil değildir. Nesh meselesini Kur`ana dayandırmak
isteyenler, bilhassa Nahl suresinin 101. ayetini ve Bakara suresinin 106.
ayetini öne sürerler. Şimdi bu ayetlere yakından bakalım.
Nahl suresinin 101.ayetinde Allah Tealaa şöyle buyurur:
وَإِذَا
بَدَّلْنَا
آيَةً
مَّكَانَ
آيَةٍ وَاللّهُ
أَعْلَمُ
بِمَا
يُنَزِّلُ
قَالُواْ
إِنَّمَا
أَنتَ
مُفْتَرٍ
بَلْ
أَكْثَرُهُمْ
لاَ يَعْلَمُونَ
{101}
101-Biz bir ayetin yerine başka bir ayeti
getirdiğimiz zaman -ki Allah, neyi indireceğini çok iyi bilir- "Sen ancak
bir iftiracısın" dediler. Hayır; onların çoğu bilmezler. (16 Nahl 101)
Nuzul
ortamı :Ayeti kerime
Mekkede nazil olmuştur. Dikkat edersek Peygamberimizin burada hasımları
tarafından müfteri olarak itham edildiğini görürüz. Hasımlarının O`nu bu tarzda
itham etmelerinin sebebi Kur`an da şu veya bu
ayetin nesh olmuş olması değildi. Söylediği sözün ilahi Vahy
olduğunu bildirmesi idi. Peygamberimiz Kur`anı Kerim`i bildiriyor ve bunun
Allah tarafından vahyolunduğunu söylüyordu. Hasımları ise bunu kabul etmiyor,
bunun uydurma bir şey olduğunu, Peygamberin ancak başkasından öğrendiği şeyleri
tekrer ettiğini iddia ediyorlardı.
Ayetin siyakı
ve sibakı: Şimdi ayette sonra gelen ve bir bakıma
konuyu açıklayan ayetleri okuyalım:
102-De ki: Onu, Mukaddes Ruh (Cebrail), iman edenlere sebat vermek,
müslümanları doğru yola iletmek ve onlara müjde vermek için, Rabbin katından
hak olarak indirdi.
103-Şüphesiz biz onların: "Kur'an'ı ona
ancak bir insan öğretiyor" dediklerini biliyoruz. Kendisine nisbet
ettikleri şahsın dili yabancıdır. Halbuki bu (Kur'an) apaçık bir Arapçadır.
Müşrikler, insanları şüpheye
düşürmek ve onların kalplerini çelmek maksadıyla, Kur’an’ı Peygamber’e Rum ve
Hıristiyan dinine mensup Cebra veya Yaiş adında bir kölenin öğrettiğini ileri
sürdüler. Halbuki köle, Rum olduğu için, Arapçayı doğru dürüst bilmiyordu.
Buna mukabil Peygamberimiz de
bunun bir uydurma olmadığını, bilakis Allah tarafından daha önce gönderilen
Kitapların yerini tutacak yeni bir Kitap olduğunu anlatıyordu.
Ayette geçen
lafızlar: Kur`anı doğru anlamak için çok önemli bir konuda, Kur`anda geçen
kavramların veya lafızların Kur`anın diliyle açıklanması ve en azından o
dönemin arapçasindaki manalarla sadık kalınarak ifade edilmesidir. Yukarıdaki
ayet-i Kerime geçen anahtar lafızlardan biriside- آيَةً -“ayet”
kelimesidir.
Kuran’da
geçen “ayet” kelimesine baktığımız vakit çok ilginç bir kullanım şekli
olduğunu görüyoruz. “Ayet” kelimesinin çoğul şekli olan “ayat” kelimesi
tüm Kuran’da mucize, belge, delil, işaret, Kuran ayetleri manasında kullanılır.
Fakat “ayat”ın tekil ifadesi ve yukarıdaki ayette geçen olan “ayet”
kelimesi Kuranın hiçbir yerinde Kuran ayeti manasında kullanılmamıştır. [47] Bazı çevirilerde Arapça’da hiç geçmemesine rağmen “hüküm” kelimesi
de yukarıdaki ayetin çevirisine ilave edilip “ayetin hükmü” şeklinde
çeviri yapılıp, sanki ayetlerin hükmü neshedilebiliyormuş gibi bir hava
verilmeye çalışılmıştır.
Bakara suresi 106. ayetinde Allahü Teala şöyle buyurur:
106-Biz bir âyetten her neyi nesheder veya unutturursak,
ondan daha hayırlısını yahut mislini getiririz. Bilmez misin ki, Allah her şeye
kâdirdir. (2 Bakara
106)
Bu Ayeti kerime
Medine devrinin başlarında vahyolmuştur. Bu ayet ile bundan önceki ayetler,
yahudiler ile müslümanlar arasında vukuu bulan uzunca bir münakaşayı anlatır.
Rasulü Ekrem, “İslam Dini`nin Museviliği neshetmiş olduğunu” söylüyor.
Yahudiler ona itiraz ediyor ve ona inanmadıklarını anlatıyorlardı. Buna
mukabil, Kur`an, “Musa şeriatının ve
önceki diğer şeriatların neshedilmiş olduğunu” bildirerek Kur`an
diliyle diyor ki;” Biz bir ayeti nesheder, yahud unutturursak, ondan daha hayırlısını yahut
eşini getiririz.”
Bu ayette nesh
kelimesini yanında bir de –insaa-(nunsiha) kelimesi geçer, yani
unutturulan ayetlerden bahsediyor.
Kur`anı parça parça değilde bir bütün olarak alırsak bu tabirin de
Kur`an ayetleriyle ilgili olmadığını görürüz. Çünkü Kur`an kendisinin saklanmış
ve korunmuş olduğunu bildirir ve buna ilaveten A`la suresinde şöyle buyrulur:
6-“Biz sana Kur`an-ı okutacağız ve sen asla
unutmayacaksın.” (87 A´la 6)
Zaten Kur`an-ı
Kerimin ayetleri vahyoldukca vahiy katipleri tarafindan hemen yazıldığı için,
onun unutulmasına imkan yoktur. Buna mukabil, İslam`dan önceki dinlerin ve
şeriatlerin mühim kısımlarının unutulmuş olduğu şüphe götürmez.
Nitekim bu
ayetlerin ikiside, İslam`dan önce gönderilen şeriatlerin neshinden ve İslam`ın
onların yerine kaim olduğundan bahsetmektedir. Elhasıl, Kur`an-ı Kerim kendi ayetlerinden bazılarının
neshedilmiş olduğuna dair iddiaları doğrulayacak hiçbir ayeti ihtiva
etmemektedir.
O zaman aklımıza
şöyle bir soru gelebilir. Niçin önceki bazı müfessirler Kur`anın kendi
içerisinde nesh olduğunu iddia etmişlerdir ?
Bu haklı soruya bizde
cevap vermekte oldukca zorlanıyoruz. Ancak
şu konular ihtimal dahilindedir. Şöyle ki :
Önceki Müfessirler:
-Kur`an-ı bir bütün olarak değilde, ayetleri veya bazı bölümleri parça
parça ele alıp bir sonuca varmışlardır. Oysa doğru bir sonuca varmak için
ayetler arasındaki ilişkileri bilmek/bulmak önemlidir.
-Ayetlerin öncesini ve sonrasını
değerlendirmeye almamışlardır. Birçok ayet ançak siyak ve sibakıyla alınırsa
doğru anlaşılabilir.
-Ayetlerde geçen anahtar kelimeleri, özlerine,
yani Kur`ani manasıyla değilde, sonradan bu kelimelere ve lafızlara yüklenilen
manalarla ayetleri yorumlamışlardır. (Bu sadece „ayet“ kelimesi için
değil, „te`vil“, „halife“, „veli“, „ruh“, “tevaffu“,
„berzah“ kelimeleri içinde sözkonusudur.)
-Ayetlerin nuzul ortamı ve nüzul sebebi
değerlendirmeye almamışlardır.
Oysa Kur`anı Kerimi anlamak için bu
kurallar vazgeçilmezdir ve bunlar ihlal edildiğinde içinden çıkılamayan hatalar
meydana gelmektedir. Bir de bunu yanında geçmişteki mezhep tassubu ve her
kesimin kendisini haklı çıkarmak için bazı sınırları zorlaması bu tür hatalı
yaklaşımları oluşturmuştur. Birçok kişinin aynı şeyleri söylemeside aslında
şaşılacak bir konu değildir. Çünkü tarihimizdeki medreselerde taklide dayalı,
akla değil nakle önem verilen bir eğitim sisteminin olduğu ve eleştirel düşünme
yöntemlerinin yeterince oluşamadığı bilinen bir konudur..Belki de İslam
dünyasının bu günkü içaçıcı olmayan durumunun sebeplerini buralarda aramak
gerekir..
II-
HADİSLERDE NESİH VE MENSUH OLAYINA DELİL
VARMIDIR ?
Günümütün araştırmacılarından Abdullah Yıldız ve Şemseddin Özdemir ise Nasih ve mensuhun Kuran’ın içinde olamayacağını ve bu konuda kuvvetli bir Hadis bulunmadığını (merhum Ö. Riza Doğrul`a atfederek) şu sözlerle nakletmektedirler:
“Kuranı Kerim’den
herhangi bir ayetin neshedilmiş olduğuna dair bir tek hadis rivayet
edilmemiştir. Sahihi
Buhari’yi, Sahihi Müslim’i, Ebu Davud’u, Tirmizi’yi, Nesei’yi, İbni Mace’yi,
Darimi’yi, Malik’in Muvatta’sını başından sonuna kadar tetkik eder ve bunlara
Zeyd bin Ali Müsnedi’ni, İbni Sad’ın Tabakat’ını, İbni Hanbel’in Müsned’ini,
Tayalesi’nin Müsned’ini, İbni Hişam’ın Sireti’ni ve Vakidi’nin Meğazsi’ni ilave
ederek hepsinin mufassal bir indeksini vücüda getiren değerli müsteşrik Vensisk’in
eserini ve bu eseri ilavelerle Arapça’ya nakleden Mehmet Fuad Abdulbaki’nin
Meftahu Kûnuzi Elsine’sini tetkik ettim; tüm bu kitapların nasihten ve
mensuhtan bahseden bir tek hadis rivayet etmediklerine emin oldum.
Hz. Peygamber, böyle bir şeyden bahsetmediğine göre, bunun nereden çıkmış olduğunu anlamak çok kolaydır. Demek ki, asr-ı saadetten sonra, birbirini tutmadığı zannedilen iki ayet karşısında kalanlar, bundan birinin diğerini nesh etmiş olduğunu sanmışlardır. Halbuki Kur`an nasıl tefsir edilmesi gerektiğini anlatan kaideleri beyan ederken bütün kitapta birbirine uymayan, birbirini tutmayan iki ayet bulunmadığını belirtmiştir.“[48]
Yani , daha evvel içlerinde yüzlerce uydurma girdiği için güvenilmez olduklarını gördüğümüz hadis kitaplarında bile nasih mensuh konusunu destekleyecek izah yoktur.
III- DEĞERLENDİRME [49]
a)
Bu ayetlerde
geçen “Ayet” Kur’an ayeti değildir müfessirler onu Kur’an
ayeti sanmışlardır. Halbuki Kur’an’da Kur’an ayeti anlatılırken tekil olan ayet
değil, çoğul olan ayetler kullanılmaktadır. Müfessirler, mezhebi kaygılarla ayet yazan yeri ayetin
hükmünü diye tercüme ederek bu yanlış anlayışı pekiştirmişlerdir.
b)
Neshe delil
olarak getirilen ayetlerin bağlamlarına dikkat edilirse, oradaki neshetmenin
peygamberin vefatından sonra ortaya çıkan nesh teorisiyle uzaktan yakından
hiçbir alakası olmadığı rahatlıkla görülecektir. Bu ayetler siyakları içerinde
incelendiği zaman, neshedilen ayetlerin Kur’an ayetleri olmayıp, Kur’an’dan
önceki ilahi şeraitler olduğu görülecektir.
c)
Kur’an’ın
falan ayeti falan ayetini nesh etmiştir diye alimlerin üzerinde ittifak ettiği
bir tek sahih hadis bile yoktur. Hatta bırakın ittifak etmelerini delil
olarak kullanabilecekleri bir tek sahih hadis bile yoktur. Halbuki Kur’an
tamamlanana kadar böyle bir olgu olsaydı, Peygamberin bunu sahabeye aktarması,
onlarında bize bu bilgileri aktarmaları gerekirdi. Neshedildiği konusunda
ittifak edilen ve sahih hadisle de nesh edildiği ispatlanan bir tek ayetin
olmaması “Neshin olduğu konusunda icmaa var”
iddiasını zaten geçersiz kılmaktadır.
d)
Neshin
olacağını iddia edenler; “nesh temel akidelerde
değil, sadece ahkam ayetlerinde olur.” demişlerdir. Ancak bu kuralı söyleyenler neshin
olabileceğine delil getirdikleri ayetlerin Medeni ayetler olduğuna pek
dikkat etmemişler. Eğer dikkat etselerdi, Akide’nin ele alındığı Mekke
döneminde, peygamber döneminden çok sonra ortaya çıkan “Nesh teorisini”
destekleyecek hiçbir delilin olamayacağını zaten anlarlardı. Çünkü, onların
mensuh olduğunu iddia ettikleri ayetlerin hemen hemen hepsi medeni ayetlerdir.
Sonradan inecek olan Medeni ayetlerin nesh edileceğinin önceden inmiş Mekki
ayetlerde anlatılmasının mümkünü var mıdır? Aynı şekilde Mekke’de inen bu
ayetleri gaybı bilmeyen peygamberin ve sahabelerin “Nesh teorisi”ne
uygun bir şekilde anlaması mümkün müdür?
e)
Eski ve yeni
alimlerin büyük bir çoğunluğu nesh-mensuh olayının olduğunu kabul etmesine
rağmen neshedilen ayetler konusunda birbirinden oldukça farklı rakamlar
telaffuz etmişlerdir. Bu alimlerin bir kısmının yorumla mensuh dediği ayete,
bir başka alim yine yorumla mensuh değil diyebilmektedir. Bu yüzden böyle
hassas bir konuda Allah’ın ayetlerinin geçersiz kılınması manasına gelen neshi
savunmamalıyız. Çünkü, bir alimin ihtilaflı olan yorumuna göre Allah’ın ayetlerinin hükmünü geçersiz sayma
Allah’a karşı büyük bir cürümdür. Ne alimlerin, ne de bizlerin böyle bir hakkı
yoktur. Biz nesh edildiği iddia edilen ayetleri tedricilik ilkesini
gözeterek anlamaya çalışmalıyız. Tedricilik ilkesini gözetmeksizin O’na
yaklaşanlar, zaman içerisindeki birbirini tamamlayan ve belirli şartlarda
uygulanan hükümlerin birbirinin hükmünü ortadan kaldırdığını zannetmişlerdir.
Mesela içkinin dört aşamada yasaklanışı bize göre nüzul ortamında bir uygulama
kolaylığı getirirken, diğerleri bu ayetlerin önce inenlerini yasağa giden bir
basamak değil hükmü kaldırılmış ayetler olarak algılamışlardır. Halbuki, bunun nesh-mensuhla alakalı olmayıp,
Kur’an’i bir eğitim metodu olduğu apaçık ortadadır.
Sorunun ikinci kısmına gelince; “nasih-mensuhu bilmeyen Kur’an’ı anlayamaz, yanlış anlar.
Böylece hem kendisi sapar, hem de kendisine tabi olanları saptırır.”
Şeklinde bir iddia vardır. Bu iddia tamamen saçma bir iddiadır. Bu iddiayı ortaya atanlar farkında olmadan
Allah’ın mesajını anlamaktan insanları alıkoymuşlardır. Bilindiği gibi,
Kur’an’da mensuh ayetler olduğunu iddia eden alimler, nesh edilen ayetlerin
sayısında anlaşamamışlar. Varsayalım ki, nesh edilen 20-30 ayet var. Kişi bu
ayetleri yanlış anlar diyerek altıbin küsür ayetin getireceği faydalardan uzak
mı kalsın? Tarih içerisinde ortaya çıkan ve insanı Kur’an’dan uzaklaştırarak
mezhepçiliğe mahkum eden bu anlayışın çürüklüğü ortadadır. Biz bu anlayışa tabi
olup “sapıtırız” diyerek Kur’an okumaya korkanları, Kur’an’la tanıştırmalı ve
O’nun insanı karanlıklardan aydınlığa çıkaracak bir hidayet kitabı olduğunu
kendilerine anlatmalıyız.
IV- KUR´AN-I
KERIM´DE NESH EDİLDİĞİ İDDİA EDİLEN
AYETRLER
Kur’an’da nesh olduğuna dair iddiada
bulunanlar buna ilişkin bir çok örnek verirler. Eğer ayetler uydurma hadislerin
bakışıyla değil, akılcı bir şekilde okunursa, bunlar da bir nesih olmadığı
açıkça görülecektir. Bu konuyla ilgili olarak iddiada bulunanların delil olarak
kullandıkları ayetleri aşağıda teker teker verip bunlarda bir neshin olup
olmadığını birlikte görelim:
ÖRNEK
1
Neshedildiği iddia edilen
ayet:
Sizden birine ölüm yaklaştığında, bir mal bırakacaksa anaya babaya,
yakınlara, uygun bir biçimde vasiyet etmesi farz kılındı. Bu, erdemliler için
bir görevdir. (2 Bakara Suresi – 180)
Neshettiği iddia edilen ayetler:
ALLAH size çocuklarınız hakkında öğütte bulunuyor. Erkek, kadının iki katı pay alır. Mirasçılar sadece kadın olup iki kişiden fazla iseler terekenin üçte ikisi onlarındır. Çocuk sadece bir kadınsa terekenin yarısı onundur. Ölen kişi ardında çocuk bırakmışsa, ana ve babasının her birisine altıda bir düşer. Çocuğu yok da kendisine sadece ana ve babası varis oluyorsa bu durumda annesine üçte bir pay düşer. Kardeşi varsa bu durumda annesine altıda bir düşer. Tüm bu paylaşma oranları, ölenin yaptığı vasiyetten ve borçların ödenmesinden sonra gelir. Analarınız, babalarınız ve çocuklarınızdan hangisinin size daha yararlı olduğunu bilemezsiniz. Bu ALLAH’ın yasasıdır. ALLAH Bilendir, Bilgedir. (4 Nisa Suresi – 11)
Çocukları yoksa, hanımlarınızın bıraktığı mirasın yarısı sizindir. Çocukları var ise, bıraktıklarının dörtte biri sizindir. Bu pay, borçlarının ödenmesinden ve yaptıkları vasiyetteki payların dağıtılmasından sonradır. Çocuklarınız yoksa bıraktığınızın dörtte biri onlarındır. Çocuklarınız varsa, bıraktığınızın sekizde biri onlarındır. Bu pay, borçlarınızın ödenmesinden ve yaptığınız vasiyetteki payların dağıtılmasından sonradır. Miras bırakan erkeğin veya kadının, çocuğu ve eşi olmayıp bir erkek veya bir kız kardeşi var ise bu durumda herbirine altıda bir düşer. Bundan fazla iseler, üçte biri paylaşırlar. Bu paylaşım vasiyetteki payların dağıtılmasından ve borçların ödenmesinden sonra uygulanmalıdır ki kimseye zarar verilmesin. Bu, ALLAH’tan bir vasiyettir. ALLAH Bilir, Şefkatlidir. (4 Nisa Suresi – 12)
Bakara suresinin 180. ayetinde vasiyet etmenin bir hak olduğu, herkesin ölümünden sonra mallarının dağıtımı için vasiyet edebileceği ayette bildirilir. Fakat bir insan vasiyet etmeden ölebilir. Bu durumda ise bu kişinin bıraktığı malları nasıl paylaşılacağı diğer ayetlerde ifade edilmiştir. Bu iki ayette de bir nesih söz konusu değildir. (Zaten Hasan el-Basri, Tavus,Ala ibni Zeyd, Muslim ibni Yessar`da bu ayetin nesh olunmayıp, muhkem olduğunu söylediler.)[50]
ÖRNEK 2
Neshedildiği iddia edilen ayet
İnananlar, sizden öncekilere oruç farz kılındığı gibi,
sakınmanız için size de farz kılındı.
(2 Bakara Suresi
– 183)
Neshettiği iddia edilen ayet
Oruç gecelerinde kadınlarınızla cinsel ilişkide bulunmanız size helal kılındı. Onlar sizin (sırlarınızı gizleyen) örtüleriniz, siz de onların örtülerisiniz. ALLAH, kendinizi kandırıp durduğunuzu bildi de tevbenizi kabul etti ve sizi bağışladı. Artık ALLAH’ın sizin için belirlediğini dileyerek onlarla cinsel ilişkide bulunabilirsiniz. Şafağın beyaz ve siyah ipliğini birbirinden ayırdedinceye kadar yeyin, için. Sonra geceye kadar orucu tamamlayın. Mescitlere kapanmış durumdayken onlarla cinsel ilişkide bulunmayın. Bunlar ALLAH’ın koyduğu sınırlardır; onları çiğnemeyin. ALLAH korunmaları için ayetlerini halka böyle açıklar. (2 Bakara Suresi – 187)
Bu ayetlerde hüküm kalkması gibi bir şey yoktur. Oruç daha öncekilere olduğu gibi bizlerede farz kılınmıştır. Orucun zamanları güneşin doğuşuyla başlar batışıyla biter. Bu süre içinde yemek içmek ve cinsel ilişki yasaktır. Süre tamamlandıktan sonra ise cinsel ilişkinin helal olması özellikle bildirilmiş beklide daha önceden yapılan yanlış bir uygulamanın düzeltilesi sağlanmıştır.
ÖRNEK 3
Neshedildiği iddia edilen ayet
Ölüp de geriye eşler bırakan erkekleriniz, eşlerinin evlerinden çıkarılmaksızın bir yıl boyunca geçimlerinin sağlanmasını vasiyet etsinler. Çıkarlarsa, kendileri için uygun olanı yapmalarından siz sorumlu değilsiniz. ALLAH Güçlüdür, Bilgedir. (2 Bakara Suresi – 240)
Neshettiği iddia edilen ayet
İçinizden ölen erkeklerin geride bıraktığı eşleri, dört ay ve on (gün) beklerler. Sürelerini doldurunca artık kendileri için uygun olanı yapmalarında size sorumluluk yoktur. ALLAH yaptıklarınızdan Haberlidir. (2 Bakara Suresi – 234)
Bu ayetler arasında nesih olabileceği bekleme süresinin farklı algılanmasından kaynaklanmaktadır. Ancak dikkatli okunursa bekleme sürelerinin farkı, farklı kişilerce uygulanmasından ileri gelir. 240. ayette geçimleri sağlamak için ölen erkeğin vasiyetinden bahsetmektedir. Kadına eşinden sonra aynı evde barınacak bir müddet olarak 1 yıl sürenin verilmesi gerekmektedir. Dikkat edilirse bu emir kadına değil onun geçimini sağlayıp barındıracak olan erkeğin ailesine ve geride kalanlara bildirmektedir. 234. ayette ise kadının tekrar evlenebilmesi için, beklemesi gereken süre söz konusudur. Yani iki ayette farklı durumlar için farklı çözümler getirilmiştir.
ÖRNEK 4
Neshedildiği iddia edilen ayet
İnananlar, birinize ölüm yaklaşınca, vasiyet anında aranızdan iki adil şahit tanık bulunsun. Yolculuk anında size ölüm gelirse, sizden olmayan iki kişi… Kuşkulanıyorsanız, namazdan sonra tanıkları alıkoyup ALLAH adıyla: “Akraba dahi olsa tanıklığımızı hiç bir değerle değiştirmeyeceğiz, ALLAH’ın tanıklığını gizlemiyeceğiz. Aksi taktirde, günahkarlardan oluruz,” diye yemin ettirin. (5 Maide Suresi – 106)
Neshettiği iddia edilen ayet
Sürelerini
doldurdukları zaman, onları güzelce tutun, yahut güzelce ayırın. İçinizden
adalet sahibi iki kişiyi de bu işleme tanık tutun. Tanıklığı ALLAH için
yapınız. İşte bu, ALLAH’a ve ahiret gününe inananlar için bir öğüttür. Kim
ALLAH’ı sayıp dinlerse ona bir çıkış yolu yaratır.
(65 Talak Suresi – 2)
5/106 daki ayette vasiyet için yapılacak şahitlikten, 65/2 de ise boşanma durumundaki şahitlikten bahsedilmektedir. Durumlar farklı olduğu için zaten kıyasa dahi gerek olmadığından burada da nesih gibi bir şeyin olması söz konusu değildir.
ÖRNEK 5
Neshedildiği iddia edilen ayet
İster hafif ister ağır olarak savaşa çıkınız. Paralarınızla ve canlarınızla ALLAH yolunda cihad edin. Bu sizin için daha iyidir, bir bilseydiniz. (9 Tevbe Suresi – 41)
Neshettiği iddia edilen ayetler
ALLAH’a ve elçisine içten bağlı oldukları taktirde, zayıflara, hastalara ve yardım için verecek bir şeyi bulunmayanlara bir ayıplama yoktur. İyi davrananlar kınanamaz. ALLAH Bağışlayandır, Rahimdir. (9 Tevbe Suresi – 91)
(Mekke’de kalan) İnananların, topluca (Medine’ye hicret eden peygamberi ziyaret için) yola çıkmaları doğru olmaz. Her gruptan sadece bir kaç kişi, dini anlayıp öğrenmek için harekete geçmeli. Nitekim böylece, halklarına geri döndüklerinde, halklarının uyanık bulunması için onları uyarabilsinler. (9 Tevbe Suresi – 122)
Burada da değişiklik yoktur. 9:42’de İmkanı olanların, Allah yolunda malı ve canı ile cihadı emredilmiş ve bunun hayırlı olduğu vurgulanmıştır. 9/91 de ise imkanı olmayanların kınanıp ayıplanmaması belirtilir. Ki zaten mantıklı düşündüğümüzde 41. ayette yardım edecek olan insanların 91. ayette belirtilen zayıf durumdaki kişilere de bu harcamalarını yapmaları gerekmektedir.
122. ayette ise cihad konusunda nesih olmuş gibi görünse de bu bir mantık hatasından kaynaklanır. Ama burada da durum öyle değildir. Cihad dini yaymak, güvenliğe ulaşmak, Allah yolunda mücadele için yapılacak bir şeydir. Bu 41. ayet tüm iman edenlere emredilir ve bunun daha hayırlı olduğu söylenir. Ancak 122. ayette bahsi geçen olay başka bir durumdur. Burada inananların bir grubunun bilgi edinmek maksadıyla çıkmalarından ve daha sonra kavimlerine gelip öğrendiklerini anlatmalarından söz edilmektedir. Yani ilk ayette savaş durumdan söz edilirken, diğerinde ise bilgi almak ile ilgili bir durumdan söz edilir.
ÖRNEK 6
Neshedildiği iddia edilen ayet
Zina eden bir erkek, eninde sonunda, zina eden veya müşrik bir kadınla evlenir; zina eden bir kadın da eninde sonunda, zina eden veya müşrik bir erkekle evlenir. Bu, inananlar için yasaktır. (24 Nur Suresi – 3)
Neshettiği iddia edilen ayet
Bekarlarınızı, erdemli kadın ve erkek ( sağ elin malik olduğu) hizmetçilerinizi evlendiriniz; eğer yoksul iseler, ALLAH onları kendi lütfundan zengin edecektir. ALLAH Cömerttir, Bilendir.
(24 Nur Suresi - 32)
Nur Suresi’nin 3. ayette zina eden bir erkeğin zina eden bir kadınla evlenebileceği bildirilmektedir. Aynı şekilde zina eden kadınında müşrik yada zina eden bir erkekle evlenebileceğine vurgu yapılmıştır. 32. ayette ise erdemli bekar olan hizmetçilerin evlendirilmesi tavsiye edilmektedir. İlk ayet müşriklerin ancak müşrik olanlarla evlenebileceğini vurgularken ikinci ayet bambaşka bir konu olan kişilerin yanlarında çalışan hizmetçilere karşı yaklaşımına dikkat çekiyor. Ve onlarında helal olan yollarla evlendirilebileceğini belirtiyor.
ÖRNEK 7
Neshedildiği iddia edilen ayet
Bunların ötesinde kadınlar sana helal değildir, ve eşlerinden her hangi birisini de onlarla değişemezsin. Güzellikleri senin ilgini çekse bile. Ancak sözleşmenle üzerlerinde hak sahibi olduklarınla yetin. ALLAH her şeyi gözetleyendir. (33 Ahzab Suresi – 52)
Neshettiği iddia edilen ayet
Ey peygamber, mehirlerini vermiş bulunduğun eşlerini ve ALLAH’ın sana bağışladığı sözleşmenle üzerlerinde hak sahibi olduğun, seninle birlikte göç eden amcanın kızlarını, halalarının kızlarını, dayının kızlarını ve teyzelerinin kızlarını sana helal kılmışızdır. Ayrıca, peygamber dilerse, kendisini inananlara değil sadece peygambere mehirsiz olarak hibe eden birisiyle nikahlanabilir. Biz, eşleri ve yeminlerinin:anlaşmalarının hak sahibi oldukları hakkında üzerlerine yüklediğimiz sorumlulukları bildirmiştik ki güç bir duruma düşmeyesin. ALLAH Bağışlayandır, Rahimdir. (33 Ahzab Suresi – 50)
Bu iki ayet arasında nesih iddiası zaten mümkün değildir. Nesh edildiği iddia edilen ayet neshettiği iddia edilen ayetten sonra gelir ve hükmü belirler. 50. ayette belirtilenlerin dışındaki kadınlarla evlenilmeyeceğini 52. ayetten açık şekilde anlarız. Ayetler ard arda gelmeleri ve birbirlerini mantıksal yönde de tamamlayıcı şekilde olduklarından dolayı hükmün değişmesi değil, aksine bu ayetler arasında bir anlam bütünlüğü mevcuttur.
ÖRNEK 8
Neshedildiği iddia edilen ayet
Ey inananlar, elçiyle özel görüşme yapacağınız zaman, görüşmenizden önce (yoksullara) bir sadaka verin. Bu sizin için daha iyi ve daha temizdir. Veremiyorsanız, ALLAH Bağışlayandır, Rahimdir. (58 Mücadele Suresi – 12)
Neshettiği iddia edilen ayet
Özel görüşmenizden önce bir sadaka vermekten çekindiniz mi ki onu uygulamadınız? ALLAH tevbenizi kabul eder. Namazı gözetin, zekatı verin, ALLAH’a ve elçisine uyun. ALLAH yaptıklarınızdan haberdardır. (58 Mücadele Suresi – 13)
Allahın bağışlayıcılığını nesih kavramında değerlendirenler burada emrin değiştiği kanısına varırlar. Oysaki Yüce Allah 12. ayette peygamberimizle görüşme öncesinde sadaka verilmesinin kişinin kendisi için daha temiz ve hayırlı olduğunu söylemiştir. 13. ayette ise insanların bu emir karşısında bir çekinceyle sadakadan kaçtıklarını bunu uygulamadıklarını ama Allah’ın yinede onların tövbelerini kabul edeceği bildirilir. Bu ayet 12. ayetin hükmünü ortadan kaldırmış ve bundan sonraki görüşmeler için sadaka verilmesini iptal etmiş değildir. Sadece Allah’ın bağışlayıcılığını vurgulayarak tövbe edenleri kabul edeceğini göstermiştir.
ÖRNEK 9
Neshedildiği iddia edilen ayet
Kafirlere katılan eşleriniz yoluyla bir şeyler yitirdikten sonra (ganimet veya size katılanlar yoluyla bir şeyler kazanıp) üstün gelirseniz, eşlerini yitirmiş olanlara, onların harcamış oldukları mehir kadar verin. İnandığınız ALLAH’ı sayıp dinleyin. (60 Mümtehine Suresi – 11)
Neshettiği iddia edilen ayet
Ayırım gününde, iki ordunun karşılaştığı günde kulumuza indirdiğimize ve ALLAH’a inanıyorsanız, bilin ki elinize geçen her ganimetin beşte biri ALLAH’ın ve elçisinindir. Bu pay, akrabalar, öksüzler, yoksullar ve yolda kalmışların hakkıdır. ALLAH her şeye Güç Yetiren’dir. (8 Enfal Suresi – 41)
60/11’de eşini kaybetmiş erkeklere üstünlük kazanmaları halinde daha önceden kadınları için harcadıkları mehirlerin verilmesinden söz edilmektedir.[51] Eşleri kafirlere katılmış dolayısı ile daha önceden yaptıkları harcamalar konusunda mağdur kalmış erkeklerin bu harcamalarını geri elde edebilmeleri için fazladan bir hakları olduğu belirtilmiştir. 8/41’de ise savaş sonrası kazanılan ganimetin pay edilmesinde öncelikten ve elçiye verilecek olan miktar vurgulanmaktadır. Savaş sonrası kazanılan ganimetin kişiye ait olan kısmından 1/5’i o kişi tarafından Allah yolunda harcanmak üzere yetime, yoksula ve yolda kalmışa pay edilir. Yani birinci ayette kazanılan ortak ganimetten eşleri kendilerinden ayrılmış erkekler için öncelik ve fazladan bir durum olarak mehirlerin geri ödenmesi durumu, ikinci ayette ise kişinin kendi hesabına düşen ganimetinde 1/5’ini Allah yolunda pay etmesi durumu vurgulanmaktadır.
Sonuç: Görüldüğü gibi hiçbir ayetin bir diğer ayetin hükmünü kaldırması gibi bir durum söz konusu değildir. Bu konuda delil olarak gösterebilinecek olan diğer örneklerde de benzer durumlar söz konusudur. Eğer ayetler iyi okunup objektif bir gözle değerlendirilirse böyle bir şeyin olmadığı açıkça görülecektir.
12-KUR´AN-I BİR BÜTÜN OLARAK
DEĞERLENDİRMEK
Kur'an, binlerce parçadan (ayetten) oluşan bir bütündür. Doğal olarak,
parçalar bütüne göre (bütünün kapsamı içinde) gerçek anlamını kazanır. Çünkü,
Kur'an, bir bütün olarak kendine özgü bir anlama sahiptir.
Ve Kuran bu bütünlüğü ile asıl anlamını ortaya koymaktadır. Bu bakımdan
ayetleri anlamaya çalışırken öncelikle Kur'an'm bütünlüğüne gönderme yaparak,
bütünden parçaya doğru bîr anlayışı benimsemeliyiz. Ayetleri anlamaya
çalışırken, ayetleri Kur'an'ın bizde oluşturduğu bütüncül anlayışın süzgecinden
geçirirsek daha doğru sonuç elde ederiz.
Kur`andaki tanımıyla Tevhid inancını kavramamış bir kimsenin, Kur'an'dan
bir hükmü doğru anlaması mümkün değildir. Çünkü, Kur'an'dan Tevhidi
çıkardığınız zaman, Kur'aıı hiç bir anlam ifade ütmeyen, bomboş bir kitap
haline gelir. Tevhid inancının yanlış bilinmesi de aynı neticeyi doğurur.
Zaten Tevhid inancının doğru anlaşılmamış veya gereğince kavranmamış olması
nedeniyle değil midir ki Müslümanlar Kur'an'ı anlayabilme noktasında derin bir
çıkmazı yaşıyorlar?
Hatta tefsir yazmış kimi değerli ilim adamları bile bu kavramı gereğince
anlamamış veya yeterince dikkat göstermemiş olmalı ki, bir peygamberin, "Allah
bana güç yetiremez" diye düşünmeyeceğini bilmeyecek kadar bir yanlışa
düşebilmekte dır.
Öyle ya bir peygamberin, Allah'ın kendisine güç yetiremeyeceğini düşünmesi
mümkün mü? Bu Tevhid inancını bozmak demek değil midir? Allah herşeye gücü
yeten değil midir? Gerçek bu iken yaptığı mealde Süleyman Ateş bu
yanılgıya düşebilmektedir. Bakınız Süleyman Ateş Yeni Ufuklar Neşriyatı
Yayınevinin yayınladığı "Kuranı Kerim ve Yüce Meali" isimli
Kuran Mealinde Enbiya Suresi 87, ayetine şu şekilde anlam vermektedir:
"Zünnun'u
(balık
karnına girmiş olan Yunus ibn Matta'yı) da an; zira (o, kavmine) kızarak gitmişti,
bizim kendisine 'güç yetiremeyeceğimizi', (kavminin arasından çıkmakla kendisini
kurtaracağını) sanmıştı. Nihayet karanlıklar içinde (kalıp): "Senden başka
tanrı yoktur. Senin şanın yücedir, ben zalimlerden oldum!" diye
yalvardı,"
Şimdi biraz düşünelim: Bir peygamberin Allah'ın
kendisine güç yetiremeyeceğini düşünmesi mümkün mü? Elbette değil. Değil
peygamber, en cahil bir Müslüman bile böyle bir şey düşünmez. Bu yanılgıyı
başka meallerde de görmekteyiz. Bu ayetin doğru anlamı ise şöyledir. "... Bizim
kendisini 'güç durumda' bırakmayacağımızı sanmıştı..."
Bu gayet doğal bir beklentidir. Çünkü,
bir kimsenin Allah'ın kendisini zor durumda bırakmayacağını düşünmesi (ki bu
peygamber için de geçerlidir) yanlış değildir. Bizler de zorda ve darda
kaldığımızda Allah'ın bizi kurtaracağı beklentisi içine gireriz. Hz. Yunus (as)
da öyle yapmıştır. Aksini iddia etmek şirktir, Peygamberler de asla şirk
koşmazlar.
Amacımız Süleyman Ateş Hocayı suçlamak
değil. Zira ilmine ve bilgisine çok saygı duyduğumuz bir kişidir. Ne var ki
konumuzun anlaşılması için örnek olarak uygun bir örnek olduğu için burada bu
yanılğıya değindik. Yoksa niyetim Süleyman Ateş Hocaya Tevhid'i anlamamış bir
kişi olarak nitelendirmek değildir.
Birisi size herhangi bir otomobil motoruna ait bir parça gösterse ve o parçanın
ne olduğunu sorsa, siz o demir parçasının ne olduğunu bilseniz bile ne tür bir
motorun parçası olduğunu bilmede yanılabilirsiniz. Ancak aynı parçayı
otomobilin üzerindeki motorun kendisinde görseniz hemen hangi motorun parçası
olduğunu rahatlıkla anlayabilirsiniz. Başka bir örnek daha verilim.
Tahta bir masa düşünün. Masanın ayaklarından birini masanın altından alarak bu
nedir diye sorsak; ya tahta parçası, ya kalas, ya odun parçası veya herhangi
bir şeyin ayağı vs. gibi cevaplar alırız. Oysa ki aynı parçayı ait olduğu
masanın altında iken, -masanın ayağını göstererek- "bu nedir? diye kime
sorarsak soralım, "masanın ayağı“ cevabını alırız ki doğru cevap da
budur.
Tıpkı bu örneklerde olduğu gibi, ayetleri de anlamlandırırken ait olduğu
Kitab'ın bütünlüğünü dikkate alarak anlamaya çalışmalıyız ki yanlışa
düşmeyelim.
Gerçek böyle olduğu halde, Kur'an`dan bîr ayet alarak, ona
verdiği anlamla kendi görüşünü Kitaba onaylatmaya çalışmak yanlış bir
yöntemdir. Ve bu yanlışın sahipleri Kuran` a
değil, Kur'an'ı kendi anlayışlarına uydurmaktadırlar.
Şu da bilinmelidir ki; Kur'anın kendisini, Onun ne olduğunu, niçin
gönderildiğini doğru olarak tanımlamadan; O'nu gereğince anlamadan,
içindekilerine(ayetlere) doğru anlam vermek asla mümkün değildir.
Onun için, ayetleri anlamanın, olmazsa olmaz şartı, Kuran'ın
ne olduğunu doğru bilmektir. Zira, Kur'anın kendisini nasıl bilirsek
içindekilerini de öyle biliriz.
Yanlış biliyorsak içindekilerini de yanlış, doğru biliyorsak içindekilerini de
doğru biliriz. Burada her şey Kur'an nedir? sorusuna verilecek cevaba
bağlıdır.
İnsanı doğru yola iletsin diye gönderilen Kuranı, bu anlamda ölçü almayanların, isimleri Müslüman da olsa Kur'an'a tabi olduğunu söylemesine rağmen, Kur'an'ın öngördüğü bir hayatı yaşamaları mümkün değildir.
13- AYETLERİN YALIN ANLAMLARI
Kimi ayetler, kelimelerin
yalın olarak ifade ettikleri anlamla değil, amaç olarak (anlatılmak istenilen şey) neyi ifade
ediyorsa o anlamla anlaşılmalıdır. Bu tür ayetlerde önemli olan,
kelimenin yalın anlamının ifade ettiği mana değil, verilmek istenen mesajdır. 'Amaç
ve 'gerekçe önemlidir. Ayette,
yalın anlamda istenen şeye değil, amaca bakmalıyız. Ayette istenen şeyin
gerekçesini, özünü kavramaya çalışmalıyız. Çünkü, gerekçe anlaşılmadan, ayetin
hükmünü kavramak mümkün olmaz.
Kimi ayetlerde yalın olarak anlatılan şey ile 'öz' (illet)
aynıyken, kimi ayetlerde ise kelimelerin 'yalın' anlamlarından
anlaşılan ile 'gerçek'ten anlatılmak istenen şey birbirinden
farklıdır. İşte bu tür ayetlerde, 'doğrudan anlatılan şeyin'
bir bağlayıcılığı olmayıp, asıl bağlayıcı olan, ayetin amacıdır.
ÖRNEK
وَأَعِدُّوا
لَهُمْ مَا
اسْتَطَعْتُمْ
مِنْ قُوَّةٍ
وَمِنْ
رِبَاطِ
الْخَيْلِ
تُرْهِبُونَ
بِهِ عَدُوَّ
اللَّهِ
وَعَدُوَّكُمْ
وَآخَرِينَ
مِنْ
دُونِهِمْ
لَا
تَعْلَمُونَهُمْ
اللَّهُ
يَعْلَمُهُمْ
وَمَا
تُنفِقُوا
مِنْ شَيْءٍ
فِي سَبِيلِ
اللَّهِ
يُوَفَّ
إِلَيْكُمْ
وَأَنْتُمْ
لَا
تُظْلَمُونَ (60)
"Onlara karşı gücünüz yettiği
kadar kuvvet ve cihad için bağlanıp beslenen atlar hazırlayın. Bununla Allah'ın
düşmanını, sizin düşmanınız ve onlardan başka sizin bilmediğiniz, Allah'ın
bildiği düşman kimseleri korkutursunuz. Allah yolunda ne harcarsanız tam olarak
size ödenir, hiç haksızlığa uğratılmazsınız" (8 Enfal - 60)
ayetini ele alalım:
Bu ayeti, yalın anlamı ile değerlendirirsek, bu ayetten şunu anlarız: Her zaman ve her koşulda savaş için besili at
bulundurmamız gerekir. Oysa ki bu tanımlamanın gereğini yerine getirmek,
pratiğe geçirmek bugünün koşulları içinde imkansızdır, imkansızlığın ötesinde
gereksiz ve anlamsızdır. Öyle ya savaş için at beslemenin, şimdi yapılacak
savaşta ne yararı olabilir?
Bugünün teknolojisinin ürettiği savaş araçları yerine at edinmek bir anlam
taşır mı?
O zaman bu ayetin bugün
için bir geçerliliği yok mu? Zamanla sınırlı olmayan, evrensel ve tüm
zamanların kitabı olan bir kitabın kimi ayetlerini geçersiz, işlevsiz saymanın,
Kitabın kıyamete kadar geçerli olduğu gerçeği ile çelişmez mi?
Bu ve buna benzer ayetler o günün toplumunu bağlıyordu, bugün için geçerliliği
yoktur, dersek bu anlayış kendisi ile beraber Kitabı zamana göre sınırlamak ve bir
kısmını geçersiz kılmak demek olmaz mı? Eğer, bu ayeti kelime anlamlarına bağlı
kalarak değerlendirmek şarttır dersek, elbette bu ayetin bugün için hiçbir
geçerliliğinin olmadığını kabul etmek zorunda kalırız.
O halde bu ayeti nasıl anlamalıyız?
Veya bu ayetten ne
anlaşılmalıdır?
Kur'an'la, O'nun ruhuna
uygun bir şekilde, O'nun mantalitesini kavrayarak bağlantı kurmayan kişi için
o'nun mesajı cansız ve donuk kalır. Oysaki
Kur'an, her zaman canlı, aktif ve hareket halindedir. Ondaki bu canlılık, şayet insanın "anlayışına",
yani ona verdiği anlama yansımazsa o, sadece indiği dönemin ve toplumun önünde
canlı kalır. Onun dışındaki zamanlarda ve toplumlarda bu canlılığını yitirerek
hayat sahnesinden çekilir. Kur'an, kendisi ile canlı bağlantı kurulmasını
ister.
Yani, onun bütün sözlerinin anlamı her zaman ve her toplumda etki sahibidir.
Sürekli canlıdır. Onda zamanın öldürebileceği söz(anlam) yoktur.
Onunla canlı bağlantı kurmak, o'nun mesajının içeriğini, amacını ve özünü
kavramakla olur. İşte bu anlamda Kur'an'la canlı(yaşayan) bağlantı kurabilen
insan yukarıdaki ayette verilmek istenen mesajın bütün zamanlan ve toplumları
kapsadığım görecektir.
Evet bu ayetle anlatılmak istenen gerçek
şudur:Savaş
için gerekli olan her türlü aracı temin edin/bulundurun. Bu konuda her türlü
önlemi alın. Bütün gücünüzle savaşa hazırlıklı olun ki; düşman sizden korksun.
Burada gerçekte anlatılmak istenen şey, at beslemek değil, savaş için gerekli
araçları edinmektir.
Savaşa hazırlıklı olmaktır. Bu ayet (yalın anlamı île) o günün toplumuna
seslenirken; öz(amaç) anlamı ile, yani vermek istediği mesajla, bütün zamanlara
ve tuplumlara seslenmektedir.
Yalın anlama
takılıp kalmak, Kur'an'ın evrenselliğine ve bütün zamanlarda geçerliliğine ters
düşer. Elbette ki o günün
toplumunu doğrudan muhatap alan vahiy, o günün koşullan içinde sahip olunacak
en iyi araç olan attan söz ederek "gücünüzün yettiği kadar savaşta
araç olarak kullanmak için at bulundurun" diyecekti.
Dikkat edilirse amaç savaştır. Savaşa
hazırlıktır. At ise araç olarak önerilmektedir.
Onun için ayetin gerçek
anlamı, yani özü(ile) savaş için hangi araçlar geçerliyse, gerekliyse onları
bulundurmanın, temin etmenin gerekliliğidir.
Eğer ayet, savaş için tanklar, toplar, savaş uçakları, füzeler edinin deseydi
bu istek o günün toplumu için garip ve anlamsız bir istek olurdu. Elbetteki bu
tür teknolojik silahların bulunmadığı ve ne anlama geldiklerinin bilinmesinin
mümkün olmadığı bir toplumda, bu araçlardan söz edilmesi hiçbir anlam ifade
etmezdi.
Doğru olan, elbettekı, o günün insanlarının kullandıkları araç olan attan söz
etmekti. Araç her zaman değişebilir, Araç, dün attı, deveydi, kılıçtı; bugün tank, top, füzedir. Yarın da,
şu an bizim de bilemediğimiz başka şeyler olabilir.
Şayet ayet bugün vahy
ediliyor olsaydı, at yerine tank veya başka bir şey diyecekti.
Fakat gelecek toplumlarda yani tankın ilkel ve kullanılmaz olduğu bir toplumda,
o toplumun üyeleri de aynı gerekçe ile, yani ayet tanktan söz ettiği için bu
ayeti işlevsiz sayacak ve anlamsız bulacaktı. Onun için kelimelerin yalın
olarak ifade ettiği anlamlara takılıp kalmayarak, asıl verilmek istenen mesajı
kavramak gerekir.
Çünkü Kur'an'a, bütün zamanların Kıtab'ı olduğu konusunda kesin
imanımız var.
O halde, bu ayeti
kelimelerin yalın olarak ifade ettiği anlama göre değil, öz/illet anlamı ile
esas almalıyız. Böyle olunca da, öz (illet/amaç) bütün zamanlarda geçerli ve
kapsayıcı olduğundan, Kuran her zaman ve koşulda bize yol göstermeye devam
edecektir.
Araçlar her zaman değişebilir. Ancak amaç (öz)
değişmez. Araç dün attı, bugün tank, yarın da başka bir şey olacaktır.
14- MUHKEM,
MÜTEŞABİH VE TE´VİL
Kur`an-ı Kerim`de bir ayeti anlarken, o ayetteki anahtar lafzın, sonraki dönemlerde gelişen ıstılahi ve teknik analmına değil, Kur`an-ın indiği dönem arapçasındaki manasına itibar edilmelidir. Çünkü bazı kelimeler, dil tarihi içerisinde farkı manalar kazanabilir, ve bu manalarla, vazi olan asıl manalar arasında çogu kez büyük farklılıklar ortaya çıkar.
Allah Teâlâ şöyle buyurur:
هُوَ
الَّذِيَ
أَنزَلَ
عَلَيْكَ
الْكِتَابَ
مِنْهُ
آيَاتٌ
مُّحْكَمَاتٌ
هُنَّ أُمُّ
الْكِتَابِ
وَأُخَرُ
مُتَشَابِهَاتٌ
فَأَمَّا
الَّذِينَ في
قُلُوبِهِمْ
زَيْغٌ
فَيَتَّبِعُونَ
مَا
تَشَابَهَ
مِنْهُ ابْتِغَاء
الْفِتْنَةِ
وَابْتِغَاء
تَأْوِيلِهِ
وَمَا
يَعْلَمُ
تَأْوِيلَهُ
إِلاَّ اللّهُ
وَالرَّاسِخُونَ
فِي
الْعِلْمِ
يَقُولُونَ
آمَنَّا بِهِ
كُلٌّ مِّنْ
عِندِ
رَبِّنَا
وَمَا
يَذَّكَّرُ
ِلاَّ
أُوْلُواْ
الألْبَابِ{7}
“Sana bu Kitab’ı indiren odur. Onun bir kısmı muhkem
âyetlerdir. Onlar Kitab’ın anasıdır. Öbürleri ise bunlara benzerdirler (müteşâbih).
Kalplerinde kayma olanlar, fitne çıkarma isteği ve onu tevil isteği ile benzer (müteşabih)
olana uyarlar. Oysa onun te`vilini
Allah’tan başkası bilmez. Sağlam bilgi sahipleri şöyle derler: «Biz buna
inandık; hepsi de Rabbimiz katındandır.» Böyle düşünenler sadece temiz akıl
sahipleridir.” (Âl-i İmrân 3/7)
I.
Ayette
geçen anahtar lafızlar
Bu ayeti kerimenin sağlıklı anlaşılabilmesi için, anahtar durumdaki muhkem, müteşabih ve te`vil kelimesinin Kur`andaki ve indiği dönem arapçasındaki manalarına kısaca bakarcağız.
Allah Teâlâ şöyle buyurur:
الَر
كِتَابٌ
أُحْكِمَتْ
آيَاتُهُ
ثُمَّ
فُصِّلَتْ
مِن لَّدُنْ
حَكِيمٍ
خَبِيرٍ {1}
“Elif, Lam, Ra. Bu öyle bir kitaptır ki, âyetleri muhkem kılınmış,
sonra hakîm olan ve her şeyin iç yüzünü bilen Allah katından ayrıntılı olarak
açıklanmıştır.” (Hûd 11/1)
Muhkem,
sağlamlaştırılmış, güçlü, hikmetli demektir. Bazı âyetler, “şöyledir
veya değildir“ diye hükümler içerir. Onlar muhkemdir. Bir de onları
açıklayan âyetler vardır. Allah Teâlâ, bunlar arasına benzerlik koyarak
birlikte ele alınmalarına imkan vermiştir. Böylece ayetler arasında ikili
ilişkiler ağı oluşmuştur. Bunu şu âyet vurgulamaktadır:
اللَّهُ
نَزَّلَ
أَحْسَنَ
الْحَدِيثِ
كِتَاباً مُّتَشَابِهاً
مَّثَانِيَ
تَقْشَعِرُّ
مِنْهُ
جُلُودُ
الَّذِينَ
يَخْشَوْنَ
رَبَّهُمْ
ثُمَّ
تَلِينُ
جُلُودُهُمْ
وَقُلُوبُهُمْ
إِلَى ذِكْرِ اللَّهِ
ذَلِكَ هُدَى اللَّهِ
يَهْدِي بِهِ
مَنْ يَشَاءُ
وَمَن
يُضْلِلْ اللَّهُ فَمَا
لَهُ مِنْ
هَادٍ {23}
“Allah sözün en güzelini, birbirine benzer (müteşabih) ikişerler olarak
(bibirine benzer iç içe ikili mânalar ifade eden) bir kitap halinde indirmiştir. Rablerinden korkanların ondan derileri ürperir. Sonra da hem derileri
hem de kalpleri, Allah'ın zikri/Kur'an'ı karşısında yumuşar. Bu, Allah'ın
kılavuzudur ki, onunla dilediğini/dileyeni hidayete erdirir. Allah'ın
saptırdığına gelince, ona kılavuzluk edecek yoktur“ (Zümer 39/23)
Müteşâbih, iki şey arasındaki
benzerliği ifade eder. Müteşâbih ayetler birbirine benzerliği olan âyetlerdir.
“ikişerler“diye tercüme edilen mesânî = مثَانِي kelimesi, bir ayetin, bir
çok ayetle benzerlik taşıdığını ve ikili ilişki içinde olduğunu gösterir.
Te`vil lügatte: „birşeyin akibet ve
sonucunun ortaya çıkması“ demektir.
Kur`anı Kerimde te`vil kelimesi onbeş kadar yerde geçer, ançak hiçbir yerde bu
kelimeye „tefsir“ anlamı verilmemiştir. Örenek olarak şu iki ayete
bakabiliriz:
Ey iman
edenler, Allah'a itaat edin; elçiye itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine
de. Eğer bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, artık onu Allah'a ve elçisine
döndürün. Şayet Allah'a ve ahiret gününe iman ediyorsanız. Bu, hayırlı ve sonuç
bakımından (te`vil) daha güzeldir. (4-Nisa 59)
Ve (Yusuf), ebeveynini tahttın üzerine çıkardı. Hepisi O`na
secdeye kapandılar. O dediki:“Babacığım , işte daha önceki rüyamın te`vili (ortaya çıkışı). Hakikaten Rabbim onu
gerçek kıldı. (12-yusuf 100)
Te`vil sözü Kur`anı
Kerimde :“Birşeyin akibeti, varaçağına
varması, mahiyeti ve hakikatı“ manasına gelmesine rağmen, ve bunu
ifade eden ilk dönemlere ait birçok sahih rivayet bulunmasına rağmen, bu
kelimenin sonradan kazandığı ıstılahtaki „tefsir ve beyan“
manasına göre birçok Kur`an ayeti
yorumlanmış ve en önemlisi, Al-i İmran suresindeki ayetin tefsirinde fahiş bir
hata yapılmıştır. Buna göre „Kur`anda
tefsiri ve anlaşılması mümkün olmayan, manası ancak Allah Tealaya malum bulunan
birtakım ayetler vardır“ gibi,
mübin olan Kitab`a, layık olmayan bir özellik yakıştırılmıştır.
Sözkonusu ayette, fitne
aradıkları ve te`villerini arzuladıkları için, Kur`an`ın müteşabihlerinin
ardına düşen kimselerden söz ediliyor ve bunlar bu hareketlerinden dolayı
kınanıp kötüleniyor.
Gerek Necran
Hıristiyanları, gerek Yahudiler, gerekse daha başka fikir ve ideoloji
temsilcileri, mahiyeti itibariyle aklın konusu dışında bulunan birtakım
hakikatler ve gelecekte ortaya
çıkacak olaylar hakkında kendi
amaçları doğrultusunda birtakım tahminler yürütmek istemişler, bunun üzerine
Yüce Allah, sözkonusu ayette bunun yanlışlığını ve imkansızlığını beyan etmiş,
bu hareketi ve sahiplerini kınamıştır. Ayetin nuzul sebebiyle ilgili rivayetler
böyledir.[52]
Dolayısıyla bu ayette
Allah`tan başka kimsenin bilemeyeceği müteşabihlerden maksat,
-Kiyametin Vukuu, Ümmetin eceli
gibi gelecekte vukuu bulacak ve gayb olduğu için bilinmesi imkansız olan olaylar,
-Allahü Teala`nın zat ve sıfatlarıyla ilgili olup, mahiyeti ve hakikatleri aklın bilgi
hududu dışında bulunan gerçeklerdir.
Te`vil kelimesini doğru
anladıktan ve ayetin nuzul sebebini de gördükten sonra, bu ayetin nasıl
anlaşılması gerktiğine gelelim. Dikkat edilirse, Al-i İmran ayetinde, müteşabih
ayetlerin anlaşılamayacağı ve onları anlamak istemenin yasak olduğu
söylenmiyor. Ayette anlatılmak istenen hususlar tamamen başkadır, bunlar:
a-
فَأَمَّا
الَّذِينَ في
قُلُوبِهِمْ
زَيْغٌ Ayette, istikameti ve niyeti bozuk, kalbi yamuk
insanların, müteşabih ayetleri istismar ettikleri, bu ayetleri kendi amaçları doğrultusunda
kullanmak istedikleri, dolayısıyla bu kimselerin önyargılı ve peşin fikirli
oldukları belirtiliyor.
b-
فَيَتَّبِعُونَ
مَا
تَشَابَهَ
مِنْه Ayette, Kur`anı Kerim`e O`nun istediği kurallar
dahilinde, dengeli ve bütüncül yaklaşmamanın yanlışlığı, yalnızca müteşabihleri
ele alıp, muhkemleri ihmal etmenin, Kur`anı eksik anlamaya sebep olacağı
belirtiliyor. Sadece müteşabih ayetlere tekılıp kalmanın yanlış olduğu
anlatılıyor.
c-
مِنْهُ
ابْتِغَاء
الْفِتْنَةِ Kur`anı okumaktan
amaç, Onunla doğru yolu bulmak ve hidayete ulaşmak olduğu halde, sözkonusu
kimseler böyle bir amaçla değil, fitne ve kargaşa çıkarmak, halkı yanıltmak
için Kur`anın müteşabih ayetlerine takılıp kalırlar. Elbetteki Kur`an
kendisinin fitneye araç yapılmasını istemez ve böyle kimselerin bu tür
fiillerini yasaklar.
d-
تَأْوِيلَهُ
Ayetin yasakladığı, müteşabih
ayetlerin tefsir ve beyan edilmeleri değil, te`vil edilmeleridir. Kıyameti
saati, Muhammed ümmetinin eceli, istikbalde ne gibi hadiselerin meydana
geleceği, ve bazı ayetlerde Allahü teala hakkında kullanılan nefs, vecd,
yed, istiva gibi kavramlar ve Hz. Isa için sözkonusu edilen Allahın
ruhu ve kelimesi gibi ifadelere gelince, bunların anlam ve tefsirleri
bilinmekle beraber, mahiyet ve hakikatleri bilinemez. Mesela, Allahü teala`nın
arşına istivası malumdur, ancak bunların şekli, mahiyet, nasıllık ve niceliği
yani te`vili bilinemez. Zaten Taberi`ni de dediği gibi: „Kulların ne dini, ne
de dünyevi bakımdan bu gibi bilgilere hiçbir ihtiyaci yoktur.“[53]
II.
Bir
anlatım tekniği olarak Müteşabih
Kur'an'ın
muhkem ve müteşabih ayetlerden oluşan iki gruba ayrıldığını (Al-i îmran-7)
ayetinde gördük. Anlaşmazlık Kur'anın müteşabih ayetleri üzerinde yoğunlaşmış
ve bu konuda biri diğerini geçersiz sayacak birbirinden farklı tanımlar konunun
anlaşılmasına katkıda bulunmamış, daha da anlaşılmaz kılmıştır.
Bu bakımdan önceki kabullerin ortaya koyduğu sonucun, konuya yeterince açıklık
getirmediği ortadadır. Varılan sonuçla, Kur'an'ın bir bölümü (müteşabih
olanı) anlaşılamaz kabul edilip işlevsiz kılınmıştır. Oysa ki Kur'an,
bizim için gereksiz ve anlaşılmaz bilgilerin içinde bulunduğu bir kitap
değildir, o halde bu anlayış temelde Kur'an'la çelişmektedir.
Bu bakımdan müteşabihatta bizim
üzerinde durmamız gereken kısım, kelimelerin tek tek anlamının verilmesi
yoluyla anlaşılmasını sağlamak değil, müteşabih (aracı)
kelimelerle anlatılmak istenen şey neyse (amacı) onu
kavramaya çalışmaktır. Evet
müteşabihat bir anlatım tekniğidir. Anlatan (yani konuyu anlatırken
kullanılan kelimeler) müteşabih olabilir, bu anlatılanı anlamamıza engel
değildir.
Yani, anlatan (tanımlayan) ve anlatılan (tanımlanan) vardır,
Anlatan(tanımlayan) müteşabîhse de anlatılan(tanımlanan) muhkemdir. Anlatanın
müteşabih oluşu, anlatılanın anlaşılmasına engeî değildir. Bizim bilmediğimiz, görmediğiniz,
anlayamadığımız şeylerin bizini bildiğimiz, gördüğümüz ve anladığımız şeylerle
anlatılması, bizim o şeyleri görüyor, ve anlıyor gibi anlamamızı sağlar.
Ve bu anlatım tekniğini Kuran, müteşabih olarak nitelemektedir. Müteşabihlik Kur'an'ı anlamada ve ona göre
yaşamada bir engel değildir, bir gerekliliktir. Yoksa birçok şeyi kavramamız
asla mümkün olmayacaktır.
Şu tesbitlerle konuyu açmaya çalışalım;
a - Müteşabih olan, kelimenin (lafzın) kendisidir. Bu müteşabih olan kelimelerle anlatılan şey ise
muhkemdir. Kelimeler sadece bir araçtır. Aracın kendisi (kelime) müteşabih olsa
da, amaç (anlatılmak istenen şey) muhkemdir. Kalplerinde eğrilik olanlar anlatılan
şeye (amaca) değil, anlatan şeye (araca/kelimelerin
yalın anlamına) yönelmekte ve onları
tevil ederek, sapıklığa düşmektedirler.
b - Müteşabih ayetlerde geçen sözcüklerin kendisini
tanımlamaya çalışmak ne kadar yanlışsa bu sözcüklerden gerçek anlamlarının
bilinmeyişinden dolayı ayetin kendisini dikkate almamak ta en az onun kadar
yanlıştır. Çünkü, muhkem
olsun müteşabih olsun, bizim için anlamı olmayan hiçbir ayet olamaz. Mevcut bilgimizle tanımım (izahını) yapamadığımız
ayetleri dikkate almamak veya yok saymak doğru bir tutum değildir.
c - Muhkem ve müteşabihi sözcük tanımları içinde değerlendirmek ve bu
tanımlara göre bir anlayış geliştirmek, Kur'an'ın muhkem ve müteşabihe
yüklediği anlamı daraltmak olur. Her ne kadar yapılan tanımları temel
alsak ta yine de Kur'anın bu sözcükleri Kur'anî bir zeminde ele aldığını
dikkate almalıyız. Yoksa, yapılan tanımların dar anlamı ıçinde kalırsak yanlış
bir neticeye varırız.
Bu
açıklamalrdan sonra diyebiliriz ki; Kur`anı Kerimde Allahü Tealanın
sıfatlarıyla ilgili olarak geçen ve müteşabihata giren, istiva, yed, vech gibi
kelimelerin geçtiği ayetlerin hakiki ve zahiri manasının, yani reel bir
tarzda anlaşılması ve tefsir edilmesi, Kur`ana göre yasak olmayıp, bunların
sadece te`villeri yani insan aklınca, fiziki dünyaya bakılarak Allahü Tealaya
birtakım roller biçilmesi ve O`nun birşeylere benzetilmesi yasaklanmıştır.
Allahü
Teala şöyle buyurur:
فَلاَ
تَضْرِبُواْ
لِلّهِ
الأَمْثَالَ
إِنَّ اللّهَ
يَعْلَمُ
وَأَنتُمْ
لاَ
تَعْلَمُونَ {74}
Allah'a
birtakım benzerler icat etmeyin. Çünkü Allah (her şeyi) bilir, siz ise
bilemezsiniz.(Nahl 74)
Bu
ayetin anlamı esasen şudur; „Allahı belli ölcülere sığdırmaya ve O`na
kendinizce roller biçmeye kalkışmayın.“
Allah`ın
arşa istivasını, insanın sandalyeye oturuşuyla bir tutan
ve O`nun Yed`i ilahiyyesi`ni
insanın uzvu olan eli gibi tasavvur olan zihniyet ile, arşına istivasını
Allah`ın evrene hükmetmesi olarak anlayan, ve elini`de kudret yada
nimeti olarak algılayan zihniyet, birbirlerine tavır ve metod olarak çok
yakındır. Çünkü her ikiside Allah`a kendilerine göre rol biçmişler, böylece ne
bir ölçü ve misale ne de herhangi bir beşeri tarif ve tahdide sığmayan Yüce
Yaratıcıyı, fiziki dünyanın kaba geometrileriyle değerlendirmişlerdir.
Oysa,
Yüce Allah, Kitab`ında kendi zat ve sıfatlarıyla ilgili gerekli ve yeterli
açıklamayı müteaddid ayetlerde yapmış, bizlere yalnızca bunların hakikatlerine
iman etme görevi yüklemiş ve bunların te`villerini yasaklamıştır.
Bu
yüzden yukarıdaki her iki düşünce tarzında da müteşabihlerin te`viline
kalkışıldığı ve Kur`ani yasağın çiğnendiği açıktır.
Burada
hemen belirtelim ki; müteşabih ayetler hiç anlaşılmayan, bu sebeple de tefsir
edilmeleri ümmete yasaklanmış olan ayetler değildir. Umumun zannettiğinin
aksine, Asrı Saadet ve Tabiuun ve daha sonraki islam düşünürleri : „Biz bu
ayetlerin manalarını bilmeyiz, Allah ne murad ettiyse odur. Biz yalnızca iman
ederiz !“ dememişlerdir. Çoğu
kimsenin böyle zannetmesine rağmen, durum hiçde böyle değildir. Mesela İmam
Malik`in şu sözü meşhurdur:
„el-İstiva ma`lumun vel keyf-ü mechu`lun ve`s süaalü
anhu bid`atün.“ Yani Allah`ü
Tealanın arşına istiva etmiş olduğu, bilinen bir husustur. Ançak, bunun
keyfiyet ve niceliği bilinmemektedir. Bu keyfiyetin araştırılıp irdelenmesi ise
bid`attır.“[54]
Dolayısıyla
İmam Malik, Allah teala`nın , mahiyet ve niceliğini bilmediğimiz bir tarzda
arşının üzerinde olduğunu kabul ediyor; yani ilgili ayetleri tefsirsiz ve
anlamsız bırakmıyor. Lakin, Allah`ü Tealanın bu ilahi fiil veya sıfatının,
bizim dünyamızdaki keyfiyet ve hakikatler gibi algılanmamasını tembih ediyor.
Yani ilgili ayetleri tefsir ediyor amma te`vil etmiyor.
Yine
İmam Ebu Hanife bu konuya önem vermiş ve birkaç sahifelik „el-Fıkhul Ekber“
Risalesinde
bile ehemmiyetine binanen şunları söylemiştir:
„Allah
Tealaanın, Kur`anda zikrettiği gibi `yed´i`, ´vech`i, ve `nefs`i`, vardır.
Allah tealaa`nın Kur`anda söylediği vech, yed ve nefs gibi şeyler, keyfiyetsiz
olarak O`nun sıfatlarıdır. „O`nun `yed`i kudreti veya nimeti`dir“
denilemez. Çünkü böyle söylenirse, sıfat iptal edilmiş olur ve bu, Kaderiyye ve
Mutezile`nin sözüdür.“[55]
Gerçek bu olunca da müteşabih ayetler, Kur'an'ı anlama ve kavrama
konusunda bir engel teşkil etmezler. Kur'anî anlayışın belirleyiciliği
içinde, müteşabihten ne anlaşılmalıdır sorusuna cevap olarak şunları
söyleyebiliriz:
- Kur'an'da müteşabih anlatımlı kimi ayetlerin
bulunuyor oluşu, bizim gücümüzün ve bilgimizin üstünde olan (gaybi) şeylerin,
bize indirgenerek, kavramamıza yardımcı olmanın bir gereğidir.
- Kur'an, gerekli oluşu ve
bağlayıcılığı açısından bizim için tümüyle muhkemdir.
- Kur'an'in bizatihi kendisi
muhkemdir. (Allah'tandır ve korunmuştur.)
- Bulunur muhkemlıği içinde, müteşabih kısımların oluşu onun mühkemliğine
engel değildir. Zira, Kur'an'nın
bütününe iman ederiz.
- Bizim için kapalı olan, bilinmeyen ve
anlaşılmayan olarak görülen ayetlerin (anlam olarak) bilgisinin
saklı olması, gücümüzün üstünde olanı haber vermede kullanıldığından, bu
ayetler, olduğu gibi ve bilindiği kadarı île bizim için yeterlidir. Asıl sorun,
yeterli olanı yetersizmiş gibi görerek, onu yeterli hale getirmeye çalışmaktır.
Özetlersek; Yüce
Allah, gücümüzün yetmediği ve bizim için bilinmez olanı anlatırken, anlamamızı
sağlamak için, anlatımda kullandığı şeylerin (araçların) anlamını (ki müteşabih
olan kısım burasıdır) bilmemizi değil, anlatılan şeyi(amacı) bilmemizi
istemektedir.
Bunun böyle olduğunu
Kur'an;
هُوَ
الَّذِي
أَنْزَلَ
عَلَيْكَ
الْكِتَابَ
مِنْهُ
آيَاتٌ
مُحْكَمَاتٌ
هُنَّ أُمُّ الْكِتَابِ
وَأُخَرُ
مُتَشَابِهَاتٌ
فَأَمَّا
الَّذِينَ
فِي
قُلُوبِهِمْ
زَيْغٌ فَيَتَّبِعُونَ
مَا
تَشَابَهَ
مِنْهُ ابْتِغَاءَ
الْفِتْنَةِ
وَابْتِغَاءَ
تَأْوِيلِهِ
وَمَا
يَعْلَمُ
تَأْوِيلَهُ
إِلَّا
اللَّهُ
وَالرَّاسِخُونَ
فِي الْعِلْمِ
يَقُولُونَ
آمَنَّا بِهِ
كُلٌّ مِنْ عِنْدِ
رَبِّنَا
وَمَا
يَذَّكَّرُ
إِلَّا أُوْلُوا
الْأَلْبَابِ
(7)
"Sana bu kitabı indiren O'dur. Bunun âyetlerinden bir kısmı muhkemdir
ki, bu âyetler, kitabın anası (aslı) demektir. Diğer bir kısmı da müteşabih
âyetlerdir. Kalblerinde kaypaklık olanlar, sırf fitne çıkarmak için, bir de
kendi keyflerine göre te'vil yapmak için onun müteşabih olanlarının peşine
düşerler. Halbuki onun te'vilini Allah'dan başka kimse bilmez. İlimde uzman
olanlar, `Biz buna inandık, hepsi Rabbimiz katındandır` derler. Ancak
akıl sahipleri düşünüp öğüt alır" (3 Al-i îmran 7) ayetîyle ortaya
koymaktadır.
ÖRNEK
"Allah 'in eli onların elleri üstündedir" ayetinde müteşabih olan
kısım, 'Allah'ın eli nitelemesidir. Çünkü Allah'ın eli,
burada, bizim somut olarak algıladığımız el değildir. Ya nedir ? işte bu
sorunun peşine düşmek hastalıktır. Çünkü bizim için Allah'ın elinin nasıl
olduğunu bilmek gerekli birşey değildir. El bizim için müteşabihe girmekte ve
bir araçtır. Asıl amaç bu deyimle (müteşabihle) bize anlatılmak istenen şeydir.
Allah bu anlatımla, müminlerin gücüne güç katacağını ifade etmektedir.
Bunu görmezlikten gelerek el nasıldır? Bizim elimiz gibi
ellerden mi söz edilmektedir? Allah'ın eli mi var? gibi anlamsız soruların
cevabını aramak hiçbir şeyi çözmez ve gereksizdir,
III.
Kur`anı anlamada te`vil, Muhkem ve Müteşabih
هُوَ
الَّذِيَ
أَنزَلَ
عَلَيْكَ
الْكِتَابَ
مِنْهُ
آيَاتٌ
مُّحْكَمَاتٌ
هُنَّ أُمُّ
الْكِتَابِ وَأُخَرُ
مُتَشَابِهَاتٌ
فَأَمَّا
الَّذِينَ في
قُلُوبِهِمْ
زَيْغٌ
فَيَتَّبِعُونَ
مَا
تَشَابَهَ
مِنْهُ ابْتِغَاء
الْفِتْنَةِ
وَابْتِغَاء
تَأْوِيلِهِ
وَمَا
يَعْلَمُ
تَأْوِيلَهُ
إِلاَّ اللّهُ
وَالرَّاسِخُونَ
فِي
الْعِلْمِ
يَقُولُونَ
آمَنَّا بِهِ
كُلٌّ مِّنْ
عِندِ
رَبِّنَا
وَمَا
يَذَّكَّرُ
ِلاَّ أُوْلُواْ
الألْبَابِ{7}
“Sana bu Kitab’ı indiren odur. Onun bir kısmı muhkem
âyetlerdir. Onlar Kitab’ın anasıdır. Öbürleri ise bunlara benzerdirler (müteşâbih).
Kalplerinde kayma olanlar, fitne çıkarma isteği ve onu tevil isteği ile benzer (müteşabih)
olana uyarlar. Oysa onun te`vilini
Allah’tan başkası bilmez. Sağlam bilgi sahipleri şöyle derler: «Biz buna
inandık; hepsi de Rabbimiz katındandır.» Böyle düşünenler sadece temiz akıl
sahipleridir.” (Âl-i İmrân 3/7)
Allah Teâlâ şöyle
buyurur:
الَر
كِتَابٌ
أُحْكِمَتْ
آيَاتُهُ
ثُمَّ فُصِّلَتْ
مِن لَّدُنْ
حَكِيمٍ
خَبِيرٍ {1}
“Elif, Lam, Ra. Bu öyle bir kitaptır ki, âyetleri muhkem kılınmış,
sonra hakîm olan ve her şeyin iç yüzünü bilen Allah katından ayrıntılı olarak
açıklanmıştır.” (Hûd 11/1)
Muhkem,
sağlamlaştırılmış, güçlü, hikmetli demektir. Bazı âyetler, “şöyledir
veya değildir“ diye hükümler içerir. Onlar muhkemdir. Bir de onları
açıklayan âyetler vardır. Allah Teâlâ, bunlar arasına benzerlik koyarak
birlikte ele alınmalarına imkan vermiştir. Böylece ayetler arasında ikili
ilişkiler ağı oluşmuştur. Bunu şu âyet vurgulamaktadır:
اللَّهُ
نَزَّلَ
أَحْسَنَ
الْحَدِيثِ
كِتَاباً مُّتَشَابِهاً
مَّثَانِيَ
تَقْشَعِرُّ
مِنْهُ
جُلُودُ
الَّذِينَ
يَخْشَوْنَ
رَبَّهُمْ
ثُمَّ تَلِينُ
جُلُودُهُمْ
وَقُلُوبُهُمْ
إِلَى ذِكْرِ اللَّهِ
ذَلِكَ هُدَى اللَّهِ
يَهْدِي بِهِ
مَنْ يَشَاءُ
وَمَن
يُضْلِلْ اللَّهُ فَمَا
لَهُ مِنْ
هَادٍ {23}
“Allah sözün en güzelini, birbirine benzer (müteşabih) ikişerler olarak
(bibirine benzer iç içe ikili mânalar ifade eden) bir kitap halinde indirmiştir. Rablerinden korkanların ondan derileri ürperir. Sonra da hem derileri
hem de kalpleri, Allah'ın zikri/Kur'an'ı karşısında yumuşar. Bu, Allah'ın
kılavuzudur ki, onunla dilediğini/dileyeni hidayete erdirir. Allah'ın
saptırdığına gelince, ona kılavuzluk edecek yoktur“
(Zümer 39/23)
Müteşâbih, iki şey arasındaki
benzerliği ifade eder. Müteşâbih ayetler birbirine benzerliği olan âyetlerdir.
“ikişerler“diye tercüme edilen mesânî = مثَانِي
kelimesi, bir ayetin, bir çok ayetle benzerlik taşıdığını ve ikili ilişki
içinde olduğunu gösterir.
Benzer ayetleri bulup ortaya çıkaracak olanlar bilginlerdir. Onların içinde
Arap dilini bilenler olmalıdır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:
كِتَابٌ
فُصِّلَتْ
آيَاتُهُ
قُرْآناً عَرَبِيّاً
لِّقَوْمٍ
يَعْلَمُونَ {3}
“Bu,
bilen bir toplum için, âyetleri Arapça okuyuş olarak açıklanmış bir kitaptır.” (Fussilet 41/3)
Tevilde bir şeyi asıl
hedefine çevirme anlamıda vardır. Müteşâbihin
hedefi muhkemdir. Araya benzerlik koyarak onu muhkeme
doğru çeviren Allah Teâlâ’dır.
“...
Oysa onun te`vilini Allah’tan başkası bilmez.”
Buradaki “onun = هـ” zamiri; (مَا تَشَابَهَ مِنْهُ)’deki (ما) yı gösterir. “Oysa müteşabihin te`vilini Allah’tan başkası bilmez.” demektir.
Tevil konusu Kur’an’da örneklerle açıklanmıştır. İlgili
âyetlerden biri şudur:
فِرَاقُ
بَيْنِي
وَبَيْنِكَ
سَأُنَبِّئُكَ
بِتَأْوِيلِ
مَا لَمْ
تَسْتَطِع
عَلَيْهِ
صَبْرًا ْ قَالَ
هَذَا
“O şöyle söyledi: "İşte bu, seninle benim ayrılmamızı
gerektiriyor,
dayanamadığın işlerin tevilini sana anlatacağım" (Kehf, 18/78)
Musâ aleyhisselam Hızır’la yolculuk yapmış ve onun bazı davranışlarına
dayanamamıştı. Çünkü Hızır, önce; bindikleri gemiyi delmiş, sonra bir erkek
çocuğunu öldürmüş. sonra da kendilerini misafir etmek istemeyen bir kasabada
yıkılmak üzere olan bir duvarı doğrultmuştu. Ayrılmaya karar verdikleri bir
sırada Hızır; “Dayanamadığın bu işlerin tevilini
(yani sonucunu) sana anlatacağım" diyerek şunları söylemişti:
"Gemi,
denizde çalışan ve başka işleri olmayan birkaç kişinindi; istedim ki onu
kusurlu hale getireyim. Çünkü arkalarında sağlam gemilere zorla el koyan bir
hükümdar vardı."
"Oğlana gelince; onun ana babası inanmış kimselerdi. Çocuğun onları
azdırmasından ve inkara sürüklemesinden korktuk"
Rablerinin o çocuktan daha temiz ve onlara daha çok
merhamet eden birini vermesini istedik."
"Duvar ise, şehirde iki yetim erkek çocuğa aitti. Altında onlara ait bir
hazine vardı. Babaları iyi insandı. Rabbin istedi ki; onlar reşit olsunlar ve
hazinelerini çıkarsınlar. Bu Rabbinden bir ikramdır. Yoksa ben bunları
kendiliğimden yapmadım. İşte dayanamadığın işlerin tevili budur." (Kehf 18/65-82)
Her bir olayın tevili, yani ana hedefi
gösterilince Musa aleyhisselamın şaşkınlığı geçmişti.
Rüya yorumuna da tevil denir. Çünkü, rüyada ana hedef, gerçek olaylarla ilgili ip
uçlarıdır.
Yusuf aleyhisselam zindanda iken hükümdar şöyle demişti:
"Ben, yedi semiz ineği yedi zayıf
ineğin yediğini; yedi yeşil başak ve bir o kadar da kurumuş başak görüyorum. Ey
ileri gelenler! Eğer rüya yorumlamayı biliyorsanız rüyamı doğru
yorumlayın."
Dediler ki: "Bunlar karışık rüyalar;
biz böyle rüyaların tevilini bilmeyiz".
(Yusuf ile birlikte zindanda iken) kurtulan
iki kişiden biri, nice zaman sonra Yusuf'u hatırladı ve: "Ben size onun tevilini bildireceğim,
bana biraz müsaade edin" dedi.
Sonra Yusuf aleyhisselama geldi. O da rüyayı
tevil etti ve şöyle dedi:
"Yedi yıl sürekli ekim yapın, bütün hasadı başağında bırakın; yiyeceğiniz
az bir kısım başka.
"Sonra arkadan yedi kıtlık yılı gelir, bütün biriktirdiğinizi yer tüketir;
sakladığınız az bir kısım başka."
"Sonra arkadan, halkın rahat edeceği bir yıl gelir, o zaman da sıkıp
sağarlar".
(Yusuf 12/43-49)
Rüya tevili, günlük hayattaki hangi olayın,
rüyadaki hangi sembole benzediğine bakılarak yapılır. Bu ilgiyi kuramayanlar
o tevili yapamazlar.
Açıkça görülüyor ki, tevilde bir ana konu, bir
de onun açıklaması vardır. Hızır olayında ana konu, Musa
aleyhisselamın bilmediği arka plandır. Gördüğü olaylar, onların açıklamasıdır.
Ana konuyu kavrayınca açıklamaları anlayabilmiştir. Hadiste bildirildiğine göre
Hızır ona şöyle demişti:
“Ya Musa, sen benimle birlikte olmaya dayanamazsın. Ben
Allah’ın bana öğrettiği bir ilmi biliyorum ki sen onu bilmezsin. Sen de
Allah’ın sana öğrettiği bir ilmi bilirsin ki, ben onu bilmem .”
Ana konuyla bağlantısı kurulamayan bir olaya dayanılarak bir karara
varılamaz. Yukarıdaki işleri örnek alıp anasına babasına zahmet verecek
diye bir çocuk öldürülemez. Yahut başkası gasp edecek diye birinin malına zarar
verilemez. Böyle bir tavır insanlar arasında huzur ve güveni ortadan kaldırır.
Melik’in gördüğü rüya da ileride olacak bazı ana olayların açıklamasıydı.
Melikin adamları, o ana olayla ilgi kuramadıkları için onun, karışık bir rüya
olduğunu söylemişlerdi. Demek ki tevil;
açıklamayı ana olaya bağlayarak bir karara varmaktır.
Yukarıdaki iki olayda olduğu gibi Al-i İmran’ın 7. âyetinde de tevil kelimesi,
ana olaya değil, açıklamaya izafe edilmiş ve “... Oysa
onun tevilini Allah’tan başkası bilmez.” denmiştir.
Burada ana olay, ümmü’l-Kitâb olan muhkem
âyettir. Müteşabihi tevil eden, yani onu ana âyete bağlayan
Allah’tır. Bunu ondan başkası yapamaz. Bu, şu âyetlerin de gereğidir:
“Ey Elçi! Biz sana okuduğumuzda onun okunuşunu takip et.
Sonra onu açıklamak bize düşer.” (Kıyamet 75/18-19)
Allah Teâlâ, bu âyetler arasına benzerlik koyarak doğru açıklamaya ulaşmamıza
fırsat vermiştir. Bu benzerliklere bakmadan bir tevile girişilirse, bu Allah’ın
değil bizim tevilimiz olur ve bizi yanlış sonuçlara götürür. Bunu bilerek ve
kasıtlı olarak yapanlar, yoldan çıkmış olurlar. Al-i İmrân 7. âyetinin ilgili
bölümü şöyledir:
“... Kalplerinde kayma olanlar, fitne çıkarma isteği ve
onu tevil isteği ile müteşâbih olana uyarlar.”
Dini kullanarak insanları sapıtmak isteyenler için en kestirme yol, âyetleri
bağlantılarından koparmaktır. Bunun için bazı âyetleri görmemek gerekir.
Allah Teâlâ şöyle
buyurur:
“İndirdiğimiz açıklayıcı ayetleri ve ana yolu o Kitapta
insanlara açıkladığımız halde, gizleyenler... İşte Allah onlara lanet
edecektir. Lanet edecek olanlar da lanet edecektir.
Tevbe edip kendini düzelten ve onları açıklayanlar başka. Onların tevbesini
kabul ederim. Ben tevbeleri kabul ederim, ikramım boldur.” (Bakara 2/159-160)
Bu konuda Kur’an’da, Yahudilerle ilgili bir örnek vardır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“(Ey Yahudiler!) Şimdi siz öyle bir durumdasınız ki, bir
birinizi öldürürsünüz. İçinizden bir takımını yurtlarından sürersiniz. Onlara
yapılan kötülük ve düşmanlığa destek verirsiniz. Esir düşmüş olarak karşınıza
çıkarlarsa kan bedelini ödersiniz. Onları sürgün etmek size zaten haramdır.
Şimdi siz o Kitab’ın bir bölümüne inanıyor, bir bölümünü görmezlikten mi
geliyorsunuz? İçinizden bunu yapanın hak ettiği nedir? Şu hayatta perişanlıktan
başka bir şey mi? Böyleleri Kıyamet gününde de en şiddetli azaba sürüklenirler.
Allah ne yaptığınızdan habersiz değildir.” (Bakara 2/85)
Al-i İmran 7. âyet şöyle devam ediyor:
“Sağlam bilgi sahipleri şöyle derler: Biz buna inanırız.
Hepsi de Rabbimiz katındandır”.
Yani Allah, âyetleri muhkem ve müteşabih olarak ikiye ayırmış, araya bağ koyarak tevil yapmış ve o tevili
bize göstermiştir. Biz âyetleri tevile değil,
anlamaya çalışırız.
Yukarıda geçen ayetler arasındaki ilişkiler ağı, malesef bugüne kadar
görülememiştir. Bunun tabii sonucu olarak; muhkem, müteşabih, mesânî ve tevil kelimelerine farklı anlamlar yüklenmiştir.
Bunu bilerek yapanlar olduğu gibi bilmeyerek veya eskilerin kör taklitçisi
olarak yapanlar da olmuştur. Bu yüzden bazı âyetler görmezlikten gelinmiş,
bazıları da yanlış açıklanmıştır.
Talak 1-3 ile Bakara 229 ve Mumtehine 10; görmezlikten
gelinen âyetlere, Hac 15, Nur 33 ve Taha 96, yanlış
açıklanan âyetlere örnek olabilir.
Yanlış teviller sıkıntı doğurmaktadır. Kimileri, sıkıntının bunlardan
değil, Kur’an’dan kaynaklandığını sanarak “tarihselci” yaklaşımla; kimileri de
Kur’an’ı, dînî ve ahlâkî ilişkiler sahasına hapsetmekle sıkıntıların üstesinden
gelineceğini düşünmektedir. Bu yaklaşımlar; hem yanlış tevillerin sahasını
genişletmekte hem de bazı âyetleri görmeme veya tarihe hapsetme gibi daha ağır
sonuçlara yol açmaktadır. Yukarıdaki âyetlerin ortaya koyduğu metot ise her
türlü yanlışa engel olacak niteliktedir.
15-KUR´ANI ANLAMA METODLARINA
UYULMADIĞI İÇİN GÖRMEZLİKTEN GELİNEN AYETLER
Yukarıda geçen ayetler arasındaki ilişkiler ağı, malesef bugüne kadar
görülememiştir. Bunun tabii sonucu olarak; muhkem, müteşabih, mesânî ve tevil kelimelerine farklı anlamlar yüklenmiştir.
Bunu bilerek yapanlar olduğu gibi bilmeyerek veya eskilerin kör taklitçisi
olarak yapanlar da olmuştur. Bu yüzden bazı âyetler görmezlikten gelinmiş,
bazıları da yanlış açıklanmıştır.
Talak 1-3 ile Bakara 229 ve Mumtehine 10; görmezlikten
gelinen âyetlere, Hac 15, Nur 33 ve Taha 96, yanlış
açıklanan âyetlere örnek olabilir.
Fakihler, boşanma ile ilgili sistemlerini kurarken, hem talakı detaylı olarak
anlatan Talak suresindeki âyetlere, hem de kadınların evliliğe son verme
yetkilerini düzenleyen iftidâ ile ilgili âyetlere gereken önemi vermemiş,
onları âdeta görmezlikten gelmişlerdir. Müfessirler de bu yaklaşıma destek vermişlerdir.
a- Talak 1 ve 3. âyetler :
Allah Teâlâ şöyle buyurur:
"Ey Peygamber! Kadınları boşadığınızda iddetlerini
gözeterek boşayın ve iddeti sayın. Rabbiniz Allah’tan sakının. Onları
evlerinden çıkarmayın. Onlar da çıkmasınlar. Açık bir fuhuş yapmış olurlarsa o
başka. Bunlar Allah’ın sınırlarıdır. Kim Allah’ın sınırlarını aşarsa kendine
yazık etmiş olur. Bilemezsin, belki Allah bunun ardından yeni bir durum ortaya
çıkaracaktır.”
“Kadınlar sürelerinin sonuna geldikleri zaman onları ya
maruf ile tutun veya maruf ile ayırın. İçinizden güvenilir iki kişiyi şahit
tutun; şahitliği Allah için yerine getirin. İşte Allah'a ve ahiret gününe
inanan kimseye verilen öğüt budur. Kim Allah’a karşı gelmekten sakınırsa o, ona
bir çıkış yolu açar.
Ona, beklemediği yerden rızık verir. Kim Allah'a güvenirse, o ona yeter. Allah
onu, hedefine ulaştırır. Allah her şey için bir ölçü koymuştur”. (Talak 65/1-3)
Ömer'in oğlu Abdullah, karısını hayızlı iken boşamıştı. Ömer, bunu Allah’ın
Elçisi sallallahu aleyhi ve selleme sorunca o, şöyle demişti:
"Söyle ona, eşine dönsün; temizleninceye kadar
ondan ayrılmasın. Sonra adet görür arkasından tekrar temizlenirse, bundan sonra
isterse birlikte olmaya devam etsin, isterse ilişkiye girmeden onu boşasın. Bu,
o iddettir ki, Allah kadınları ona göre boşamayı emretmiştir ." Abdullah dedi ki; “Peygamberimiz,
boşamayı geçersiz saymış ve şu ayeti okumuştu: “Ey
Peygamber! Kadınları boşadığınızda iddetlerini gözeterek boşayın.” Yani onları
iddetlerinin başlangıcında boşayın ."
Demek ki, “...iddetlerini gözeterek ...“ boşamak için kadının hayızlı olmaması,
eğer temizse o temizlik dönemi içinde eşiyle ilişkiye girmemiş olması gerekir.
Abdullah’ın boşaması bu ölçüye uymadığı için Allah’ın Elçisi sallallahu aleyhi
ve sellemin buna çok sinirlendiği rivayet edilmiştir .
Bunun önemli hikmetleri vardır. Erkek, hayızlı eşiyle ilişkiye giremeyeceğinden
huzursuz olabilir. Kadın hayızdan temizlenince erkeğin ona arzusu üst sınıra
çıkar. İlişkiye girince arzusu azalır. Erkeğin karısını, ilişkiye girdiği
temizlik döneminde boşayamaması, boşama önünde tabii bir engel oluşturur.
Talakla birlikte kadın iddet beklemeye başlar. Bu süre, adet
gören için üç kere adet görüp temizleninceye
kadar geçen süredir. Adet görmeyen üç ay, hamile olan da doğuma kadar bekler .
"Kadınları iddetleri içinde boşayın" emrinden sonra yapılacak şeyler
şöyle sıralanmıştır:
1- İddeti saymak,
2- Kadını evden çıkarmamak,
3- Kadının çıkmaması,
4- Süre bitiminde kararı gözden geçirip kadını ya iyilikle tutmak veya iyilikle
ayırmak.
5- İki kişiyi şahit tutmak.
İddeti sayma, erkeğe verilmiş bir görevdir. Bu, eşiyle yakından
ilgilenmesini zorunlu kılar. Eğer iddeti saymazsa, süreyi geçirerek eşine dönme
hakkını da kaybedebilir. Bu süre içinde kadının, kocasını doğru bilgilendirmesi
gerekir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“Allah'ın rahimlerinde yarattığını
gizlemeleri o kadınlara helâl olmaz.” (Bakara 2/228)
Adet olduğu halde olmadım derse günaha girer.
Eşlerin iddet bitinceye kadar ayrılmamaları önemlidir. Kadın evden çıkar veya
çıkarılırsa eşler, bir başkasının yanında birbirlerinin kötü hallerini ortaya
dökerek soğukluğun artmasına sebep olabilir ve kötü niyetli kişilerin engeline
takılabilirler. Bunun zararını kendileri çeker. “... Kim
Allah’ın sınırlarını aşarsa kendine yazık etmiş olur...” âyeti bunu göstermektedir.
Erkek bu süre içinde durumu gözden geçirip daha sağlıklı bir sonuca varabilir.
Kadın da kocasını ikna etme fırsatını yakalar. Çünkü iddet bitinceye kadar
koca, eşine dönme kararı verebilir. Bu süre içinde kadının kocasına karşı
davranışlarında bir sınırlama yoktur. Onun ilgisini çekmeye çalışabilir.
Hem boşama sırasında, hem de bekleme süresinin sonundaki işlemlerde şahit bulundurmak gerekir. Böylece işlemin başı
ve sonu tespit edilmiş olur. Kur’an’ın, evlenmede şahit şartı koşmayıp boşamada koşması, bu işleme daha çok önem verdiğini gösterir.
Buraya kadar anlatılanlar, bir tek boşama ile ilgili işlemlerdir.
Allah Teâlâ şöyle buyurur:
"O talak iki defa olur. "الطَّلاَقُ
مَرَّتَان
(Bakara 2/229) Yani yukarıda anlatılan biçimiyle talak ancak iki defa
olabilir. Çünkü (الطلاق)’ın
başındaki “ال”
marifelik ekidir;“O bilinen talak” demek olur. Bu da Talak sûresinde
açıklanmış olan talaktır. Çünkü talak, başka bir yerde açıklanmamaktadır.
“Erkek üçüncü defa boşarsa, artık bu kadın ona helal olmaz
. Kadın başka bir kocayla evlenir, o da boşarsa bakarlar: Eğer Allah’ın koyduğu
sınırlarda duracakları kanaatine varırlarsa, birbirlerine dönmelerinde bir
günah yoktur…”
(Bakara 2/230)
Meşhur dört mezhep ile Zahiri mezhebi, sistemlerini kurarken Talak 1-3.
âyetlerini dikkate almadıkları için bu mükemmel talak sistemi kaybolmuş ve
savunulamayacak bir hale dönüşmüştür.
Bu temel hata, başka hatalar doğurmuştur. “الطلاق
مرتان O
talak iki defa olur”
(Bakara 2/229) ayetindeki ال
üzerinde ya durulmamış, ya da cins için olduğu iddia edilmiştir.
Cins için olunca âyetin anlamı “Erkek karısını en fazla iki kere boşayabilir”
demek olur. Ama boşamanın üç defa olduğu kesindir. Bu sebeple ال ‘ın cins için olduğunu
savunanlar cümlenin b b
v yapısını kökten değiştirmek zorunda kalmışlardır. Serahsî şöyle der: “Mubah
talakların tamamı iki defadır ve üçüncü defadır .” “Üçüncü defadır”
sözünü katma mecburiyeti varsa “ال”in cins için olma ihtimali kalmaz. Arapça
bilen herkes bu açık yanlışı anlar.
الطلاق
مرتان ‘daki مرة , bir zaman dilimini gösterir. el- Kâsânî
şunları söyler:
Sanki Allah bu ayette, “onları boşamak
istediğiniz zaman iki defada boşayın” demiştir.
Ayrı ayrı boşamanın emredilmesi bunların bir arada yapılmasının yasaklanması
olur. Çünkü arada zıtlık vardır. Öyleyse talakları birleştirmek
haram veya mekruh olur.” el- Kâsânî, mezhebinin tesiri ile yine de talakları
birleştirmeyi kabul etmiştir . Bir şeyi hem yasak hem geçerli saymak ciddi bir
çelişkidir.
Tefsirciler de; ne مرة
kelimesi üzerinde
durmuşlar, ne de Bakara
229 ile Talak Suresi arasında ilişki kurmuşlardır .
Bu yanlışların sonucu olarak meşhur dört mezhep; karısına, “seni üç talakla boşadım” diyen kocanın, onu
üç kere boşamış olduğunu kabul etmiştir. Bu mezheplere göre, kadının hayızlı
veya temiz olması, o temizlik dönemi içinde eşiyle ilişkiye girmiş bulunması,
ya da gerdeğe girmemiş olması neticeyi değiştirmez.
İbn Abbâs’ın bildirdiğine göre Allah’ın Elçisi sallallahu aleyhi ve sellem ile
Ebû Bekir devrinde ve Ömer’in halifeliğinin ilk iki yılında üç talâk, bir talâk
sayılırdı. Hattâb oğlu Ömer: “İnsanlar ihtiyatlı olmaları gereken bir konuda
aceleci davranmaktalar. Acaba, onu, onların aleyhine geçerli saysak mı?” dedi
ve geçerli saydı .
Sonra fetvalar, şaşırtıcı bir şekilde değişti. Abdullah b. Abbas , Abdullah b.
Ömer, Abdullah b. Mes’ûd, Ömer b. Abdülaziz ve Mervan b. El- Hakem’in buna göre
fetva verdikleri bildirilmiştir .
b- Bakara 229 (İftidâ):
Bu âyet de görmezlikten gelinmiştir.
Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“Onlara verdiklerinizden bir şey almanız
size helâl olmaz. Eşler, Allah'ın koyduğu sınırlarda duramayacaklarından
korkarlarsa, o başka. Allah’ın koyduğu sınırlarda duramayacaklarından siz de
korkarsanız, kadının fidye verip kendini kurtarmasında her ikisi için de bir
günah yoktur. Bunlar Allah'ın koyduğu sınırlardır. Onları aşmayın. Kim Allah’ın
koyduğu sınırları aşarsa, işte onlar zalimlerdir.” (Bakara 229)
Evliliğin yürümeyeceği endişesine kapılan kadın, durumu yetkililere
bildirir. Onlar da aynı endişeyi duyarlarsa kadına iftida
yetkisi verirler. Kadın, ayrılmaya karar verirse, kocasından aldığını
geri verir. Ayette geçen, “Onlara verdiklerinizden...” ifadesi, kadının kocasından aldığı
mehir ve hediyelerin tamamı olarak anlaşılabileceği gibi, bir kısmı olarak da
anlaşılabilir. Bunlardan ne kadarının geri verileceğine yetkililer karar
verirler. Kocanın suçu yoksa tamamını geri vermek gerekir.
Yetkili makam mahkemedir. Mahkemenin olmadığı yerde hakeme
başvurulur. Mahkeme de işi hakeme havâle edebilir. Aşağıdaki örneklerde kadın,
peygamberimize ve halife Ömer’e başvurmuştur.
Ensar’dan Sehl’in kızı Habibe, Sabit b. Kays ile evliydi.
Bir gün Peygamberimiz sabah namazına çıkmıştı. Habibe’yi, alaca karanlıkta
kapısının önünde buldu. “Sen kimsin?” dedi. “Sehl’in kızı Habibe’yim” diye
cevap verdi. “Neyin var?” dedi. “Sâbit ile birlikte olamayacağım” dedi. Kocası
Sâbit gelince Peygamber ona: “İşte Habîbe! Ağzına ne geldiyse söyledi.” dedi.
Habîbe dedi ki: “Ey Allah’ın Elçisi, onun bana verdiklerinin hepsi duruyor.”
Allah’ın Elçisi Sâbit’e dedi ki; “Al o malı ondan”. O da aldı ve Habîbe
ailesinin yanında oturdu .
Konu ile ilgili farklı rivayetler şöyledir:
“Sâbit b. Kays’ın eşi şöyle dedi: Onu ahlak ve din
yönünden suçlamıyorum fakat müslüman olduktan sonra nankör olmak istemem.
Elimde değil . Ondan nefret etmekten kendini alamıyorum . Allah korkusu olmasa
yanıma geldiğinde yüzüne tükürürdüm .”
“Habîbe Peygamberin komşusu idi. Sâbit onu dövmüştü . Sabit, sert mizaçlı biri
idi . kadın kocasından olabildiğine nefret ediyor ama kocası onu çok seviyordu
.”
“Allah’ın Elçisi; “Sana verdiği bahçeyi iade eder misin?” dediğinde Habibe,
fazlasını dahi verebileceğini söyledi. Allah’ın Elçisi: “Fazlasına hayır. Fakat
bahçesini verirsin” dedi .”
Sahabe döneminde de şöyle bir olay oldu: Ömer b. el-Hattab’a kocasını şikâyet
eden bir kadın geldi. Kadın, içerisinde saman (çer-çöp) bulunan bir eve
hapsedildi ve geceyi orada geçirdi. Sabah olduğunda Ömer gecesinin nasıl
olduğunu sordu. Kadın “Böyle parlak bir gece geçirmedim” dedi. Bunun üzerine
Ömer kocası hakkındaki düşüncesini öğrenmek istedi. Kadın onu övdü ve ardından
“O yok mu o!? Fakat elimden başka bir şey gelmiyor!” dedi. Bunun üzerine Ömer iftidâ
hususunda ona izin verdi .
Ömer, kadının kocasıyla birlikte yaşayıp yaşayamayacağını anlamak istemişti.
Gerek Peygamberimiz gerekse Ömer, nefretin nedenini sormamıştır.
Bakara 229’un müteşabihi olan şu âyet, iftidâ konusuna açıklık getirmektedir:
“Müminler! Mümin kadınlar hicret ederek size gelirlerse
onları imtihandan geçirin. Onların imanlarını en iyi Allah bilir. Eğer mümin
olduklarını öğrenirseniz, onları kâfirlere geri çevirmeyin. Bu kadınlar onlara
helal olmazlar. Onlar da bunlara helal olmazlar. Kocalarının bunlara
harcadıklarını geri verin. Bu kadınların mehirlerini kendilerine verdiğiniz
zaman, onlarla evlenmenize engel yoktur. Kâfir kadınların ismetlerine
yapışmayın; onlara harcadığınızı isteyin. Onlar da kendi harcadıklarını
istesinler. Bu Allah'ın size hükmüdür; aranızda o hükmeder. Allah bilir, doğru karar
verir.” (Mümtahine
60/10)
Peygamberimizin Mekkeli müşriklerle yaptığı Hudeybiye antlaşmasının
maddelerinden biri şöyleydi: “Senin dininden de olsa, bizden hangi adam sana
gelirse bize geri göndereceksin” Sonra Hudeybiye’de bir grup Mekkeli
Müslüman kadın çıka geldi. Bunun üzerine yukarıdaki ayet indi . Antlaşma
şartında “adam” diye tercüme ettiğimiz (رجل
= erkek) kelimesi vardı. Kadınlar o kapsama girmediğinden Peygamberimiz,
ayetteki şartlara uyan o kadınlarla biat etti ve onları geri çevirmedi .
Ayet, evli olduğu halde, inançları sebebiyle kaçıp Müslümanlara sığınan
kadınları konu etmektedir. Onların bu tavırları, kocalarından ayrılmaya
karar verdiklerini gösterir. Yoksa bu kararı vermediği için Mekke’de
kalan müslüman hanımlar da vardı. Hudeybiye ile ilgili olarak Allah Teâlâ şöyle
buyuruyor:
“Eğer onların arasında olan ve henüz tanımadığınız mümin
erkeklerle mümin kadınları ezmeniz ve ondan dolayı size leke sürülmesi ihtimali
olmasaydı Allah savaşı önlemezdi. Allah, dileyeni ikramı içine almak için böyle
yaptı. Eğer onlar ayrılmış olsalardı ,onların kâfir olanlarını acı bir azaba
çarptırırdık.” (Fetih
48/25)
Mümtahine Suresinin 10. âyetini bölümler halinde inceleyelim:
1- “Müminler! Mümin kadınlar hicret ederek size
gelirlerse onları imtihandan geçirin. Onların imanlarını en iyi Allah bilir.
Eğer mümin olduklarını öğrenirseniz, onları kâfirlere geri çevirmeyin. Bu
kadınlar onlara helal olmazlar. Onlar da bunlara helal olmazlar.”
Böyle bir kadının hicret etmesi; eşini, ailesini ve yurdunu terk etmesi
anlamına gelir. Bunu inançları sebebiyle yaptıklarının anlaşılması Müslümanlara
maddi külfet yükleyecektir.
Çünkü kadının kocasından, bu şekilde ayrılma kararı, bir iftidâ
işlemidir. Bu işlemden sonra o artık kocasına helal olmaz. Ama bu kararla birlikte
kocanın kadına yaptığı harcamayı iade etmek gerekir.
2- "Onların bunlara harcadıklarını iade edin."
Bu, Habibe’nin Sabit b. Kays’a yaptığı ödeme gibidir. Hicret eden kadının malı
olamayacağından ödemeyi Müslümanların yapması emredilmiştir. Bundan sonra
kadın, istediği erkekle evlenebilir. Ayetin üçüncü bölümü onu göstermektedir.
3- "Bu kadınların mehirlerini kendilerine verdiğiniz
zaman, onlarla evlenmenize engel yoktur."
Âyet gösteriyor ki, onların önceki kocalarına yapılan ödeme, Müslümanların bu
kadınlara bağışıdır. Yeniden evlenmeleri halinde yeni kocalarından alacakları
mehirle o borcu ödemeleri gerekmez.
Burada önemli bir husus daha vardır: Ne bu âyet, ne bakara 229, ne de Habibe
hadisi, iftidada bulunan kadına iddet bekleme görevi yükler.
Boşanmada iddet emri, birinci ve ikinci talaktan sonradır. Bu, ailenin yeniden
kurulması için alınmış bir tedbirdir, yoksa kadının rahminde çocuk olmadığını
tespit değildir. Bu tespit bir tek adet ve temizlik süresi ile yapılabilir.
Buna istibra denir. İftidada gerekli olan da budur.
Bu âyet, devletler hususi hukuku ile ilgili hükümler içermektedir. Âyette
Müslüman kadınlara tanınan hakların aynısı, Müslümanların nikahı altında
bulunan müşrik kadınlara da tanınmıştır. Bunu âyetin diğer bölümlerinden öğreniyoruz.
4- "İnkarcı kadınların ismetlerine yapışmayın" ( لا
تمسكوا بعصم
الكوافر ).
Âyette geçen (ısam = عصم),
(ısmet = عصمة)’in
çoğuludur. Ismet Arapça’da engelleme ve koruma anlamlarına gelir . Kadın,
kocanın koruması altındadır. Bu sebeple onun, bazı davranışlarına engel
olabilir. Burada müslüman kocadan ayrılıp Mekke’ye gitmek isteyen kafir kadın
konu edilmektedir. “İnkarcı kadınların ismetlerine yapışmayın” emri, bu kadınlara engel çıkarmayın,
anlamına gelir. Konunun devleti ilgilendiren tarafı da vardır. Dolayısıyla
âyet, “o kadınların ülkeyi terk etmesine engel olmayın” anlamına da gelebilir. Ömer, bu ayetin
indiği gün, iki müşrik karısını serbest bırakmıştır. Onlar da Mekke’ye gitmiş,
biri Ebû Süfyan ile diğeri Safvân b. Umeyye ile evlenmiştir . Ebû Süfyan
Mekke’nin fethi sırasında, Safvân b. Umeyye ise Huneyn savaşından sonra
müslüman olmuştur .
Kafir kadının müslüman koca ile yaşamak istememesi bir iftida talebidir. Bu talebin sonuçlanması,
kocasından aldığını iade etmesine bağlıdır. Ayetin ilgili hükmü şöyledir:
5- “Onlara harcadıklarınızı isteyin.”
Bu kadınlar, müslüman kocalarının kendilerine verdikleri mehir ve aldıkları
hediyeleri iade edince, Habibe gibi serbest kalırlar.
6- „Onlar da kendi harcadıklarını istesinler.“
Nasıl müslümanlar, yaptıkları harcamayı istiyorlarsa, müşrikler de
kendilerinden ayrılan müslüman eşlerine yaptıkları harcamayı isteyebilirler.
Müslümanların müşrik eşleri kaçıp kendi dindaşlarının yaşadığı ülkeye
sığınsalar, kocaların onlara yaptığı harcama ne olacaktır? Aşağıdaki âyet de
onu hükme bağlamıştır:
Eğer eşlerinizden biri kâfirlere kaçar, sonra onlardan
öcünüzü alırsanız, ganimetten, eşleri kaçıp gitmiş olanlara,harcadıkları kadar
ödeme yapın. Allah'a karşı gelmekten sakının. (Mümtahine 60/11)
Sonuç olarak Bakara 229’un ilgili bölümü görmezlikten gelindiği
için Mümtahine 10 ve 11. âyetler de anlaşılamamıştır. Sonuç olarak; Kurân’ın kadına tanıdığı, evliliği sona erdirme, yani
iftidâ hakkı kaybolmuştur. Onun yerine, muhâlaa
adı verilen bir sistem geliştirilmiştir. Muhâlaa, kadının kocasına vereceği bir
mal karşılığında kocanın evliliği sona erdirmesidir. Koca kabul etmezse
yapılacak bir şey yoktur.
Muhâlaa, evliliğin satışa, alınan mehrin de satış bedeline benzetilmesi esası
üzerine oturtulmuştur. Şâfiîlerden Şirbînî şöyle der:
“Erkek, bir bedel karşılığı kadından yararlanma hakkına sahip olunca bu
hakkı bir bedel karşılığı elinden çıkarabilir. Muhâlaanın câiz olmasının sebebi
budur. Bu tıpkı alım-satım gibi olur. Nikâh, satın almaya, muhâlaa ise satmaya
benzer .”
İbn Teymiyye, muhâlaanın talâk olmadığını ispat için şöyle demiştir:
“Muhâlaa, kadının kendini kocasından
kurtarmasıdır. Tıpkı esirin kendini esaretten kurtarmasına benzer. Bu, üç
talâktan sayılmaz... Dört mezhebin imamlarına ve cumhura göre esir için
fidye vermekte olduğu gibi bu işlemi kadının dışında bir başkası yapabilir.
Yabancı bir kişi, köleyi azat etmesi için köle sahibine onun bedelini
verebilir. Bu sebeple kişinin maksadı, esire fidye öder gibi kadını, kocasının
boyunduruğundan kurtarmaksa ödeme yaparken bunu şart koşmalıdır... Çünkü
muhâlaa bedeli, kadını kocasına köle olmaktan kurtarmak ve onun kadın
üzerindeki hakimiyetini ortadan kaldırmak için verilir. Yoksa bu, kadının,
kendi üzerindeki hakimiyeti kendi eline alması için değildir .
Bu anlayış, kadını, köleden de aşağı bir konuma
sokmuştur. Çünkü köle hürriyete kavuşunca kendi üzerinde hakim hale
gelir. Ama bu anlayış sahiplerine göre kadın,
kocanın hakimiyetinden çıkınca velinin hakimiyeti altına girer. Bu
son görüşe Hanefîler katılmaz.
Kadın, satılık mal olamayacağı için onu nikâhın konusu sayıp mehri mal bedeli
gibi görmek, kabul edilemez. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
“…Mâruf ölçüler içerisinde o kadınların erkekler
üzerindeki hakkı, onların bunlara karşı olan hakkına denktir.”(Bakara 2/228)
Köle ile efendi arasında denk haklardan bahsedilemez.
Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Kadınlara mehirlerini gönül
rızası ile verin .”
“Mehirler” diye tercüme edilen “sadukât”
“saduka”nın çoğuludur. Kelimenin kökü sıdk, yani doğru sözlü olmak, sözü özüne
uymaktır . Erkekler evlendikleri kadınlara değer verdiklerini söylerler. Onlara
mehir vermeleri, bu iddianın ispatı olur. Âyette bir de “gönül rızası” diye
tercüme edilen “nihle” karşılıksız ikram anlamınadır . Bütün bunlara
göre mehir, herhangi bir şeyin bedeli olamaz.
16-KUR´ANI
ANLAMA METODLARINA UYULMADIĞI İÇİN YANLIŞ AÇIKLANAN AYETLER
Bir çok âyetin meali ve açıklaması yanlıştır. Hac Suresi 15, Taha Suresi 96. ve
Nur Suresi 33. âyetler buna örnek verilebilir.
a- Hac Suresi 15. âyet
Allah Teâlâ şöyle buyurur:
مَن كَانَ
يَظُنُّ أَن
لَّن
يَنصُرَهُ اللَّهُ
فِي
الدُّنْيَا
وَالْآخِرَةِ
فَلْيَمْدُدْ
بِسَبَبٍ
إِلَى
السَّمَاء
ثُمَّ
لِيَقْطَعْ
فَلْيَنظُرْ هَلْ
يُذْهِبَنَّ
كَيْدُهُ مَا
يَغِيظُ {15}
“Kim Allah'ın, artık ona, dünyada ve âhirette yardım
etmeyeceği kanaatine varırsa, bir sebebe tutunup semaya uzansın, öbür ilişkiyi
kessin; bu yol kendini bunalımdan, gerçekten çıkaracak mı, ona baksın." (Hac 22/15)
Bunun hemen arkasından şu âyet gelir:
وَكَذَلِكَ
أَنزَلْنَاهُ
آيَاتٍ
بَيِّنَاتٍ
وَأَنَّ اللَّهَ
يَهْدِي مَن
يُرِيدُ {16}
İşte
böylece biz onu apaçık âyetler olarak indirdik. Çünkü Allah, isteyeni yola
getirir. (Hac 22/16)
(1)Tefsirler ve meallerdeki
açıklama
Tefsirler ve mealler, bu âyeti üç şekilde açıklamaya çalışmışlardır:
Birinci açıklamada; “Kim ona,
Allah'ın dünyada ve âhirette yardım etmeyeceğini sanıyorsa” bölümünde “ona” zamiri ile Allah’ın
Elçisi sallallahu aleyhi ve selleme işaret edildiği kabul edilir. Bu
görüşte olanlar ikiye ayrılırlar. Bir gruba göre âyetteki sebeb, ip anlamınadır.
Sema ile kastedilen de evin tavanıdır. Âyet şu anlama gelir:
“Her kim
Peygambere, Allah’ın dünyada da ahirette de yardım etmeyeceğini sanıyorsa
evinin tavanına bir ip uzatsın, sonra intihar etsin; baksın ki, onun bu hilesi
nefret ettiği şeyi giderecek mi ?”
İkinci gruba göre semâ gök, sebeb
ise bildiğimiz sebeptir. Âyet şu anlama
gelir:
“Her kim
Peygambere, Allah’ın dünyada da ahirette de yardım etmeyeceğini sanıyorsa bir
sebeple göğe uzanıversin de ona Allah’tan gelen vahyi kessin; baksın ki, onun
bu hilesi nefret ettiği şeyi giderecek mi ?”
İkinci açıklamada “ona”
zamiri “= من kim”i gösterir, sebeb, ip, sema
da evin tavanıdır. Âyet şu anlama gelir:
“Her kim kendine,
Allah’ın dünyada da ahirette de yardım etmeyeceğini sanıyorsa evinin tavanına
bir ip uzatsın, sonra onunla intihar etsin; baksın ki, onun bu hilesi nefret
ettiği şeyi giderecek mi ?”
Taberî, Zemahşerî ve İbn Kesîr bu iki anlamdan birincisini tercih etmişlerdir .
Üçüncü açıklamaya göre semâ, bildiğimiz gök, sebeb
ise ip anlamınadır. “... ilişkiyi kessin” diye tercüme edilen ليقطع “yol katetsin”
yani dünya ile ilişkiyi kesip göğün yukarısına gitsin, peygambere gelen yardımı
engellemeye veya rızık elde etmeye çalışsın, demek olur .
Muhammed Esed bu anlamı tercih etmiş, farklı olarak sebeb’e yol anlamını
vermiştir. Onun Türkçe’ye çevrilen meali şöyledir:
“Kim Allah’ın
kendisine bu dünyada da, ahirette de yardım etmeyeceğini düşünüyorsa göğe başka
bir yolla ulaşmayı denesin de yol katetsin; ve böylece görsün bakalım bu hilesi
onu sıkıntısından kurtaracak mı ?”
Bazıları, bu âyetin, Hac Suresinin 11. ve 12. âyetleriyle ilişkili olduğunu
söylemiş ama bunun nasıl bir ilişki olduğunu göstermemişlerdir.
Yukarıdaki tefsir ve meâllerin anlaşılamaz olduğu ortadadır. Çünkü âyet
bağlantılarından koparılmış ve bir boşluk doğmuştur. Boşluğu gidermek için yeni
hatalar yapılmış, bir hata diğerini doğurmuştur.
Birinci açıklama tutarsızdır; çünkü “O” zamiri ile Allah’ın
Elçisi sallallahu aleyhi ve sellem’e işaret edilmesi imkansızdır. Zamirler,
kendilerinden öncesini gösterirler. Hac Suresinin 1. âyetinden
buraya kadar bir tek yerde Allah’ın Elçisinden söz edilmemiştir.
Bu anlamı verenlerin birinci grubuna göre, Peygamber düşmanı olup Allah’ın
peygamberine, dünyada da ahirette de yardım etmeyeceği kanaatinde olan kişi
intihar etmelidir. Böyle bir kişi sadece mutlu olur. Hiç ona, “öfkeni
gidermek için intihar et”, denir mi?.
Bu tefsiri yapanlar, satır arasına bazı şeyleri sıkıştırarak hatayı azaltmaya
çalışmışlardır. Elmalı’nın şu sözü, bu konudaki ortak tavrı yansıtmaktadır:
“Yani onun o zanda bulunması, kin ve kıskançlığından, Peygamberin dünya ve
ahirette ilahi yardım görmemesini ve başarıya ulaşmasını istememesindendir
.”
İkinci açıklama da tutarsızdır. Onlara göre. bu kişi göğe uzanıp gelen
vahyi kesmeliymiş. Böyle bir şey kimin aklından geçer!?
Âyet şöyle bitiyor: “.... baksın
ki, tuzağı öfkelendiği şeyi giderecek mi?” İntihar
edip ölen kişi dönüp neye bakabilir?
Zemahşerî diyor ki: Tuzak denmesi, yapabileceği başka bir şey olmadığı içindir.
“.... baksın ki, tuzağı öfkelendiği şeyi giderecek mi? sözü de, “hayal
dünyasında böyle bir şeyi tasarlasın da baksın ki, peygambere gelen ve kendini
öfkelendiren yardımı kesebilir mi?” anlamınadır .
Göğün yukarısına doğru ip uzatılabilir mi? Yahut dünya ile ilişkiyi kesip göğün
yukarısına hangi yolla gidilebilir? Bunu bugünkü uzay çalışmalarına delil
gösterme imkanı da yoktur. Çünkü bu yorumu yapanlar, Peygamberin hayatında, ona
muhatap olan kafirleri hedef almışlardır.
İkinci açıklama da tutarsızdır. Allah’ın kendine dünyada da ahirette de
yardım etmeyeceğini sanan kişinin öfkesini giderecek hile, yardım almasını
sağlayacak hile olur. Yoksa intihar için hile yapılmaz. Allah kendine ahirette
de yardım etmeyecekse neden intihar etsin? Allah’ın Kitabında böyle anlamsız
şey olur mu? Allah insana çözüm yolunu gösterir, böyle batıl bir yol
göstermez.
Üçüncü açıklamanın da tutarlı bir yanı yoktur. Dünya ile ilişkiyi kesip
göğün yukarısına doğru gitme, peygambere gelen yardımı engelleme veya kendi
için rızık elde etme gayreti nasıl olabilir? İnsanların göğe ulaştıkları bir
yol var mı ki, Muhammed Esed âyete, göğe başka bir yolla ulaşmayı denesin de
yol katetsin; şeklinde anlam veriyor?
Bu bölümde Hac Suresinin yalnızca 15. âyeti üzerinde durulmuştur. Aşağıda
görüleceği gibi geleneksel yöntemde ayetlerin öncesi ve sonrası ile ve diğer
ayetlerle bağlantısı yeteri kadar gösterilmediğinden 15. ayetle bağlantılı
ayetler de anlaşılamaz biçimde yorumlanmıştır. Konunun bu yönü bundan sonraki
bölümde ele alınacaktır.
(2 )Müteşâbih ve mesânî
yöntemiyle açıklama
Kur’an’ın diğer âyetleri gibi Hac Suresinin 11’den 16’ya kadar olan âyetleri de
birbiriyle ilişkilidir.
11. Âyet:
“İnsanlardan
kimi Allah'a sınırda kulluk eder. Eline bir imkân geçse rahatlar; başına bir
sıkıntı gelecek olsa yüz çevirir. Böylesi dünyayı da kaybeder, âhireti de.
Apaçık kayıp işte budur.”
Herkes, bu dünyada imtihandan geçirilecektir. Kimileri;
“Başlarına bir sıkıntı geldiğinde şöyle derler: "Biz zaten Allah'a aidiz; nasıl olsa ona döneceğiz." (Bakara 2/156) Kimileri bu sabrı gösteremez,
“Allah'ın çevresinden,
kendisine zarar vermeyecek ve yarar da sağlamayacak şeyi yardıma çağırır. İşte
bu, derin bir sapıklıktır”(Hac 22/12).
Kimi müslümanlar böyle durumlarda Eyüp Sultan gibi yatırlara koşar, onun
ruhaniyetinden yardım isterler. Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“De
ki, baksanıza, Allah’ın yakınından neyi çağırıyorsunuz? Gösterin bana, onların
yeryüzünde yaratmış oldukları ne vardır? Yoksa onların göklerde bir payı mı
bulunuyor? Bu konuda bana, bundan önce gelmiş bir kitap veya bir bilgi
kalıntısı getirin bakalım. Eğer doğru sözlü kimseler iseniz.
Allah’ın yakınından kıyâmet gününe kadar kendisine cevap veremeyecek kimseleri
yardıma çağırandan daha sapık kimdir? Oysaki bunlar onların çağrısının farkında
değillerdir.” (Ahkaf 46/4,5)
Ama bu şahıs, onlara sığınmakla yetinmez, Allah’a yakın bildiği gerçek bir kişiyi “Zararı yararından
yakın olan kişiyi de yardıma çağırır.” (Hac
22/13). Onun desteğini almak için cemaatine katılması gerekir. “... O ne kötü bir
yardımcı ve bu ne kötü bir cemaat üyeliğidir.”
(Hac 22/13).
Halbuki yardım istediği kişi de yardıma muhtaçtır. Bu konuda Allah Teâlâ şöyle
buyurur:
“Onun
yakınından çağırdıklarınız kendilerine yardım edemezler ki size yardım
etsinler.” (Araf 7/192)
Sonra bu aracılara kul olur, hediyeler, adaklar sunar, huzurlarında saygıyla
eğilir ve şirke girerler. Ellerine bir şey geçmeden en büyük zarara uğrarlar.
Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“Belki
kendilerine yardımları dokunur diye Allah’ın yakınından tanrılar edindiler. Ama
onların yardıma güçleri yetmez. Oysaki kendileri onlar için hazır askerdirler.
“ (Yasin 36/74-75)
İnsanların çoğu, olağan üstü saydıkları bir kısım varlıklar, ata ruhları ve
Allah’a yakın bildikleri kişiler aracılığı ile Allah’a ulaşmaya çalışırlar.
İşte bu, hak ile batıl inançları ayıran temel farktır. İşte Hac suresinin 11,
12 ve 13. âyetler, bu yola girenlerin derin bir sapıklığa düşmüş olacağını,
bildiriyor.
12. âyette yardıma çağrılan, ما =
şey ile ifade edilmiş ve onun; zarar
vermeyecek, yarar da sağlamayacak şey olduğu vurgulanmıştır. 13. âyette ise من = kişi
ile ifade edilmiş ve zararının yararından yakın olduğu bildirilmiştir. Bunlar,
iki farklı şeyin yardıma çağrıldığını gösterir. Ama geleneksel yöntemde bu fark
görülmemiş, her iki âyette de yardıma çağrılanın putlar olduğu sanılmıştır.
Çağdaş tefsircilerden Muhyiddin ed-Dervîş 13. ayeti, 12. âyetin tekrarı, onun bedeli
saymıştır. Aşağıda görüleceği gibi bu, ez-Zemahşerî’nin yorumudur.
Bedel, bir kelime veya cümlenin diğerinin yerine geçmesidir.
İkinci âyeti birincinin bedeli saymak aradaki farkı görmemek, yani ikinci
âyeti, mana olarak birincinin tekrarı saymak olur. Bu; birinci âyetteki, zarar vermeyecek
ve yarar da sağlamayacak şey, ifadesini ikinci âyette; zararı yararından yakın
olan şey olarak değiştirmek olur. Bu da putun zarar verebileceğini, yarar da
sağlayacağını, ama zararının yararından yakın olduğunu kabul etmek ve, çok
sayıda âyetle çelişmek olur. Ez-Zemahşerî, bu büyük hatadan döneceğine
şunları söylemiştir:
“Eğer dersen ki, putların zarar vermesi veya fayda
sağlaması reddedilmişken bu iki âyette var gösterilmiştir; bu bir çelişki değil
midir? Derim ki; mana kavranırsa bu anlayış ortadan kalkar. Şöyle ki, Allah
Teâlâ, kafiri zavallı duruma sokmuştur. Çünkü o, fayda ve zarar verme gücü
olmayan cansız bir maddeye kul olur. Cahilliği ve sapıklığı sebebiyle inanır
ki, şefaat isteyeceği zaman puttan yararlanacaktır. Sonra bu kafir, kıyamet
günü putlar sebebiyle zarar gördüğünü, onlara kul olduğu için cehenneme
girdiğini, iddia ettiği şefaatten de bir iz olmadığını görünce bağırıp çağırır
ve şöyle der: “Zararı yararından yakın olan kişi!. O ne kötü yardımcı ve ne
kötü bir arkadaştır .”
Zemahşerî’nin bu yorum kabul edilemez. Ebedi cehenneme mahkum olmuş kafir o
anda, putun hangi yararını bekleyebilir ki “zararı yararından yakın”
diyebilsin?
Zemahşerî o iki âyeti bir de şöyle yorumluyor:
“... Ya da “çağırır” ifadesi tekrarlanmış, sanki Allah
Teâlâ şöyle demiştir: “Allah'ın çevresinden, kendisine zarar vermeyecek ve
yarar da sağlamayacak şeyi yardıma çağırır da çağırır.” Sonra da sanki
Allah, şöyle devam etmiştir: Mabut sayıldığı için “zararı”, şefaatçi
sayıldığı için “yararından yakın olan kişi” ne kötü yardımcıdır! ”
Zemahşerî’nin bu ikinci yorumu hiç kabul edilemez. Çünkü bu, putun
şefaatçi olacağını kabul etmek olur.
Muhyiddin ed-Dervîş diyor ki; 12. âyetle ilgili yorumların sayısı yediye
ulaşır. Ancak onların hepsi mantık dışıdır... Bu âyet, nahiv ve tefsir
alimlerini meşgul etmiş ama onlar, susuzluğu giderecek bir yorum
getirememişlerdir .
İkinci ayet, birincinin tekrarı sayılırsa, bu işin içinden elbette çıkılamaz.
Bunlar, insanların din perdesi altında nasıl sömürüldüğünü görebilselerdi
âyetleri doğru yorumlarlardı. Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“Allah'la
kendi aralarında hahamlarını ve ruhbanlarını rabler edindiler. Meryem oğlu
Mesih'i de öyle. Oysa onlara, tek ilah olan Allah'a kul olmaları dışında bir
şey emredilmemişti. Ondan başka ilah yoktur. O, onların ortak koştukları şeyden
uzaktır.” (Tevbe 9/31)
12. âyetin sonundaki aşîrالعشير kelimesi de önemlidir. Aynı
soydan gelip birlikte yaşayanlara aşiret denir. Aşîr ise, aynı soydan olan veya birbirini
tanıyanlarla birlikte yaşayan kişidir . Bugün buna parti, grup veya cemaat
üyesi denir. Allah’a yakın olduğuna ve manevi yardım yapacağına inanılan
kimselerin etrafında cemaat oluşur. Onlara sığınanlar cemaate girer ve
orada olmanın bazı faydalarını görebilirler. Âyette sözü edilen menfaat bu
olmalıdır. Şu ayet, böyle bir menfaate dikkat çekmektedir:
(İbrahim)
şöyle demişti: "Allah ile aranıza koyduğunuz putlara tutulmanız sadece bu
hayatta birbirinize karşı bir sevgi ortamı oluşsun diyedir. Sonra, kıyamet
gününde biriniz değireni tanımayacak ve biriniz diğerine lanet edecektir.
Varacağınız yer o ateştir; size yardım eden de olmayacaktır." (Ankebût 29/25)
Sıkıntılar karşısında sabır gösteren ve yanlış bir şey yapmamaya çalışanlar
azdır. Ama
“Allah, iman eden ve iyi işler yapanları içinden
ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. Allah, dilediğini yapar.” (Hac 22/14)
Allah'a sınırda kulluk eden, eline bir imkân geçince rahatlayan; başına bir
sıkıntı gelince de aracılara yönelen kişinin Allah’ı ikna çabaları
başarısızlıkla sonuçlanır ve bunalıma girer. “Allah'a ortak koşan öyle olur
ki, sanki gökten düşmüş de kendisini kuşlar kapışıyor veya rüzgâr onu uzak bir
yere sürüklüyor.” (Hac 22/31).
Sıkıntı geçmeyince, artık dünyada da ahirette de Allah’tan yardım görmeyeceği
kanaatine varır. Ama Allah, Hac suresinin 15. âyetinde ona demiş oluyor ki: O
yanlış yolları bırak, emrime uy ve bana yönel de o bunalımdan çıkıp
çıkmayacağını gör.
Bize göre Hac suresi 15. âyetin doğru meali şöyledir:
“Kim
Allah'ın, artık ona, dünyada ve âhirette yardım etmeyeceği kanaatine varırsa,
bir sebebe tutunup semaya uzansın, öbür ilişkiyi kessin; bu yol kendini
bunalımdan, gerçekten çıkaracak mı, ona baksın."
(3) Âyette geçen kelimeler:
(فليمدد): Med kökündendir. Med, bir şeyi çekip
uzatmak ve bir vasıtayla biriyle dikey ilişki kurmak anlamına gelir . (أصل
المد جر الشي
في طول وا
تصال شيء بشيء
في استطالة) .
(السبب): Sebeb, aracı, vesile, vasıta ما
يتوصل به إلى
غيره anlamınadır . Müslüman Allah’a karşı aracı
koymaz, Ama onun sarılacağı sebepler ve vesileler vardır. Allah Teâlâ şöyle
buyurur: “Ey iman edenler! Allah’tan korkun, ona bir vesile arayın. Onun
yolunda gayret gösterin. Belki umduğunuza kavuşursunuz.” (Mâide 5/35) Allah Teâlâ yardım isteme konusunda şöyle buyurur: “Ey iman edenler! Sabır
göstererek ve namaz kılarak yardım isteyin. Çünkü Allah, sabredenlerle
beraberdir.” (Bakara 2/153) Bir âyet de şöyledir:
“Kimler
inanmış, iyi işler yapmış, namazı sürekli kılmış, zekatı vermiş olurlarsa
onların Rableri katında ücretleri vardır. Üstlerinde ne bir korku olur, ne de
üzüntü çekerler.” (Bakara 2/277)
( السماء ) Sema, Allah’a duadan kinayedir. Allah’ın
Elçisi sallallahu aleyhi ve sellemin duası ile ilgili aynı kelime
kullanılmıştır. قد نرى
تقلب وجهك في
السماء “Yüzünün, zaman zaman gökte aranıp durduğunu
görüyoruz.” (Bakara 2/144)
(ليقطع ) “öbür ilişkiyi
kessin” diye tercüme edilmiştir. Çünkü o kişiyi bunalıma sokan, Allah’a
karşı arabulucu koyma çabasıdır. Arabulucu Allah’a ait özellikler taşımalıdır
ama öyle bir varlık olmaz. Bu yola giren kişi, arabulucu saydığı varlığa, kendi
zihninde Allah’a benzer özellikler ve yetkiler verir ve şirke girer. Bu onu,
tam bir kayba uğratır. Öyle ise o ilişki derhal kesilmelidir.
(ثم ) atıf edatına derhal anlamı verilmiştir.
Çünkü aşağıdaki ayette olduğu gibi bu kelime, مع anlamına
da gelir ., “O, aynı zamanda iman edip biri birine sabrı tavsiye eden ve
merhametli olmayı tavsiye edenlerden oldu.” (Beled
90/17)
(هـل) soru edatı, somut bir olayla ilgi olumlu cevap almak için
kullanılır. Zihinde canlandırılan yahut olumsuz cevap beklenen bir soruda
kullanılmaz . Ama tefsir ve meallerde bunun tam tersi bir anlam verilmiştir.
(الكيد) Keyd, bir şeye yaklaşma, çare bulma ve
gayret gösterme anlamına gelir. Kişinin kendine keydi, kendine iyilik yapması,
yönünü iyi belirlemesi demek olur . Âyetteki keyd, kişinin kendine keydi olduğu
için ona “bu yol” anlamı verilmiştir.
(غيظ) ğayz; hışım ve gazab, tansiyonun yükselmesinden doğan
ve giderek artan kızgınlık anlamına gelir . Bu kızgınlık kişiyi bunalıma
sokacağı için bunalım diye tercüme edilmiştir.
Hac suresinin 11’den 15’e kadar olan âyetlerine yukarıdaki anlamlar verilince
şu 16. âyet çok uygun düşmektedir:
“İşte
böylece biz onu apaçık âyetler olarak indirmişizdir. Çünkü Allah, isteyeni yola
getirir."
Geleneksel yöntemde bu yola gidilmediği için o açık âyetler, anlaşılmaz hale
gelmiştir. Bu sebeple onlar, 16. âyeti de farklı açıklamak zorunda
kalmışlardır. Taberî’nin açıklaması şöyledir: “Allah
Teâlâ diyor ki: Ey insanlar! Ölen bir kimsenin yok olmasından sonra ona yeniden
hayat vermeye gücümün yeteceğini size delilleriyle açıklayıp izah ettiğim gibi
aynı şekilde bu Kur’an’ı, Peygamberimiz Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme,
açık âyetler olarak yani Allah’ın yola gelmesini istediği kişileri doğruya
yönelten işaretler olarak indirmişizdir .”
İnsan bir kere yanlış yola girdimi yanlışlar birbirini kovalamaktadır.
b- Taha 96. âyet
Meali ve açıklaması yanlış olan ayetlere bir örnek de budur. Allah Teâlâ şöyle
buyurur:
قَالَ
بَصُرْتُ
بِمَا لَمْ
يَبْصُرُوا
بِهِ
فَقَبَضْتُ قَبْضَةً
مِّنْ أَثَرِ
الرَّسُولِ
فَنَبَذْتُهَا
وَكَذَلِكَ
سَوَّلَتْ
لِي نَفْسِي
Samirî dedi ki:
“Ben onların görmediklerini gördüm ve o elçinin yoluna önce sıkı sıkıya
sarıldım; sonra bıraktım. Canım böyle istedi.”
(Taha 20/96)
Geleneksel yöntemde (الرَّسُولِ), Cebrail aleyhisselam; (قَبْضَةً ),
mef’ulün bih sayılmış ve buna uygun olarak âyete, şöyle meâl verilmiştir:
Samirî dedi
ki:“Ben onların görmediklerini gördüm. Cebrail’in izinden bir avuç aldım, sonra
onu attım. Canım böyle istedi.”
Bu meâlden bir şey anlaşılamayacağı için eklemeler yapılmıştır. Süleyman
ATEŞ’in meali şöyledir :
(Samirî) Ben
dedi, onların görmediklerini gördüm. (Cebrail’in sana vahiy getirdiğini gördüm.
O ruhânî varlığın, ayağının değdiği her yeri ihya ettiğini biliyordum. O
elçinin ayak bastığı yerden bir avuç (toprak) aldım, onu (eritilmiş
mücevherâtın içine) attım; nefsim bana böyle yapmayı hoş gösterdi.
Çünkü “Samirî onlara, böğüren bir buzağı heykeli çıkarmıştı. "Bu sizin
tanrınızdır; Musa'nın tanrısı da budur, ama o unuttu" demişlerdi”. (Taha 20/88)
Heykelin yapımında ve böğürmesinde, Cebrail aleyhisselamın izinden alınan
toprağın etkili olduğu yolunda hikayeler vardır. Bu konuda Taberî, İbn
Abbas’tan şöyle bir rivayet nakleder:
İsrailoğulları, Firavun hanedanından kalma ziynetleri
ateşe attı, parça parça oldu. Samirî, Cebrail’in atının izini gördü. Oradan
toprak aldı ve ateşe attı ve “Böğüren bir buzağı, bir ceset ol.” dedi .
Firavunların kurduğu büyük medeniyeti görmeyenler, böğüren bir heykelin, ancak
böyle hayali bir olayla ortaya çıkabileceğini düşünmüş olmalıdırlar. Bu asılsız
iddianın âyete bulaştırılması şaşırtıcıdır. Halbuki, âyetin öncesi ve sonrası
Musa aleyhisselam ve kavmi ile ilgilidir. Oradaki resul Musa’dır.
İsrailoğulları, başlangıçta onun yoluna sarılmışlardı. O Sina dağında Allah'a
şöyle demişti:
قَالَ هُمْ
أُولَاء
عَلَى
أَثَرِي
وَعَجِلْتُ إِلَيْكَ
رَبِّ
لِتَرْضَى
“Onlar
benim yoluma girdiler. Razı olasın diye sana çabucak geldim, Ya Rab!”
Ama Musa aleyhisselamdan sonra, onun bilmediği bir şeyler olmuştu. Allah Teâlâ
şöyle dedi:
“Senden
sonra kavmini imtihana soktuk, Samirî onları yoldan çıkardı.” (Taha 20/84-85)
Samirî’nin onları yoldan çıkarması için önce kendinin çıkması gerekir. Çünkü bu
âyetler, daha önce Samirî’nin de her kes gibi Musa’nın yolunda olduğunu
gösterir.
(هُمْ
أُولَاء
عَلَى
أَثَرِي) âyetinde, (أَثَرِي)‘deki nefs-i mütekellim yâsı
yerine, Musâ aleyhisselamı gösteren “resul” kelimesi konsa (أَثَرِ الرَّسُول) olur. Taha 96’da Samirî’nin
dediği bundan başkası değildir. Onun farkı, Musa aleyhisselamın dinini,
başlangıçta diğer insanlardan daha iyi kavraması ve daha sıkı sarılmasıdır.
فَقَبَضْتُ
قَبْضَةً cümlesinde (قَبْضَةً) mef’ulü bih değil, mef’ûlü mutlaktır. Mef’ûlü
bih olursa anlamı, “bir avuç aldım” olur. Mef’ûlü mutlak olursa “sıkı
sıkıya sarıldım” demek olur. Verdiğimiz meal, “önce sıkı sıkıya sarıldım”
şeklindedir. “önce” kelimesinin eklenmesi, (قَبْضَةً)’ın mastar bina-i merre
olmasından dolayıdır. (فَنَبَذْتُهَا) daki (ها) zamiri (أَثَرِ)’i
gösterir, sünnet demek olduğu için müennestir. Buna göre anlam şöyle olur: “Sonra
o elçinin yoluna sarılma işini bıraktım”. Bu anlam Kur’an’a uygundur.
Nitekim ahirette yüzleri kara çıkanlar, önce inanmış, sonra yoldan çıkmış
olanlardır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:
O gün
kimi yüzler ağaracak, kimi yüzler de kararacaktır. Yüzleri kararanlara denecek
ki: "İnanmanızdan sonra görmezlik mi ettiniz? Görmezlik etmenize karşılık
tadın o azabı"(Al-i İmran 105)
Peygamberimizi sıkıntıya sokan münafıklar da önceleri inanmışlardı. İlgili
âyetler şöyledir:
O münafıklar sana
geldiklerinde şöyle dediler: "Biz tanıklık ederiz ki, sen, gerçekten
Allah'ın elçisisin" Allah biliyor ki, sen elbette kendi elçisisin. Ama
Allah tanıklık eder ki, o münafıklar kesinlikle yalancıdırlar.
Yeminlerini kalkan edip Allah yolundan çekildiler. Ne kötü şey yapıp
duruyorlar!
Bu, şundandır: Onlar önce inandılar, sonra görmezlik ettiler, sonra kalplerinde
farklı bir yapı oluştu. Artık anlamazlar.
(Münafikun 63/1-3)
c- Nur 33
Meali ve açıklaması yanlış âyetlerden biri de budur. Allah Teâlâ şöyle buyurur:
وَلَا
تُكْرِهُوا
فَتَيَاتِكُمْ
عَلَى الْبِغَاء
إِنْ
أَرَدْنَ
تَحَصُّنًا
لِّتَبْتَغُوا
عَرَضَ
الْحَيَاةِ
الدُّنْيَا وَمَن
يُكْرِههُّنَّ
فَإِنَّ
اللَّهَ مِن بَعْدِ
إِكْرَاهِهِنَّ
غَفُورٌ رَّحِيم
“Eğer
iffetli kalmak isterlerse, dünyalık arzusu ile kızlarınzı yoldan çıkmaya
zorlamayın. Kim zorlarsa... Allah, zorlanmalarından sonra o kızları elbette
bağışlar ve ikramda bulunur.” (Nur 24/33.)
“Yoldan çıkma” diye tercüme edilen “el-biğâ” kelimesidir. Peygamberimiz,
şahitsiz nikâha dayalı ilişkiyi yoldan çıkma saymış ve şöyle demiştir:
“Yoldan çıkmış kadınlar, kendilerini şahitsiz
olarak nikahlayanlardır .”
İbn Abbas da “Yoldan çıkmış kadınlar, kendilerini
velisiz olarak nikahlayanlardır ” demiştir. Buhârî bu ayeti, zorla
kıyılan nikahın geçersiz olacağına delil göstermiştir .
Ayet, bağlantılarıyla düşünülürse bir kızı, istemediği bir erkekle nikahlamak,
onu yoldan çıkmaya zorlamak olur. Velisini bu işe yönelten, dünyalık arzusundan
başkası değildir.
Kadının yoldan çıkması, genellikle zinaya düşmesi anlamına gelir. Bu sebeple
tefsirler ve mealler, ayete, “... cariyelerinizi, şu hayatın malını arzu
ederek zinaya zorlamayın.” Şeklinde anlam vermişlerdir. Bunun için, “genç
kızlarınız” anlamına gelen (فَتَيَاتِكُمْ)’e “cariyeleriniz”; “el-biğâ”
kelimesine de zina anlamı vermişlerdir. Örnek olarak Süleyman ATEŞ’in
meali şöyledir:
Dünya hayatının
geçici menfaatini elde etmek için, namuslu kalmak isteyen cariyelerinizi fuhşa
zorlamayın. Kim onları (fuhşa) zorlarsa, şüphesiz Allah (fuhşa)
zorlanmalarından sonra (o kadınlara karşı) bağışlayıcı ve esirgeyicidir .
Ömer DUMLU ve Hüseyin ELMALI, âyete şu meali vermişlerdir:
Genç
cariyelerinizi, evlenip iffetli olmak istiyorlarsa, dünya hayatının geçici
menfaatini elde etmek arzusuyla, fuhşa zorlamayın. Kim istemedikleri halde
onları fuhşa zorlarsa bilsin ki Allah onları bağışlar ve onlara acır .
Yaşar Nuri ÖZTÜRK, biraz farklı bir meâl vermiştir:
Hizmetinizdeki
genç kızları, iffetli kalmak isteyip dururlarken, iğreti dünya hayatının basit
menfaatini elde etmek için, fuhşa zorlamayın. Kim onları baskı altında tutarsa
Allah, fuhşa zorlanmalarından sonra onları affedici, esirgeyicidir .
Yaşar Nuri ÖZTÜRK’ün mealine göre hizmetimizdeki genç kızlar kendi arzularıyla
zina yaparlarsa bundan para kazanabiliriz. Eğer namuslu kalmak istemiyorlarsa
onları zinaya zorlamakta da bir sakınca yoktur. Diğer tefsir ve meallere göre
aynı şeyi sadece cariyeler için yapabiliriz. Zinayı büyük günahlardan sayıp
yasaklayan, “Sakın zinaya yaklaşmayın, çünkü o çirkin bir iştir ve kötü bir
yoldur.” (İsra 17/32) diyen bir dinin buna müsaade
etmeyeceği açıktır. Nur Suresinin 30 ve 31. ayetleri, hür ve köle ayırımı
yapmadan kadın ve erkeğin birbirine karşı davranışlarını ve kadınların nasıl
örtüneceğini anlatmış, zinayı önleyici tedbirler almıştır. 32. ayette ise şöyle
buyurulmuştur:
İçinizden
evli olmayanları evlendirin, köle ve cariyelerinizden elverişli olanları da.
Eğer yoksul iseler Allah onları kendi vergisiyle varlığa kavuşturur. Allah varlıklıdır,
bilir.
Ayrıca burada “el-biğâ” kelimesine zina anlamı vermek doğru değildir. “el-biğâ”
yoldan çıkma anlamına olduğu için Araplar zinaya da mecazen el-biğâ
derler. Türkçemizde de zina eden kişiye “yoldan çıkmış” denir. Ancak
kelimenin hakiki anlamını verme imkanı olmayan bir yerde mecaza gidilir. Burada
ise tam ters bir durum vardır. Zaten Kur’an, bağy ile fuhşu ayırmıştır. Allah
Teâlâ şöyle buyurur:
وَيَنْهَى
عَنِ
الْفَحْشَاء
وَالْمُنكَرِ
وَالْبَغْي
Allah
fuhşu, fenalığı ve isyanı yasak eder. (En-Nahl
16/90) Arapça’da matuf, matufun aleyhin aynı değil, gayrıdır. Burada da bağy,
fuhş üzerine atfedilmiştir.
Ayet, kızların zorla evlendirilmelerini yasaklamaktadır. Çünkü zorla
evlendirilen kız, haddi aşar ve isyan eder. Bir
bakire kız Aişe’nin yanına geldi ve ”Babam beni kardeşinin oğluyla evlendirdi
ki, benimle kendi konumunu yükseltsin. Ama ben bundan hoşlanmıyorum.” dedi.
Aişe, “Allah’ın Elçisi sallallahu aleyhi ve sellem gelinceye kadar otur.” dedi.
Sonra Allah’ın Elçisi geldi. Kız durumu ona haber verdi. O, hemen babasına bir
adam gönderip çağırttı. O konudaki yetkiyi kıza verdi. Kız dedi ki:
“- Ey Allah’ın Elçisi! Aslında ben babamın yaptığına izin vermiştim ama bu
konuda kadınların bir hakkı var mı, yok mu; onu öğrenmek istedim .”
17- KUR’AN’I ANLAMADA ÖNCEKİ İLAHİ KİTAPLARDAN
YARARLANMA
Kur’an, kendinden önceki ilahi kitapları kabul eder. Allah Teâlâ şöyle buyurur:
Allah
sana bu Kitab’ı, gerçekleri içeren ve kendinden öncekileri kabul eden bir kitap
olarak indirdi. Tevrat’ı ve İncil’i de o indirdi.
Onlar daha önce, insanlar için birer rehberdi. Doğruyu yanlıştan ayıran her
kitabı o indirdi. Allah'ın ayetlerini görmezlik edenler… İşte onlar için ağır
bir ceza vardır. Allah güçlüdür, öç alması da vardır. (Al-i İmran 3/3-4)
İlk peygamberden son peygambere kadar vahiyde bütünlük vardır. Kur’an
âyetlerinin büyük bir kısmı Nuh’a, İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya vahyedilene
denktir. Allah Teâla şöyle buyurur:
Allah
Nuh'a buyurduğunu, sana vahyettiğini, İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya emrettiğini
sizin için bu dinin şeriatı yapmıştır. Dini ayakta tutun, onda ayrılığa
düşmeyin... (Şura 42/13)
Kur’an’ın bir kısmı da sadece Peygamberimize vahyedilen ve hafifletici hükümler
içeren ayetlerden oluşur. Allah Teâlâ şöyle buyurur:
Bir
ayeti nesheder veya unutturursak, yerine ya daha hayırlısını, ya da dengini
getiririz. Bilmez misin, Allah’ın gücü her şeye yeter. (Bakara 2/106)
Kur’an, önceki kitapları neshetmiştir.
Çünkü nesih sözlükte; bir şeyi bir başka şeyle değiştirme, onun yerine
başkasını koyma demektir . Kur’an, ilahi kitapların, Allah tarafından
tasdik edilmiş son nüshası gibidir. Kur’an’a uymak; Tevrat’a, İncil’e ve
peygamberlere inen tüm kitaplara uymaktır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“Yanlarındaki
Tevrat’ta ve İncil’de yazılı bulacakları ümmi peygambere uyanlar... O onlara,
iyiliği emreder, kötülükten men eder. Onlara iyi şeyleri helal, kötü şeyleri
haram kılar. Sırtlarından ağır yükleri, boyunlarından demir halkaları kaldırır
atar...” (Araf 7/157)
Önceki kitaplar, ehl-i kitabı tanımayı sağlar ve onlarla ilişkilere yön verir.
Allah Teâla şöyle buyurur:
De
ki: "Ey Ehl-i kitap! Aramızda eşit seviyede olan bir söze gelin; Allah'tan
başkasına kul olmayalım. Ona bir şeyi ortak koşmayalım. Allah'ın dûnundan
birimiz diğerini rab edinmesin". Eğer yüz çevirirlerse deyin ki:
"Tanık olun, bizde bozuk inanç yoktur".
(Al-i İmran 3/64)
Eski ilahî kitaplardan, önceki toplumlarla ilgili bilgiler alabiliriz. Allah
Teâlâ şöyle buyurur:
Onlardan
önce yok etmiş olduğumuz kasabaların halkı inanmamıştı. Şimdi bunlar mı
inanacaklar?
Senden önce elçi gönderdiklerimiz kendilerine vahyettiğimiz erkeklerden başkası
değildi. Bilmiyorsanız ehl-i zikre (O kitapları bilenlere) sorun.. (Enbiya 21/6-7)
Mesela Tevrat, Kur’an’dan hacimlidir. Kur’an’da kısa geçen bazı konular, Tevrat’ta
genişçe yer alır. Bundan yararlanarak o âyetler açıklanabilir. Örnek olarak
Tevrat’ın bildirdiğine göre, ilk Yahudilerin bulunduğu toplumda Apis adı
verilen bir sığıra tapılırdı. Bakara Suresinde de Yahudilere, bir sığır
kesmelerinin emredildiği ama kesmemek için bahane aradıkları bildirilmektedir.
Bu iki bilgi birleşince onları anlamak mümkün olmaktadır. Bu sayede, Musa
aleyhisselamın bir süre ayrılmasını fırsat bilerek yaptıkları buzağı heykeline
neden taptıkları da anlaşılmaktadır. Buradan hareketle kurban bayramı
kurbanında, hayvanın kanını akıtmanın şart olmasının nedenini kavramak da
mümkün olmaktadır.
Bakara 93. âyetin doğru anlaşılabilmesinde de Tevrat’tan yararlanılabilir.
Allah Teâlâ şöyle buyurur:
Bir
gün sizden kesin söz almıştık. Tur’u da tepenize kaldırmıştık. “Size verdiğimiz
şeye sıkı sarılın. Dinleyin!” demiştik. “Dinledik ve sıkı sarıldık” demiştiniz.
Halbuki, tanımazlık etmeniz sebebiyle o buzağı tutkusu içinize işlemişti. De
ki: “İmanınız size ne kötü emir veriyor!.. Eğer inanmış kimselerseniz”.
Burada “Dinledik ve sıkı sarıldık” diye tercüme edilen bölümün Arapçası
( سمعنا و
عصينا )dır. Bütün tefsir mealler
ona “Dinledik ve isyan ettik” anlamı vermiştir. “İsyan ettik.”
diyenler söz vermiş olamayacağı için tefsirciler bu âyeti açıklayamamışlardır.
Tevrat’a bakınca buradaki (عصينا)’nın “sıkı sarıldık”
diye anlaşılması gerektiği ortaya çıkar. Bu kelimenin ikinci anlamıdır.
Eski ilahi kitaplardan yararlanmanın en önemli tarafı, Kur’an’ın onları nasıl
tasdik ettiğini göstererek Kur’an’ı, daha iyi tanıtmaktır. Bu sayede, o
kitaplara karışan insan sözleri de ortaya çıkarılabilecektir.
ÖRNEK 1- Kurbanlık boğa olayı
Bir gün Musa ulusuna dedi ki: “Allah size bir sığır kesmenizi emrediyor”.
"Sen bizimle eğleniyor musun?" dediler. "Kendini bilmez biri
olmaktan, Allah'a sığınırım" dedi.
Dediler ki: "Bizim için Rabbine sor, o nasıl bir şeydir, bize
açıklasın". Dedi ki: "O bir sığırdır, diyor. Ne yaşlı, ne körpe.
İkisinin ortası bir şey”. “Haydi, verilen emri yerine getirin!"
"Bizim için Rabbine sor, o ne renktir, bize açıklasın" dediler. Dedi
ki: "O, sarı bir sığırdır, diyor. Sapsarı renkte. Görenlere zevk verir”.
"Bizim için Rabbine sor, o nasıl bir şeydir, bize açıklasın! Bize göre,
sığır sığıra benzer. Allah dilerse, hedefi tam tuttururuz" dediler.
Dedi ki:”O bir boğadır” diyor. "Ne koşulup toprağı sürmüş, ne de ekin
sulamıştır. Sapasağlam! Hiç alacası da yok”. "Tamam! Şimdi doğru
açıklamayı getirdin, dediler”. Nihayet onu kestiler. Neredeyse
yapmayacaklardı.”
Erkek veya dişi sığır anlamına gelen bakara = بَقَرَةٌ bakar = بَقَر kelimesinin
tekilidir.. Sığırın erkeğine (ثور) denir . Kesilmesi emredilen
sığırın erkek olduğunu ayetteki (تُثِيرُ
الأَرْضَ) ifadesinden anlıyoruz. Çünkü (ثور) ile (تُثِيرُ) aynı köktendir. (وَلاَ
تَسْقِي
الْحَرْثَ) bunun ikinci kanıtıdır.
Öyle bir sığır ki;, "Ne koşulup toprağı sürmüş, ne de ekin sulamış
olacaktır” Bu bir boğadan başkası olamaz. بَقَرَةٌ, müennes-i lafzî
olduğu için cümle içinde müennes gibi kullanılabilir.
Memfis’te Apis adı verilen boğaya tapılırdı. Memfis, Kahire’nin 35 km.
güneyinde, Nil üzerinde yer alan eski Mısır kentidir. Bu inanç daha sonra
Mısır’ın diğer bölgelerine yayılmıştı. Apis bir tane olur ve ölen Apis’in
başka bir boğanın bedeninde yeniden dünyaya geldiğine inanılırdı. Bu yeni
boğayı rahipler otlaklarda arar, belirgin özellikleriyle diğerlerinden ayırarak
bulurlardı .
Tevrat'ta konu ile ilgili şu ifadeler vardır:
"Mısır'da bildirin, Migdol'da duyurun, Nof'ta ,
Tahpanhes'te duyurun: 'Yerini al, hazırlan, çünkü çevrendekileri yiyip bitiriyor
kılıç!
İlahın Apis neden kaçtı? Boğan neden ayakta kalamadı? Çünkü Rab onu yere
serdi." (Yeremya 46/14)
Bakara’nın ayetleri Apis özelliğinde bir boğanın kesilmesini
emretmektedir. Böylece o batıl inanç ortadan kalkacaktı. Çünkü Musa
aleyhisselam, 40 günlüğüne Tur’a gidince İsrailoğulları, Harun aleyhisselama rağmen
buzağı heykeli yapıp tapmışlardı. “...buzağı tutkusu onların içlerine
işlemişti...” (Bakara 2/93) Böyle olmasa, o sığırı kesmemek için bahane
aramazlardı.
Hindular, ineğe saygı gösterirler. Bir inek camiye girse çıkarılması sıkıntı
doğurur. Hindistan’da 250 milyon kadar inek olduğu belirtiliyor. Hint
yönetiminin, ineği asıl konumuna getirmek için uğraştığı ama başarılı olamadığı
bildiriliyor .
Müslümanların her yıl kutladığı kurban bayramı bu bakımdan önemlidir.
İnsanların bir kesimi tarafından kutsanan hayvanları kurban kesen Müslümanlar
bu tür inançlardan sürekli uzak kalmaktadır. Kurbanla ilgili şu ayet pek
anlamlıdır:
O
kurbanların ne etleri, ne de kanları Allah’a erişecektir. Ona erişecek olan,
sizin (şirkten) korunmanızdır.
(Hac 22/37)
Kurban bayramı kurbanında önemli olan hayvanın kanını akıtmaktır. Etin yenmesi
veya fakirlere dağıtılması şart değildir. Bu sebeple kurbanı kesip etini kendi
yiyen veya öylece bırakıp kimseye yedirmeyen kişi de kurban kesme sevabını
alır. Ama kurban kesmeden tonlarca eti fakir fukaraya ve eşe dosta dağıtan kişi
kurban kesme görevini yerine getirmiş olmaz.
ÖRNEK 2- Bakara 93 (Sıkı tutma / isyan)
وَإِذْ
أَخَذْنَا
مِيثَاقَكُمْ
وَرَفَعْنَا
فَوْقَكُمُ
الطُّورَ
خُذُوا مَا
آتَيْنَاكُم
بِقُوَّةٍ
وَاسْمَعُواْ
قَالُواْ
سَمِعْنَا
وَعَصَيْنَاْ
وَأُشْرِبُواْ
فِي
قُلُوبِهِمُ
الْعِجْلَ
بِكُفْرِهِمْ
قُلْ
بِئْسَمَا يَأْمُرُكُمْ
بِهِ
إِيمَانُكُمْ
إِن كُنتُمْ
مُّؤْمِنِينَ
{93}
Bir
gün sizden kesin söz almıştık. Tur’u da tepenize kaldırmıştık. “Size verdiğimiz
şeye sıkı sarılın. Dinleyin!” demiştik. “Dinledik ve sıkı sarıldık” demiştiniz.
Halbuki, tanımazlık etmeniz sebebiyle o buzağı tutkusu içinize işlemişti. De
ki: “İmanınız size ne kötü emir veriyor!
Eğer inanmış kimselerseniz”. (Bakara 93)
Asa (العصا) değnek anlamına gelir. (عصى) ise değneği tutar gibi tuttu veya değnekle döver gibi dövdü
anlamınadır. Esmaî bazı Basralıların şu sözünü nakletmiştir: Değneğe asa
denmesi elin ve parmakların, üzerinde birleşmesinden dolayıdır. Ebu Abîd’e göre
asa’nın kök anlamı, birleşme ve anlaşmadır. (عصى): İsyan etti, emre karşı
çıktı anlamına da gelir .
Buna göre
iki ayette geçen “َعَصَيْنَا
و سَمِعْنَا” cümlesi, “işittik
ve sıkı sarıldık” anlamına gelebileceği gibi “işittik ve isyan ettik” anlamına da gelebilir.
Kötü niyetliler, böyle ifadeleri seçerler ki, her yöne çekebilsinler. Bu tür
kullanıma cinas denir.
“سَمِعْنَا
وَعَصَيْنَا”nın, Bakara 93’te “işittik ve sıkı sarıldık” anlamına olduğu açıktır
.
Meal ve tefsirler, “سَمِعْنَا
وَعَصَيْنَا” cümlesine “Dinledik ve
isyan ettik” şeklinde anlam vermişlerdir. "İsyan ettik"
diye söz alınamaz. Allah, “Bir gün sizden kesin
söz aldık” dediğine göre “سَمِعْنَا
وَعَصَيْنَا” cümlesinin tek anlamı “Dinledik
ve sıkı sarıldık” şeklinde olanıdır. Cümlenin devamı da bu anlamı
kuvvetlendirmektedir. Çünkü sıkı sarıldık diye söz vermişlerdi ama bir taraftan
da “O buzağı tutkusu içlerine işlemişti.”
“سَمِعْنَا
وَعَصَيْنَا”nın Nisa suresindeki anlamı ise
cinaslıdır. Ona hem sıkı sarılma, hem isyan anlamı verilebilir.
Bu konu Tevrat’ta şöyle geçer:
Musa
gidip RAB'bin bütün buyruklarını, ilkelerini halka
anlattı. Herkes bir ağızdan, «RAB'bin her söylediğini yapacağız» diye karşılık verdi.
Musa RAB'bin bütün buyruklarını yazdı. Sabah erkenden kalkıp dağın eteğinde bir
sunak kurdu, İsrail'in on iki oymağını simgeleyen on iki taş sütun dikti.
Sonra İsrailli gençleri gönderdi. Onlar da RAB'be yakmalık sunular sundular,
esenlik kurbanları olarak boğalar kestiler.
Musa kanın yarısını leğenlere doldurdu, öbür yarısını
sunağın üzerine döktü.
Sonra antlaşma kitabını alıp halka okudu. Halk, «RAB'bin her söylediğini
yapacağız, O'nu dinleyeceğiz» dedi. (Tevrat, Çıkış
24/3-7)
18- KUR’AN - FITRAT İLİŞKİSİ
Fıtrat, varlıkların temel yapısını ve onu oluşturan yaratılış, değişim ve
gelişim ilke ve kanunlarını ifade eder . Göklerin, yerin, insanların,
hayvanların, bitkilerin yani her şeyin yapısı ve işleyişi buna göredir.
Bilimde, teknolojide ve insan ilişkilerindeki temel kanunlar da bunlardır.
Allah Teâlâ şöyle buyurur:
Şunu
görmen gerekmez mi: Göklerde ne var, yerde ne varsa; güneş, ay, yıldızlar,
dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanların bir çoğu Allah'a boyun eğmektedir. Bir
çoğu da azabı hak etmiştir. Allah kimi aşağılık saymışsa ona değer verecek biri
çıkmaz. Allah ne dilerse onu yapar. (Hac 22/18)
Bir çok insan fıtrata aykırı davranır ve dengeleri bozar. Allah Teâlâ şöyle
buyurur:
İnsanların
kendi elleriyle yaptıkları yüzünden karada ve denizde düzen bozukluğu ortaya
çıktı. Bunun böyle olması, Allah onlara, yaptıklarının bir kısmını tattırsın
diyedir. Belki vazgeçerler.“ (Rum 30/41)
Fıtrata aykırı davranışlar insanı rahatsız eder. Onu buna iten; menfaatleri,
beklentileri veya özentilerdir. Sonra alışır ve ondan zevk almaya başlar. Ama
içinde gizlenen rahatsızlık, zaman zaman ortaya çıkar. Böyle kimseler,
yaptıklarını düşünüp bir iç muhasebesi yapmaktan kaçınırlar.
Kur’an’da sıkça, zikir kökünden türemiş kelimeler geçer. Zikir, bir bilgiyi zihinde, kullanıma hazır tutma,
onu kalbe ve dile getirme ve hatırlama anlamlarına gelir . Zihinde var olan
bilgiyi, bir konu için harekete geçirmeye tezekkür
denir. Peygamberler insanları tezekküre çağırmışlardır. İbrahim aleyhisselam
puta tapanlara, “... tezekkür etmez misiniz? ” derken
“Fıtrattan edindiğiniz bilgilerle benim sözlerimi karşılaştırıp yaptığınızın
yanlış olduğunu görmez misiniz?” demiş olmaktadır. Bu onları, içi
muhasebesi yapmaya çağırmadır.
Allah’ın indirdiği kitapların ortak adı zikirdir . Çünkü onlar kişiye,
kendi benliğinden ve çevresinden edindiği bilgileri hatırlatmakta, fıtrata
uygun düzenlemelerle onu rahatlatmaktadır. Zira her insan, varlık aleminin ve
çevresinin öğrencisidir. Oradan sürekli bilgi edinir ve hayatını o bilgilerle
sürdürür. Bunlarla Allah’ın kitapları arasında çelişki olmaz. Allah Teâlâ şöyle
buyurur:
“Bilin ki kalplerin yatışıp
rahatlaması Allah’ın zikri ile olur.” (Ra’d 13/28)
Allah’ın zikri Kur’an’dır. Çünkü zihinde tutulması ve sıkça hatırlanması
gereken, odur. Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“İşte o Zikri biz indirdik. Ne
olursa olsun onu koruyacak olan da bizleriz.” (Hicr 15/9)
Bu sebeple Kur’an, fıtratın Allah tarafından bildirilmiş şeklidir. Allah Teâlâ
şöyle buyurur:
“Sen yüzünü dosdoğru bu dine,
Allah’ın fıtratına çevir. O İnsanları ona göre yaratmıştır. Allah’ın yarattığının
yerini tutacak bir şey yoktur. İşte sağlam din bu dindir. Ama insanların çoğu
bunu bilmezler.” (Rum 30/30)
Bunun kesin sonucu şudur: Fıtrat İslâm’dır.
Allah’ın ayetleri yalnız Kur’an’da olanlar değildir. Tüm varlıklarda; göklerde,
yerde, hayvanlarda, bitkilerde hasılı her yerde onun ayetleri vardır . Allah
Teâlâ şöyle buyurur:
Biz
onlara ayetlerimizi, hem dış çevrede hem de kendi içlerinde göstereceğiz,
sonunda Kur’an’ın doğru olduğu onlar açısından iyice ortaya çıkacaktır. (Fussilet 41/52)
Ayetlerin, yalnız uzmanları tarafından görülebilecek olanları vardır. Allah
Teâlâ şöyle buyurur:
Sağlam
bilgisi olanlar için yeryüzünde ayetler vardır;
Kendinizde de vardır; onları görmez misiniz? (Zariyât 51/20-21)
Fen ve teknik bilimciler kanun koymaz, fıtratta olan kanunları keşfe
çalışırlar. Sosyal bilimcilerin keşfettikleri kanunlar da vardır. Ama
onların çoğu kanun koymaya ve topluma şekil vermeye çalışırlar. Bu tavır,
sosyal alanda fıtrata aykırı uygulamalara yol açar. Bunun kötü etkisi zamanla
ortaya çıkar ve dengeler bozulur. Zarar, oldukça büyük ve kalıcı olur.
Fen ve teknik bilimlerin keşfettiği kanunları, fıtrata aykırı kullanıp insanı
ve çevreyi bozmak da mümkündür. Nitekim 20 ve21. asırlarda dünya böyle bir
felaketin içine girmiştir.
Sonuç olarak Kur’an ile fıtrat arasında tam bir
uyum vardır. Fıtrata uymak için Kur’an’ın koyduğu sınırları aşmamak
yeterli olur. Fıtratı anlamak için Kur’an’dan, Kur’an’ı anlamak için de
fıtrattan yararlanmak gerekir.
Kur’an’ın hiçbir hükmü fıtratla çelişmez.
Eğer bir çelişki varsa, Kur’an’a gereği gibi uyulmamasından kaynaklanır. Örnek
olarak talak ile ilgili hükümlere bakılabilir.
Kur’an, talak hakkını üç ile sınırlandırmıştır. Bu fıtrata, tam
olarak uyar. Çünkü istenmeyen bir işten sonra en çok iki kez özür kabul edilir,
üçüncüde kabul edilmez. Bunu Musa aleyhisselam ile Hızır olayında da
görürüz.
Mûsa Hızır’a, "Sana öğretilenden bana da bir olgunluk bilgisi öğretmen için
seninle gelebilir miyim?"
dediği zaman Hızır: "Gel, ama sen benimle beraber olmaya dayanamazsın. İç yüzünü
bilmediğin bir şeye nasıl dayanacaksın? Bana uyarsan, ben sana anlatıncaya
kadar hiç soru sorma!"
demişti. Musa aleyhisselam iki kere soru sormuş "Eğer bundan sonra sana
bir şey sorarsam benimle arkadaşlık etme. Çünkü artık benim tarafımdan beyan
edilecek son özür noktasına ulaştın" demişti. Üçüncü soruyu da sorunca Hızır, “İşte bu
benimle senin aranı ayırır” demişti . Üçüncüden sonra artık özür kabul edilmez.
Tıpkı bunun gibi, Kur’an’a uygun olarak yapılan
üçüncü talaktan sonra kocanın özür beyan etme imkanı sona erer. Çünkü ilk
boşamada, iddet süresi boyunca kadın kocasının evinde kalmış, süre içinde
görüşüp probleme çözüm bulma imkanı elde etmişlerdir. Sonra ya evliliğe devam
kararı almışlar, ya da ayrılmışlardır.. Evliliğe devam kararından sonra erkek,
karısını ikinci kez boşamış, bir kez daha aile yeniden kurulmuş olabilir. Bu
durumda eşini üçüncü kez boşarsa artık bu kişinin yeniden bir evlilik talebine
yüzü kalmaz. İşte bu, fıtrata uygun bir boşamadır.
Çalışma bizden, başarı Allah’tandır.
[1] Kur`anı anlamada temel ilkeler, Doç. Dr. Yusuf Işıcık, Esra yy. Ankara 1997
[2] (Said Şimşek, Günümüz Tefsir Problemleri, 2. Bs, Istanbul, 1997, 51)
[3] (Tefhim-ul Kuran ,Mevdudi
I, 13)
[4] (Tefhim, I, 14)
[5] (Tefhim, I, 14)
[6] Ensari yahya Zekeriyya, Fethur-Rahman bi keşfi ma yeltebisu fil Kur`an, Beyrut 1403, s.24
[7] Bakara 62
[8] Maide 69
[9] Hacc 17
[10] Bakara 57
[11] Araf 9,160,162,177
[12] Al-i Imran 117
[13] Ensari a.g.e.s.25
[14] Ensari a.g.e s.83
[15] Bakara 144, 148, 149
[16] Ensari a.g.e., s.45
[17] Bakara 79
[18] Ensari a.g.e, s.32
[19] Malati, Ebu-l Hüseyn Muhammed b. Ahmed
el-Malati, et-Tenbih ve`r Red ala Ehli`l Ehvai ve`l Bidai (M.Zahid el-Kevseri
nşr.) Bagdad 1968
[20] Ali Imran 59, Fatır 11, gibi
[21] Araf 12, Secde 7, Enam 2 gibi
[22] Mu`minun 12
[23] Hicr 26, 28, 33
[24] Saffat 11
[25] Rahman 14, Hicr 28, 33
[26] Kur`anı anlamada temel ilkeler, Doç. Dr. Yusuf Işıcık, Esra yy. Ankara 1997
[27] (ibni teymiyye, mukaddime 93)
[28] Ebu Davud, Edahi, 18, Tirmizi, Sayd 10
[29] (Min Vahy'il Kuran, I, 19)
[30] Zıhar, bir erkeğin, hanımıni, kendi mahremlerinden birine benzeterek, onu kendisine haram kılmasıdır. Boşamak gibi bir niyeti yoksa, bu yaptığından pişman olmuşsa, eşiyle yeniden beraber olması için keffaret gerekir. Bu da bir köle azad etmesi, yada güçü yetmezse 60 yoksulu doyurmasıdır.
[31] Muhammed b. Ali eş-Şevkani; İnşadül Fuhul ila Tahki`kil Hakkı min İlmu-l Usul, Mısır 1937/1356- 164.
[32] Fussilet 3, 44 Yusuf 2, Rad 37, Taha 113, Şuara 7, Zuhruf 3
[33] Hicr 22, Araf 57
[34] Muhsin Abdulhamit, Dirasatün fi Usuli Tefsirul-Kur`an Bagdad 1980
[35] Muhsin Abdulhamit a.y. , Zehebi, Muhammen Hüseyin, et-Tefsir vel Mufessirun, Kahire 1961
[36] Zehebi, a.g.e I , 97
[37] Kurtubi, Fedail-ül Kur`an, Mısır 1989 s. 33-34
[38] Kurtubi, s.32-33
[39] Bakara 32
[40] Zehebi, a.g.e I 282
Şatibi, Muvafakat III, 386
[41] Şerabasi ahmed, Kıssatü`t Tefsir, Beyrut 1978, s.34 ayrıca bakınız
Bakuri, Ahmed Hasan el-Bakuri, Meal Kur`an , Mısır 1970
[42] Şenkiti Muhammed el-Emin b.Muhammed el Muhtar el.Cekeni eş-Şenkiti, Adva`ul Beyan fi izah`il Kur`an bil Kur`an, III , 381
[43] Müslim, iman 57-58, Buhari, iman 3
[44] Tevbe 34-35
[45] Ömer Rıza Doğrul, Tanrı Buyruğu, İnkilap ve Aka yy. İst. 1980
[46] -Aslında ayetin Arapça’sında
“Ayet” olarak geçmektedir. Meallerde ise “ayetin hükmü” şeklinde yazılmış
ve geleneksel İslam’i anlayışa uygun
hale getirilmiştir.
[47] Tekil olan “ayet” kelimesinin geçtiği şu ayetleri inceleyip söylediğimizi gözlemleyebilirsiniz: [2 Bakara Suresi 106,118,145,211,248,259; 3Ali İmran Suresi 13,41,49,50; 5 Maide Suresi 114; 6 En’am Suresi 4,25,35,37,109; 7 Araf Suresi 73,106,132,146,203; 10 Yunus Suresi 20,92,97; 11 Hud Suresi 64,103; 12 Yusuf Suresi 105; 13Ra’d Suresi 7,27,38; 15 Hicr Suresi 77; 16 Nahl Suresi 11,13,65,67,69,101; 17 İsra Suresi 12; 19 Meryem Suresi 21; 20Taha Suresi 22,47,133; 21 Enbiya Suresi 5,91; 23 Müminun Suresi 50; 25Furkan Suresi 37; 26Şuara Suresi 4,8, 67,103,121,128,139, 154,158 ,174,190,197; 27 Neml Suresi 52; 29 Ankebut Suresi 15,35,44; 30 Rum Suresi 58 34 Sebe Suresi 9,15; 36 Yasin Suresi 33,37,41,46; 37 Saffat Suresi 14; 40 Mümin Suresi 78; 43 Zuhruf Suresi 48; 51 Zariyat Suresi 37; 54 Kamer Suresi 2,15; 79 Naziat Suresi 20]
[48] (Abdullah Yıldız ve Şemseddin Özdemir, Kuran’ı Anlamak Farzdır, Pinar Yayınlari ,sayfa 92)
[49] Bu bölüm Ali Umaç`ın KUR’AN-I KERİM’İ TANIMANIN TEMEL İLKELERİ adlı eserinden alıntıdır.
Bkz. www.aliumac.com
[50] Kur´anda Nesih ve Mensuh, Mer`i ibni Yusuf`il Kermi, Çev. Eyüp Aslan, Hak yy. Istanbul
[51] (mehir: Evlilik sırasında her iki tarafça kabul edilen, kadına ödenmesi gereken para yada mal…)
[52] Bk. Vahidi, Esbabı Nuzul, 61-62
Taberi, Ebu Cafer Muhammed bin Cerir, Cami-ul beyan-fi Tefsir-ül Kur`an, III, 118
Kurtubi, el-Cami`li
Ahkam-il Kur`an, Beyrut 1952, V, 15
Ibni Kesir, ebu-l Fida Ismail b.Kesir,
Tefsirul Kur`an-il Azim, I, 68-69
[53] Taberi a.g.e III-117
[54] İbn Ebi`l-izz el Hanefi, Şerhu-Akideti`t Tahaviyye, Beyrut 1392
[55] Ebu Hanife, el-Fıkhul Ekber, Zahid el Kevseri Neş. s. 59