SÜNNET VE CEMAAT KAVRAMI

SÜNNET VE CEMAAT KAVRAMI 2

MUKADDİME. 3

BİRİNCİ BÖLÜM.. 5

SÜNNET KAVRAMI 5

Sözlükte Sünnet: 5

Kur’ân-ı Kerim ve Sünnette “Sünnet”: 6

Kur’ân-ı Kerim’de “Sünnet”in Bazı Anlamları 6

Sünnette (Yani Hz. Peygamberin Hadisinde) “Sünnet”in Anlamlarından Bazıları Ve Ashab İle Selefe Göre Sünnet Mefhûmu: 7

a- Kur’ân-ı Kerim’den Sonraki Kaynak Olarak Sünnet: 7

b- Peygamber -Sallallahü aleyhi vesellem-’ın İlmi, Ameli, Rehberliği ve Mutlak Olarak Onun Getirdiği Herşey Demektir: 8

c- Peygamber -Sallallahü aleyhi vesellem-’ın Teşrî Buyurduğu Yahut Takrir Ettiği ve Dindeki Bid’at ve Sonradan Uydurma Şeylerin Karşıtı Anlamı ile Sünnet: 10

d- Nâfile Anlamı İle Sünnet: 12

e- Sünnet Bazan “İttiba: Tabi Olmak, Uymak” Anlamı İle Selefin İlim ve Ameldeki Hali Hakkında Da Kullanılır: 13

f- Usulu’d-Dîn (İnanç Esasları) ve Akaid Meseleleri Hakkında Da “Sünnet” Kullanılır: 13

Müteahhirîne Göre Sünnet Kavramı: 15

İKİNCİ BÖLÜM.. 16

CEMAAT KAVRAMI 16

Sözlük Anlamıyla Cemaat: 16

Şer’i Bir Terim Olarak Cemaat: 16

a- Ashabın -Allah hepsinden razı olsun- Kendi Dönemlerindeki Cemaati: 16

b- Cemaat, Din Hususunda Kendilerine Uyulan İlim ve Hidayet Ehli ve Onlara Uyan Kimseler Hakkında Da Kullanılır. Bunlar İse Kurtuluşa Eren Fırka Olan Ehl-i Sünnet Ve’l-Cemaattir: 17

c- Cemaat, Hak Üzere Toplanmak ve Ayrılıp   Dağılmamak Hakkında Da Kullanılır: 18

d- Cemaat, Müslümanlar Topluluğu Hakkında ve Bir İmam Yahut Şeriatte Asıl Dayanağı Bulunan Herhangi Bir Dini Mesele Yada Herhangi Bir Dünya Maslahatı Etrafında Birleşmeleri Halinde, Sünnet Üzere Bulunan En Büyük Toplulukları (es-Sevhâdu’l-A’zam) Hakkında Da Kullanılır: 18

e- Ehl-i Hal ve’l-Akd Anlamında Cemaat: 19

f- Büyük Cemaatin Dışında; Herhangi Bir Şey Etrafında Toplanan İnsanlar Topluluğu Yada Mescitte Cemaatle Namaz Kılan Kimseler Anlamı İle Cemaat: 20

g- Bütün Bu Anlamlar Hakkında, Yahut Bazıları Yada Çoğunluğu Hakkında “Cemaat” Kavramının Kullanılması: 20

“Cemaat” Kavramı Dışında Olanlar: 22

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM.. 23

EHL-İ SÜNNET VE’L-CEMAAT KAVRAMINA DAİR.. 23

Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat Kavramı: 23

Ehl-i Sünneti Tanıyabilmemize İmkân Veren Bazı Bakış Açıları: 23

Ehl-i Sünnet Ve’l-Cemaate Bu İsmin Veriliş Sebebi: 23

Ehl-i Sünnet Ve’l-Cemaat Bir Mekan Ya da Bir Zamana Münhasır Bir Kavram Mıdır?. 24

Selefin Belirlediği Şekliyle Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaatin Bazı Nitelik ve Belirtileri: 24

Sonuç. 27


SÜNNET VE CEMAAT KAVRAMI

 

Prof. Nâsır b. Abdülkerîm

 

Çeviren

M. Beşir Eryarsoy


MUKADDİME

 

Şüphesiz hamd Allah’ındır. O’na hamdeder, O’ndan yardım dileriz, O’ndan mağfiret diler, O’na tevbe ederiz. Nefislerimizin şerlerinden, amellerimizin kötülüklerinden O’na sığınırız. Allah kime hidayet verirse, onu kimse saptıramaz. Allah kimi saptırırsa kimse de ona hidayet veremez.

Allah’tan başka hiçbir ilah olmadığına, O’nun bir ve tek olup, ortağı bulunmadığına şehadet ederim. Muhammed’in de Allah’ın kulu ve rasûlü olduğuna şehadet ederim. Allah ona, âline, ashabına, kıyamet gününe kadar izlerinden gidecek olanların hepsine salât ve selâm eylesin. (Rahmet buyursun.)

Şüphesiz yüce Allah bu dinin ebediyyen kalmasını takdir buyurmuş, kıyametin kopacağı zamana kadar onu korumayı hükmetmiştir:

“Muhakkak Zikr’i Biz indirdik, onu koruyacak olan da elbette Biziz.” (el-Hicr, 15/9)

Peygamber -Sallallahü aleyhi vesellem- buyurdu ki:

“Kıyametin kopacağı vakte kadar ümmetimden bir kesim hak üzere muzaffer olarak var olmaya devam edecektir.”[1]

Rasûlullah -Sallallahü aleyhi vesellem-’ın bu hadisi, bu dinin belli bir taife (kesim)in şahsında temsil edilerek kalmaya devam edeceğini açıkça ifade etmektedir. Bu kesim ise, Rasûlullah -Sallallahü aleyhi vesellem-’ın dinde ayrılık ve ihtilaf halinde helak olacak fırkalardan istisnâ ettiği “fırka-i nâciye: kurtulmuş fırka”dır. Çünkü Peygamber -Sallallahü aleyhi vesellem- Ebû Hureyre -Radıyallahu Anh-’ın ve başkalarının kendisinden rivayet ettiği ve sahih olarak sabit olmuş hadiste şöyle buyurmaktadır:

“Yahudiler yetmişbir fırkaya, yahut yetmişiki fırkaya ayrılacak (ayrıldı), hristiyanlar da aynı şekilde. Benim ümmetim de yetmişüç fırkaya ayrılacaktır.”[2]

Yine Peygamber -Sallallahü aleyhi vesellem-, Muâviye -Radıyallahu Anh- ve başkalarının naklettikleri rivayete göre şöyle buyurmuştur: “...Hepsi ateştedir. Birisi müstesnâ, o ise cemaattır.”[3]

İlim ehli ve hidayetin önderleri kurtuluşa eren bu fırkanın ehl-i sünnet ve’l-cemaat olduğunu ittifakla belirtmişlerdir.

Ehl-i sünnet ve’l-cemaat, ashab, tabiûn, selef-i salih ve hidayet imamları olan fazilet sahibi üç nesildeki hadis ve ilim ehli olup dinde fakih olan, onların izlerini sürüp, yollarını takip eden, onların gösterdikleri ve tutturdukları hidayet yoluna uymayan şeyleri ve dinde herhangi bir bid’ati sonradan ortaya çıkarmayan kimselerdir. Çünkü onlar Rablerinden gelmiş, apaçık bir delil üzere, apaydınlık bir yolda yürüyen kimselerdir. Hevâlar ve fitnelerin rüzgarlarının etkisi altında kalmadıkları gibi, bid’atler onları sapasağlam kulptan ve dosdoğru yoldan saptırmamıştı.

Ehl-i Sünnet Rasûlullah’ın, ashabının ve tabiûnun zahir ve bâtın hidayet yolunda yürüyen herkestir.

Allah Rasûlünün ashabının ve selef-i salihin izledikleri yol açık ve seçiktir. Bize yazılı olarak nakledilmiş ve korunmuştur. Bu da selef-i salihin anladığı ve amel ettiği şekliyle Allah’ın kitabı ve Allah Rasûlünün sünnetidir.

Bu işin açık seçik ortada olmasına rağmen çağımızda müslümanların bir çoğu kültürlerin karışıp, bid’atlerin yayılması, sapık fırka ve mezheblerin üstünlük sağlamış olmaları dolayısıyla din ve akideleri ile ilgili birçok hususu bilmemektedirler.

Müslümanların pek çoğu tarafından bilinmeyenler arasına katılanlardan birisi de ehl-i sünnet ve’l-cemaat kavramı, onların usulü ve hidayetleri (izledikleri yol)dır. Bu ise birtakım bilgisizlerin ehl-i sünnetin geçip gitmiş bir tarih olduğunu yahutta ortada bu şekilde nitelendirilebilecek bir kesimin olmadığını ya da selefin izledikleri yolların ancak nazari ve ideal birtakım esaslardan ibaret bulunduğunu ya da bütün müslümanların meşreblerinin farklılığına rağmen sünnet üzere bulunduklarını yahutta sünnet yol ve yöntemlerini zamanın silip süpürdüğünü, artık yenileme hareketleri ile yeni alternatifler bulmanın kaçınılmaz olduğunu ileri sürecek hale gelmelerine sebeb teşkil etmiştir.

Nitekim son zamanlarda sünnet ve cemaate aykırı birtakım fırka ve cemaatlerin kendilerinin ehl-i sünnet ve’l-cemaat olduklarını yahut ehl-i sünnet ve’l-cemaatin kendilerinden olduklarını ya da kendilerine katıldıklarını iddia edecek şekilde bazı tez ve iddialar ortaya çıkmıştır.

Bu iddia ve tezlerin akaidlerinin, yöntemlerinin ve amellerinin açık seçik ve çizgileri belirgin ehl-i sünnet ve’l-cemaat yöntemi ile karşılaştırılmak suretiyle tahkike ve delillendirilmeye ihtiyacı vardır. Böylelikle bu iddianın gerçek değeri ortaya çıkmış olur.

Kanaatimce bu hususu en mükemmel şekilde ortaya koyacak üslup bizzat ehl-i sünnetin kendilerinin açıkladığı şekliyle ehl-i sünnet ve’l-cemaat kavramını yaygınlaştırmaktır. Bundan önce ise sünnet bunu açıklamış, ashab ve tabiûn bunu beyan etmiştir. Fazilet sahibi ilk üç asırdaki salih selefimiz (geçmişimiz)in hidayet önderlerinin ve onlardan sonra günümüze kadar gelenlerin yöntemleri ile kilometre taşları belirginlik kazanmıştır.

Bu kısa çalışmamı sunarak gücüm oranında Kur’ân-ı Kerim ve sünnette ehl-i sünnet ve’l-cemaat kavramına açıklık kazandırmaya çalışarak işin netleşmesine katkıda bulunmaya çalıştım. Bunu yaparken kavramı ehl-i sünnet ve’l-cemaatin kendisini oluşturan ashab, tabiûn, hidayet önderi olan selef-i salihimizin anladığı şekliyle ortaya koymaya gayret ettim. Bu hidayet önderleri dinde hadis ve fıkıh ehli olarak bilinen, kendilerine uyulan, ümmetin kendilerinden razı olup, güzel bir kabul ile karşılayarak dinlerini kendilerinden öğrendiği kimselerdir. O halde ehl-i sünnet ve’l-cemaat neyin ne ve nerede olduğunu bilen evin (yurdun) sakinleridir. “Mekkeliler onun yollarını daha iyi bilir.”[4] Bu çalışma benim bu hususa özetle açıklık kazandırmak maksadıyla ortaya koyduğum bir çaba olup, esasen imkânları kısıtlı olan bir kimsenin mütevazi bir gayretidir.

Yüce Allah’tan bunu faydalı kılmasını, dinini aziz kılıp, kelimesini yüceltmesini, salih kullarını zafere kavuşturmasını dilerim. O elbetteki bunu yapacak olan ve buna kadir olandır. Allah’ım Muhammed’e, onun aile halkına ve bütün ashabına salât ve selâm eyle, onlara bereketler ihsan et.

Nâsır b. Abdülkerîm el-Akl

 


BİRİNCİ BÖLÜM

 

SÜNNET KAVRAMI

 

Bu bölümde açıklığa kavuşturulacak hususlar:

Sözlükte sünnetin tanımı,

Kur’ân-ı Kerim’de sünnetin anlamları,

Nebevî sünnette sünnetin bazı anlamları; Peygamber -Sallallahü aleyhi vesellem-’ın hadisi, ashab, tabiîn ve selef-i salihe göre sünnet kavramı:

1- Kur’ân-ı Kerim’in dışında bir delil olarak sünnet.

2- Peygamber -Sallallahü aleyhi vesellem-’ın sahib olduğu ilim, amel, hidayet ve mutlak olarak getirdiği herşey demek olan sünnet.

3- Peygamber -Sallallahü aleyhi vesellem-’ın bid’at ve dinde sonradan uydurulan şeylerin karşıtı olan teşrî buyurduğu ve takrir ettiği şeyler anlamında sünnet.

4- Bazan nafile demek olan sünnet.

5- İlim ve amel hususunda selefin durumu hakkında (ittiba: onlara uymak) anlamı ile kullanılan sünnet.

6- Dinin esasları ve akide meseleleri anlamında sünnet.

7- Müteahhirûna göre sünnet kavramı.

8- “Hadis” anlamında sünnet.

9- Nafile ve müstehablar anlamıyla sünnet.

 

Sözlükte Sünnet[5]:

 

Sözlükte sünnet “senne, yesinnu, yesunnu, sennen: sünnet kıldı-kılar, sünnet kılmak” şeklinde. Sünnet kılınana “mesnun” denilir. “Senne’l-emra: O işi açıkladı” demektir.

Sünnetin bir diğer anlamı sîyret (yaşayış tarzı) tabiat ve gidilen yol demektir. Allah’tan gelen sünnet de O’nun hükmü, emri ve yasakları demektir.

Böylelikle aşağıdaki hususların sünnetin sözlük anlamları arasında yer aldığı sonucuna varıyoruz:

1- Sîyret (yaşayış tarzı) ve yol: İster güzel, ister çirkin olsun Peygamber -Sallallahü aleyhi vesellem-’ın şu hadisinde bu anlamda kullanılmıştır:

“Kim güzel bir sünnet ortaya koyarsa, onun ve onunla amel edenlerin ecri ona verilir. Kim de kötü bir sünnet ortaya koyarsa...”[6]

İbn Manzur “Lisanu’l-Arab”da şöyle demektedir: “Hadis-i şerifte sünnet ve bu kökten türeyen lafızlar defalarca kullanılmıştır. Bunun asıl anlamı yol ve sîyrettir.”[7]

2- Cilalamak ve süslemek: Senne’ş-şey’e yesunnuhû sennen, sennenehû: onu cilaladı ve süsledi demektir.[8]

Sünnet: Cilalı oluşu, parlaklığı ve düzgünlüğü sebebiyle yüz demektir. Mesnûn da: Cilalanmış anlamındadır.[9]

3- Takviye (güçlendirmek, pekiştirmek): Arablar: Ekşi bitkiler develere yol almaya karşı güç verir (yesunnu). Tıpkı bilemenin bıçağın keskin tarafını güçlendirdiği gibi[10] derler.

“Yesunnu” fiilinden “es-sinân” güç kuvvet demektir.[11]

4- Açıklamak: Allah’ın sünneti, O’nun hükümleri, emri ve yasakları demektir. Allah bunları insanlara sünnet kıldı: Bunları açıkladı, demektir. Allah bir sünnet ortaya koydu: Dosdoğru bir yolu açıkladı, anlamındadır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

”Bu önce geçenlerde Allah’ın geçerli kıldığı sünnetidir.” (el-Ahzab, 33/38, 62)

Görüldüğü gibi bu buyrukta, Allah bunu sünnet kıldı, ifadesi onu açıkladı demektir.[12]

Bu sözlük anlamlarından, sünnetin şer’î bir terim olarak: Peygamber -sallallahü aleyhi vesellem-’ın genel çerçevesi ile söz, fiil ve takrirlerinde izlediği sîret (yaşayış tarzı) ve yol anlamında kullanıldığı anlaşılmaktadır.

Nitekim sözlük anlamı ile bu kullanımların bir çoğu Kur’ân-ı Kerim ve hadis-i şerifte de -ileride açıklanacağı üzere- geçmiş bulunmaktadır.

 

Kur’ân-ı Kerim ve Sünnette “Sünnet”:

 

Sünnetin manası Kur’ân-ı Kerim’de, hadiste ashab-ı kiramdan ve selef-i salihten gelen rivayetlerde (eserlerde) çeşitli şekillerde kullanılmış bulunmaktadır. Bunların çoğunluğu da Peygamber -sallallahü aleyhi vesellem-’ın söz, fiil ve takrirlerinde yaptığı teşrîler ile bütün hallerinde izlediği sair hidayet ve rehberliği anlamlarında kullanılmıştır.

 

Kur’ân-ı Kerim’de “Sünnet”in Bazı Anlamları

 

1- Kur’ân-ı Kerim’de “sünnet” lafzı yol, sîret, geçmişlerin izledikleri yol anlamında kullanılmıştır. Bu yol kimi zaman övülen bir yol olabilir, bu da hak ve hidayet yoludur. Yüce Allah’ın şu buyruğunda bu anlamda kullanılmıştır:

”Allah size açıkça bildirmek, sizi sizden öncekilerin sünnetlerine iletmek... ister.” (en-Nisa, 4/26)

Yani yüce Allah sizden öncekilerin yollarına iletmek ister. Bu da onların öğülmeye değer olan yollarıdır.[13]

“Sünnetullah: Allah’ın sünneti” bazan yerilen bir işe karşılık Allah’ın cezası anlamında kullanılmıştır. Bu da onun peygamberlerine karşı gelip, sapıklık ve batıl içerisinde kalmaya devam eden ümmetlerin helak edilmesi demektir. Yüce Allah’ın şu buyruğu bu kabildendir:

”Eğer (şirke) dönerlerse, kendilerinden öncekilerin sünneti muhakkak devam etmiş olur.” (el-Enfal, 8/38)[14]

Yani sırat-ı müstakimi bırakıp, başka yolları izledikleri için Allah’ın onları helak etmesi gerçekleşmiştir, geçip gitmiştir.

Yüce Allah’ın şu buyruğunda da bu anlamdadır:

”Öncekilerin sünneti de geçmiş bulunduğu halde...” (el-Hicr, 15/13)[15]

Bu da yalanlamaları üzerine yüce Allah’ın o kavimleri helak etmekte sünnet kıldığı yol anlamındadır.

2- “Sünen” lafzı geçmiş ümmetlerin karşı karşıya kaldığı defalarca tekrarlanan hadiseler ve olaylar anlamında da kullanılmıştır. Yüce Allah’ın şu buyruğunda bu anlamdadır:

“Sizden evvel birçok sünnetler gelip geçmiştir. Onun için yeryüzünde gezin dolaşın da yalanlayanların sonları nice oldu görün.” (Âl-i İmrân, 3/137)

Yani yüce Allah’ın peygamberleri yalanlayan ümmetler hakkında sünnet olarak kıldığı birtakım olaylar sizden önce geçip gitmiş bulunmaktadır.

3- “Sünnetullah” lafzı O’nun hükmü asla geri kalmayan, değişmez kazası anlamında da kullanılmıştır. Yüce Allah’ın şu buyrukları bu türdendir:

”Bu daha önce geçenler hakkında Allah’ın sünnetidir. Sen Allah’ın sünnetinde asla bir değiştirme bulamazsın.” (el-Ahzâb, 33/62)

“(İşte bu) Allah’ın öteden beri süregelen sünnetidir. Sen Allah’ın sünnetinde asla bir değişiklik bulamazsın.” (el-Feth, 48/23)

“(Bu) senden önce gönderdiğimiz peygamberler için de uyguladığımız sünnetimizdir. Sen bizim sünnetimizde hiçbir değişiklik bulamazsın.” (el-İsra, 17/77)

O halde burada sünnet yüce Allah’ın hükmettiği ve kesin olarak hükme bağladığı sabit, değişmez adet anlamındadır.[16] Son iki anlamı birbirine yakındır.

4- Kur’ân-ı Kerim’de İbrahim (a.s)’ın yaptığı şu dua birkaç defa tekrarlanmış bulunmaktadır:

”Rabbimiz onların arasından kendilerinden onlara âyetlerini okuyan, onlara kitabı ve hikmeti öğreten... bir peygamber gönder.” (el-Bakara, 2/139)

Yüce Allah peygamberi Muhammed -Sallallahü aleyhi vesellem-’a şöyle buyurmaktadır:

“Allah sana kitabı ve hikmeti indirmiş ve sana bilmediklerini öğretmiştir.” (en-Nisa, 4/113)

Bir başka yerde de yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

”O ümmiler arasında kendilerinden onlara karşı onun âyetlerini okuyan, onları arındıran, onlara kitabı ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderendir. Halbuki daha önceden apaçık bir sapıklık içinde idiler.”  (el-Cuma, 62/2)

O halde (burada sözü edilen) “kitab” Kur’ân-ı Kerimdir. “Hikmet” ise sünnettir.[17]

Aynı zamanda hikmet ile nitelendirilen sünnet, burada Peygamber -Sallallahü aleyhi vesellem-’ın hidayeti, sözü, fiili ve sîyreti anlamındadır.

 

Sünnette (Yani Hz. Peygamberin Hadisinde) “Sünnet”in Anlamlarından Bazıları Ve Ashab İle Selefe Göre Sünnet Mefhûmu:

 

Peygamber -Sallallahü aleyhi vesellem-’dan vârid olduğu ve selefin kavradığı şekliyle sünnetin anlamlarını inceleyip, tesbit etmek uzunca bir araştırmayı gerektirir. Ancak burada açıkça tesbit ettiğim bazı hususları özetle kaydedeceğim:

 

a- Kur’ân-ı Kerim’den Sonraki Kaynak Olarak Sünnet:

 

Peygamber -Sallallahü aleyhi vesellem-’dan gelen rivayetlerde Kur’ân-ı Kerim’den sonraki kaynak olarak sünnetin kullanıldığı rivayetler gelmiştir. Bu, vahyin ikinci türü anlamında olup, Peygamber -Sallallahü aleyhi vesellem-’dan Kur’ân-ı Kerim’in dışında mutlak olarak gelen rivayetler kastedilir. Bu bakımdan: Allah’ın Kitabı ve Rasûlullah -Sallallahü aleyhi vesellem-’ın sünneti denilir. Buna göre burada sünnet din ve şeriatın kaynaklarından ikinci kaynak anlamındadır. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de yüce Allah’ın şu buyruğunda bu anlamda kullanılmıştır:

“Evlerinizde okunan Allah’ın âyetlerini ve hikmeti hatırlayın.”  (el-Ahzab, 33/34)

“Onlara kitabı ve hikmeti öğreten...”  (el-Bakara, 2/129)

“Ve biz sana kitabı ve hikmeti indirdik.”  (en-Nisa, 4/113)

‘Onlara kitabı ve hikmeti öğreten...”  (el-Cuma, 62/2)

Bu âyet-i kerimelerde ve başkalarında “kitab”dan kasıt Kur’ân-ı Kerim, “hikmet”ten kasıt sünnettir.[18] -Az önce işaret ettiğimiz gibi.- Bu âyet-i kerimelerde sünnet Kur’ân-ı Kerim’den başka bir kaynaktır.

Aynı şekilde Peygamber -Sallallahü aleyhi vesellem-’dan gelen rivayetlerde de bu iki kaynak birbirinden ayrı kaynaklar olarak ifade edilmiştir. Malik’in Muvatta’da rivayet ettiği hadis bunlardan birisidir: Malik’in belirttiğine göre kendisine Rasûlullah -Sallallahü aleyhi vesellem-’ın şöyle buyurduğu ulaşmıştır:

“Ben aranızda iki şey bırakıyorum. O ikisine sımsıkı sarıldığınız sürece asla sapmayacaksınız: Allah’ın Kitabı ve Rasûlünün Sünneti.”[19]

Hâkim’im el-Müstedrek’te, İbn Abbâs’tan kayd ettiği şu rivâyet de buna benzemektedir:

“Aranızda öyle şeyler bırakıyorum ki, onlara sarıldığınız sürece ebediyyen sapmayacaksınız: Allah’ın Kitabı ve Peygamberinin Sünneti...”[20]

Bunu Hâkim de yakın bir rivayetle Ebu Hureyre’den kaydetmiş ve şunu eklemiştir:

“Her ikisi de Havzda benimle buluşacakları vakte kadar asla ayrılmayacaklardır.”[21]

Böylece Peygamber -Sallallahü aleyhi vesellem- mushaflarda yazılı, okunan Allah’ın kelamı olan Kur’ân-ı Kerim ile kendi sünnetinin farklı şeyler olduğunu göstermiş bulunmaktadır.

Muaz b. Cebel -Radıyallahu Anh-’ın rivayet ettiği hadiste belirtildiğine göre de Peygamber -Sallallahü aleyhi vesellem- kendinizi Yemen’e gönderdiğinde şöyle sormuş:

“Sana hüküm vermek üzere bir husus arzedildiğinde nasıl hükmedeceksin?” Muaz:

“Allah’ın kitabı ile hükmederim” deyince, Peygamber:

“Eğer Allah’ın kitabında olmazsa?” diye sorunca, Muaz:

“O halde Rasûlullah -Sallallahü aleyhi vesellem-’ın sünneti ile... (hükmederim)” demiştir.[22]

Burada Muaz sünneti Kur’ân-ı Kerim’den ayrı bir kaynak olarak söz konusu etmiş, Rasûlullah -Sallallahü aleyhi vesellem- da onun bu ayırımını reddetmemiştir.

Huzeyfe -Radıyallahu Anh-’ın zikrettiği hadis de bunun gibidir: Bize Rasûlullah -Sallallahü aleyhi vesellem- iki hadis aktardı. Bunlardan birisini gördüm, diğerini de bekliyorum. O bize dedi ki:

“Şüphesiz emanet yiğit adamların kalblerinin köküne inmiştir. Sonra onlar Kur’ân-ı Kerim’den öğrendiler, sonra da sünnetten öğrendiler...”[23]

Burada “sünnet” Rasûlullah -Sallallahü aleyhi vesellem-’ın Kur’ân-ı Kerim’in dışında getirdikleridir.

Aynı şekilde selefin (Allah onlardan razı olsun) de “sünnet” lafzını Kur’ân-ı Kerim’in dışında Rasûlullah -Sallallahü aleyhi vesellem-’dan gelen rivayetler hakkında kullandıklarını görüyoruz. Onlar: “Allah’ın kitabı ve Rasûlünün sünneti” dedikleri gibi “Kur’ân ve sünnet” de diyorlardı.

Bu şekildeki kullanım ashabın ve selefin sözlerinde ve onlardan gelen rivayetlerde pek çoktur. Yüce Allah’ın:”Onlara kitabı ve hikmeti öğreten...” (el-Cuma, 62/2) buyruğunu ashab ve tabiînin bazılarının kitabı Kur’ân-ı Kerim, hikmeti de Peygamber -Sallallahü aleyhi vesellem-’ın sünneti diye tefsir ettikleri önceden geçmiş bulunmaktadır.[24] Bunlardan bazılarını da burada belirtelim:

İbn Abbas -Radıyallahu Anh- dedi ki: “Kim, Allah’ın kitabında olmayan, Rasûlullah -Sallallahü aleyhi vesellem-’ın sünnetinden, daha önce uygulaması bulunmayan herhangi bir işi ortaya çıkartırsa...”[25]

Abdullah b. Mesud -Radıyallahu Anh- diyor ki: “Bize yüce Allah’ın kitabında yahutta Allah’ın peygamberinin sünnetine dair bildiğimiz herhangi bir husus hakkında soru sorarsanız, biz de onu size bildiririz. Fakat sizin sonradan uydurduğunuz şeylere gücümüz yetmez.”[26]

Ebû Seleme b. Abdu’r-Rahman (vefatı: 94 h.) Hasan-ı Basri’ye (vefatı: 110 h.) dedi  ki: “Bana ulaştığına göre sen kendi görüşüne göre fetva veriyormuşsun. Rasûlullah -Sallallahü aleyhi vesellem-’ın sünneti yahut Allah tarafından indirilmiş kitabın bir hükmü ile olmadıkça sakın kendi görüşüne göre fetva verme.”[27]

İmam Abdullah b. Avn el-Basrî (vefatı: 150 h.)’ın şu sözünde de bu anlamda kullanılmıştır: “Üç husus vardır ki onları hem kendim için, hem kardeşlerim için severim: Bu sünneti öğrenmeleri, ona dair soru sormaları, bu Kur’ân’ı iyice bellemeye çalışmaları, insanlara ona dair soru sormaları ve hayır ile olmadıkça insanlara ilişmemeleri.”[28]

Yahya b. Ebi Kesir -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- (vefat: 129 h.) de şöyle demiştir: “Sünnet Allah’ın kitabına dair hüküm verici konumdadır.”[29]

Abdullah b. Ömer, Cabir b. Zeyd -Radıyallahu Anhum-’a şöyle demiştir: “Natık bir Kur’ân yahut uygulanagelmiş bir sünnet ile olmadıkça sakın fetva verme.”[30]

Hassan b. Atiyye -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- (vefat: 120 h.) dedi ki: Cebrail, Rasûlullah -Sallallahü aleyhi vesellem-’a Kur’ân’ı indirdiği gibi, sünneti de indirirdi.”[31]

O halde din Allah’ın kitabı olan ve o emin ruhun Muhammed -Sallallahü aleyhi vesellem-’a indirdiği Kur’ân-ı Kerim ile diğeri Rasûlullah -Sallallahü aleyhi vesellem-’ın sünnetinden ibaret olan iki kaynaktan öğrenilir. Onun sünneti sözleri, fiilleri, takrirleri, yaşayışı ve siretidir. İşte seleften gelen bu rivayetlerdeki bu taksimden maksat budur.

Sünnetin bu şekildeki anlaşılması bazı usul alimleri ile dilbilginlerinin sünneti tariflerine uygun düşmektedir: Şatıbî -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- (vefat: 790 h.) el-Muvafakat adlı eserinde şöyle demektedir: “Sünnet lafzı -özel olarak- Kitab-ı Aziz’de hakkında nass bulunmayan ve Peygamber -Sallallahü aleyhi vesellem-’dan nakil yoluyla gelen şeyler hakkında kullanılır.”[32]

İbn Manzur da “Lisanu’l-Arab”da şöyle demektedir: “Hadiste sünnet lafzı ve bu kökten türeyen lafızlar çokça tekrar edilmiştir. Bunun asıl anlamı: Yol ve siret (yaşayış)dır. Şeriatte sünnet kullanılacak olursa, onunla Peygamber -Sallallahü aleyhi vesellem-’ın emrettiği, yasakladığı ve teşvik ettiği Kitab-ı Aziz’in ifade etmediği hususlar -söz ya da fiil olsun- kastedilir. Bundan dolayı şeriatın delilleri: Kitab ve Sünnettir yani Kur’ân ve hadistir denilir.”[33]

 

b- Peygamber -Sallallahü aleyhi vesellem-’ın İlmi, Ameli, Rehberliği ve Mutlak Olarak Onun Getirdiği Herşey Demektir:

 

Hadis-i şerifte “sünnet”in, Peygamber -Sallallahü aleyhi vesellem-’ın rehberliği ve yaptıkları hakkında çokça kullanıldığı görülmektedir. Peygamber -Sallallahü aleyhi vesellem-’dan sahih olarak rivayet edilen Abdullah b. Amr -Radıyallahu Anh-’dan gelen şu hadis bunlardan birisidir. Abdullah b. Amr