Kur’ân-ı Kerim ve Sünnette “Sünnet”:
Kur’ân-ı Kerim’de “Sünnet”in Bazı Anlamları
a- Kur’ân-ı Kerim’den Sonraki Kaynak Olarak Sünnet:
f- Usulu’d-Dîn (İnanç Esasları) ve Akaid Meseleleri
Hakkında Da “Sünnet” Kullanılır:
Müteahhirîne Göre Sünnet Kavramı:
Şer’i Bir Terim Olarak Cemaat:
a- Ashabın -Allah
hepsinden razı olsun- Kendi Dönemlerindeki Cemaati:
c- Cemaat, Hak Üzere Toplanmak ve Ayrılıp Dağılmamak Hakkında Da Kullanılır:
e- Ehl-i Hal ve’l-Akd Anlamında Cemaat:
“Cemaat” Kavramı Dışında Olanlar:
EHL-İ SÜNNET VE’L-CEMAAT KAVRAMINA DAİR
Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat Kavramı:
Ehl-i Sünneti Tanıyabilmemize İmkân Veren Bazı Bakış
Açıları:
Ehl-i Sünnet Ve’l-Cemaate Bu İsmin Veriliş Sebebi:
Ehl-i Sünnet Ve’l-Cemaat Bir Mekan Ya da Bir Zamana
Münhasır Bir Kavram Mıdır?
Selefin Belirlediği Şekliyle Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaatin
Bazı Nitelik ve Belirtileri:
Prof.
Nâsır b. Abdülkerîm
Çeviren
M. Beşir Eryarsoy
Şüphesiz
hamd Allah’ındır. O’na hamdeder, O’ndan yardım dileriz, O’ndan mağfiret diler,
O’na tevbe ederiz. Nefislerimizin şerlerinden, amellerimizin kötülüklerinden
O’na sığınırız. Allah kime hidayet verirse, onu kimse saptıramaz. Allah kimi
saptırırsa kimse de ona hidayet veremez.
Allah’tan
başka hiçbir ilah olmadığına, O’nun bir ve tek olup, ortağı bulunmadığına
şehadet ederim. Muhammed’in de Allah’ın kulu ve rasûlü olduğuna şehadet ederim.
Allah ona, âline, ashabına, kıyamet gününe kadar izlerinden gidecek olanların
hepsine salât ve selâm eylesin. (Rahmet buyursun.)
Şüphesiz
yüce Allah bu dinin ebediyyen kalmasını takdir buyurmuş, kıyametin kopacağı
zamana kadar onu korumayı hükmetmiştir:
“Muhakkak Zikr’i Biz indirdik, onu
koruyacak olan da elbette Biziz.” (el-Hicr, 15/9)
Peygamber
-Sallallahü aleyhi vesellem- buyurdu
ki:
“Kıyametin kopacağı vakte kadar
ümmetimden bir kesim hak üzere muzaffer olarak var olmaya devam edecektir.”[1]
Rasûlullah
-Sallallahü aleyhi vesellem-’ın bu
hadisi, bu dinin belli bir taife (kesim)in şahsında temsil edilerek kalmaya
devam edeceğini açıkça ifade etmektedir. Bu kesim ise, Rasûlullah -Sallallahü aleyhi vesellem-’ın dinde
ayrılık ve ihtilaf halinde helak olacak fırkalardan istisnâ ettiği “fırka-i
nâciye: kurtulmuş fırka”dır. Çünkü Peygamber -Sallallahü aleyhi vesellem- Ebû Hureyre -Radıyallahu Anh-’ın ve başkalarının kendisinden rivayet ettiği ve
sahih olarak sabit olmuş hadiste şöyle buyurmaktadır:
“Yahudiler yetmişbir fırkaya, yahut
yetmişiki fırkaya ayrılacak (ayrıldı), hristiyanlar da aynı şekilde. Benim
ümmetim de yetmişüç fırkaya ayrılacaktır.”[2]
Yine
Peygamber -Sallallahü aleyhi vesellem-,
Muâviye -Radıyallahu Anh- ve
başkalarının naklettikleri rivayete göre şöyle buyurmuştur: “...Hepsi ateştedir. Birisi müstesnâ, o ise
cemaattır.”[3]
İlim
ehli ve hidayetin önderleri kurtuluşa eren bu fırkanın ehl-i sünnet ve’l-cemaat
olduğunu ittifakla belirtmişlerdir.
Ehl-i
sünnet ve’l-cemaat, ashab, tabiûn, selef-i salih ve hidayet imamları olan
fazilet sahibi üç nesildeki hadis ve ilim ehli olup dinde fakih olan, onların
izlerini sürüp, yollarını takip eden, onların gösterdikleri ve tutturdukları
hidayet yoluna uymayan şeyleri ve dinde herhangi bir bid’ati sonradan ortaya
çıkarmayan kimselerdir. Çünkü onlar Rablerinden gelmiş, apaçık bir delil üzere,
apaydınlık bir yolda yürüyen kimselerdir. Hevâlar ve fitnelerin rüzgarlarının
etkisi altında kalmadıkları gibi, bid’atler onları sapasağlam kulptan ve
dosdoğru yoldan saptırmamıştı.
Ehl-i
Sünnet Rasûlullah’ın, ashabının ve tabiûnun zahir ve bâtın hidayet yolunda
yürüyen herkestir.
Allah
Rasûlünün ashabının ve selef-i salihin izledikleri yol açık ve seçiktir. Bize
yazılı olarak nakledilmiş ve korunmuştur. Bu da selef-i salihin anladığı ve
amel ettiği şekliyle Allah’ın kitabı ve Allah Rasûlünün sünnetidir.
Bu
işin açık seçik ortada olmasına rağmen çağımızda müslümanların bir çoğu
kültürlerin karışıp, bid’atlerin yayılması, sapık fırka ve mezheblerin üstünlük
sağlamış olmaları dolayısıyla din ve akideleri ile ilgili birçok hususu bilmemektedirler.
Müslümanların
pek çoğu tarafından bilinmeyenler arasına katılanlardan birisi de ehl-i sünnet
ve’l-cemaat kavramı, onların usulü ve hidayetleri (izledikleri yol)dır. Bu ise
birtakım bilgisizlerin ehl-i sünnetin geçip gitmiş bir tarih olduğunu yahutta
ortada bu şekilde nitelendirilebilecek bir kesimin olmadığını ya da selefin
izledikleri yolların ancak nazari ve ideal birtakım esaslardan ibaret
bulunduğunu ya da bütün müslümanların meşreblerinin farklılığına rağmen sünnet
üzere bulunduklarını yahutta sünnet yol ve yöntemlerini zamanın silip
süpürdüğünü, artık yenileme hareketleri ile yeni alternatifler bulmanın
kaçınılmaz olduğunu ileri sürecek hale gelmelerine sebeb teşkil etmiştir.
Nitekim
son zamanlarda sünnet ve cemaate aykırı birtakım fırka ve cemaatlerin
kendilerinin ehl-i sünnet ve’l-cemaat olduklarını yahut ehl-i sünnet
ve’l-cemaatin kendilerinden olduklarını ya da kendilerine katıldıklarını iddia
edecek şekilde bazı tez ve iddialar ortaya çıkmıştır.
Bu
iddia ve tezlerin akaidlerinin, yöntemlerinin ve amellerinin açık seçik ve
çizgileri belirgin ehl-i sünnet ve’l-cemaat yöntemi ile karşılaştırılmak
suretiyle tahkike ve delillendirilmeye ihtiyacı vardır. Böylelikle bu iddianın
gerçek değeri ortaya çıkmış olur.
Kanaatimce
bu hususu en mükemmel şekilde ortaya koyacak üslup bizzat ehl-i sünnetin
kendilerinin açıkladığı şekliyle ehl-i sünnet ve’l-cemaat kavramını
yaygınlaştırmaktır. Bundan önce ise sünnet bunu açıklamış, ashab ve tabiûn bunu
beyan etmiştir. Fazilet sahibi ilk üç asırdaki salih selefimiz (geçmişimiz)in
hidayet önderlerinin ve onlardan sonra günümüze kadar gelenlerin yöntemleri ile
kilometre taşları belirginlik kazanmıştır.
Bu
kısa çalışmamı sunarak gücüm oranında Kur’ân-ı Kerim ve sünnette ehl-i sünnet
ve’l-cemaat kavramına açıklık kazandırmaya çalışarak işin netleşmesine katkıda
bulunmaya çalıştım. Bunu yaparken kavramı ehl-i sünnet ve’l-cemaatin kendisini
oluşturan ashab, tabiûn, hidayet önderi olan selef-i salihimizin anladığı
şekliyle ortaya koymaya gayret ettim. Bu hidayet önderleri dinde hadis ve fıkıh
ehli olarak bilinen, kendilerine uyulan, ümmetin kendilerinden razı olup, güzel
bir kabul ile karşılayarak dinlerini kendilerinden öğrendiği kimselerdir. O
halde ehl-i sünnet ve’l-cemaat neyin ne ve nerede olduğunu bilen evin (yurdun)
sakinleridir. “Mekkeliler onun yollarını daha iyi bilir.”[4]
Bu çalışma benim bu hususa özetle açıklık kazandırmak maksadıyla ortaya
koyduğum bir çaba olup, esasen imkânları kısıtlı olan bir kimsenin mütevazi bir
gayretidir.
Yüce
Allah’tan bunu faydalı kılmasını, dinini aziz kılıp, kelimesini yüceltmesini,
salih kullarını zafere kavuşturmasını dilerim. O elbetteki bunu yapacak olan ve
buna kadir olandır. Allah’ım Muhammed’e, onun aile halkına ve bütün ashabına
salât ve selâm eyle, onlara bereketler ihsan et.
Nâsır
b. Abdülkerîm el-Akl
Bu
bölümde açıklığa kavuşturulacak hususlar:
Sözlükte
sünnetin tanımı,
Kur’ân-ı
Kerim’de sünnetin anlamları,
Nebevî
sünnette sünnetin bazı anlamları; Peygamber -Sallallahü
aleyhi vesellem-’ın hadisi, ashab, tabiîn ve selef-i salihe göre sünnet
kavramı:
1- Kur’ân-ı Kerim’in
dışında bir delil olarak sünnet.
2- Peygamber -Sallallahü aleyhi vesellem-’ın sahib
olduğu ilim, amel, hidayet ve mutlak olarak getirdiği herşey demek olan sünnet.
3- Peygamber -Sallallahü aleyhi vesellem-’ın bid’at
ve dinde sonradan uydurulan şeylerin karşıtı olan teşrî buyurduğu ve takrir
ettiği şeyler anlamında sünnet.
4- Bazan nafile demek
olan sünnet.
5- İlim ve amel
hususunda selefin durumu hakkında (ittiba: onlara uymak) anlamı ile kullanılan
sünnet.
6- Dinin esasları ve
akide meseleleri anlamında sünnet.
7- Müteahhirûna göre
sünnet kavramı.
8- “Hadis” anlamında
sünnet.
9- Nafile ve müstehablar
anlamıyla sünnet.
Sözlükte
sünnet “senne, yesinnu, yesunnu, sennen: sünnet kıldı-kılar, sünnet kılmak”
şeklinde. Sünnet kılınana “mesnun” denilir. “Senne’l-emra: O işi açıkladı”
demektir.
Sünnetin
bir diğer anlamı sîyret (yaşayış tarzı) tabiat ve gidilen yol demektir.
Allah’tan gelen sünnet de O’nun hükmü, emri ve yasakları demektir.
Böylelikle
aşağıdaki hususların sünnetin sözlük anlamları arasında yer aldığı sonucuna
varıyoruz:
1- Sîyret (yaşayış tarzı) ve yol:
İster güzel, ister çirkin olsun Peygamber -Sallallahü
aleyhi vesellem-’ın şu hadisinde bu anlamda kullanılmıştır:
“Kim
güzel bir sünnet ortaya koyarsa, onun ve onunla amel edenlerin ecri ona
verilir. Kim de kötü bir sünnet ortaya koyarsa...”[6]
İbn
Manzur “Lisanu’l-Arab”da şöyle demektedir: “Hadis-i şerifte sünnet ve bu kökten
türeyen lafızlar defalarca kullanılmıştır. Bunun asıl anlamı yol ve sîyrettir.”[7]
2- Cilalamak ve süslemek:
Senne’ş-şey’e yesunnuhû sennen, sennenehû: onu cilaladı ve süsledi demektir.[8]
Sünnet:
Cilalı oluşu, parlaklığı ve düzgünlüğü sebebiyle yüz demektir. Mesnûn da:
Cilalanmış anlamındadır.[9]
3- Takviye (güçlendirmek, pekiştirmek):
Arablar: Ekşi bitkiler develere yol almaya karşı güç verir (yesunnu). Tıpkı
bilemenin bıçağın keskin tarafını güçlendirdiği gibi[10]
derler.
“Yesunnu”
fiilinden “es-sinân” güç kuvvet demektir.[11]
4- Açıklamak:
Allah’ın sünneti, O’nun hükümleri, emri ve yasakları demektir. Allah bunları
insanlara sünnet kıldı: Bunları açıkladı, demektir. Allah bir sünnet ortaya
koydu: Dosdoğru bir yolu açıkladı, anlamındadır. Yüce Allah şöyle
buyurmaktadır:
”Bu önce geçenlerde Allah’ın geçerli
kıldığı sünnetidir.” (el-Ahzab, 33/38, 62)
Görüldüğü
gibi bu buyrukta, Allah bunu sünnet kıldı, ifadesi onu açıkladı demektir.[12]
Bu
sözlük anlamlarından, sünnetin şer’î bir terim olarak: Peygamber -sallallahü aleyhi vesellem-’ın genel
çerçevesi ile söz, fiil ve takrirlerinde izlediği sîret (yaşayış tarzı) ve yol
anlamında kullanıldığı anlaşılmaktadır.
Nitekim
sözlük anlamı ile bu kullanımların bir çoğu Kur’ân-ı Kerim ve hadis-i şerifte
de -ileride açıklanacağı üzere- geçmiş bulunmaktadır.
Sünnetin
manası Kur’ân-ı Kerim’de, hadiste ashab-ı kiramdan ve selef-i salihten gelen
rivayetlerde (eserlerde) çeşitli şekillerde kullanılmış bulunmaktadır. Bunların
çoğunluğu da Peygamber -sallallahü aleyhi
vesellem-’ın söz, fiil ve takrirlerinde yaptığı teşrîler ile bütün
hallerinde izlediği sair hidayet ve rehberliği anlamlarında kullanılmıştır.
1- Kur’ân-ı Kerim’de
“sünnet” lafzı yol, sîret, geçmişlerin izledikleri yol anlamında
kullanılmıştır. Bu yol kimi zaman övülen bir yol olabilir, bu da hak ve hidayet
yoludur. Yüce Allah’ın şu buyruğunda bu anlamda kullanılmıştır:
”Allah size açıkça bildirmek, sizi sizden
öncekilerin sünnetlerine iletmek... ister.” (en-Nisa, 4/26)
Yani
yüce Allah sizden öncekilerin yollarına iletmek ister. Bu da onların öğülmeye
değer olan yollarıdır.[13]
“Sünnetullah:
Allah’ın sünneti” bazan yerilen bir işe karşılık Allah’ın cezası anlamında
kullanılmıştır. Bu da onun peygamberlerine karşı gelip, sapıklık ve batıl
içerisinde kalmaya devam eden ümmetlerin helak edilmesi demektir. Yüce Allah’ın
şu buyruğu bu kabildendir:
”Eğer (şirke) dönerlerse, kendilerinden
öncekilerin sünneti muhakkak devam etmiş olur.”
(el-Enfal, 8/38)[14]
Yani
sırat-ı müstakimi bırakıp, başka yolları izledikleri için Allah’ın onları helak
etmesi gerçekleşmiştir, geçip gitmiştir.
Yüce
Allah’ın şu buyruğunda da bu anlamdadır:
”Öncekilerin sünneti de geçmiş bulunduğu
halde...” (el-Hicr, 15/13)[15]
Bu
da yalanlamaları üzerine yüce Allah’ın o kavimleri helak etmekte sünnet kıldığı
yol anlamındadır.
2- “Sünen” lafzı geçmiş
ümmetlerin karşı karşıya kaldığı defalarca tekrarlanan hadiseler ve olaylar
anlamında da kullanılmıştır. Yüce Allah’ın şu buyruğunda bu anlamdadır:
“Sizden evvel birçok sünnetler gelip
geçmiştir. Onun için yeryüzünde gezin dolaşın da yalanlayanların sonları nice
oldu görün.” (Âl-i İmrân, 3/137)
Yani
yüce Allah’ın peygamberleri yalanlayan ümmetler hakkında sünnet olarak kıldığı
birtakım olaylar sizden önce geçip gitmiş bulunmaktadır.
3- “Sünnetullah” lafzı
O’nun hükmü asla geri kalmayan, değişmez kazası anlamında da kullanılmıştır.
Yüce Allah’ın şu buyrukları bu türdendir:
”Bu daha önce geçenler hakkında Allah’ın
sünnetidir. Sen Allah’ın sünnetinde asla bir değiştirme bulamazsın.” (el-Ahzâb,
33/62)
“(İşte bu) Allah’ın öteden beri süregelen
sünnetidir. Sen Allah’ın sünnetinde asla bir değişiklik bulamazsın.”
(el-Feth, 48/23)
“(Bu) senden önce gönderdiğimiz
peygamberler için de uyguladığımız sünnetimizdir. Sen bizim sünnetimizde hiçbir
değişiklik bulamazsın.” (el-İsra, 17/77)
O
halde burada sünnet yüce Allah’ın hükmettiği ve kesin olarak hükme bağladığı
sabit, değişmez adet anlamındadır.[16]
Son iki anlamı birbirine yakındır.
4- Kur’ân-ı Kerim’de
İbrahim (a.s)’ın yaptığı şu dua birkaç defa tekrarlanmış bulunmaktadır:
”Rabbimiz onların arasından kendilerinden
onlara âyetlerini okuyan, onlara kitabı ve hikmeti öğreten... bir peygamber
gönder.” (el-Bakara, 2/139)
Yüce
Allah peygamberi Muhammed -Sallallahü
aleyhi vesellem-’a şöyle buyurmaktadır:
“Allah sana kitabı ve hikmeti indirmiş ve
sana bilmediklerini öğretmiştir.” (en-Nisa, 4/113)
Bir
başka yerde de yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
”O ümmiler arasında kendilerinden onlara
karşı onun âyetlerini okuyan, onları arındıran, onlara kitabı ve hikmeti
öğreten bir peygamber gönderendir. Halbuki daha önceden apaçık bir sapıklık
içinde idiler.” (el-Cuma,
62/2)
O
halde (burada sözü edilen) “kitab” Kur’ân-ı Kerimdir. “Hikmet” ise sünnettir.[17]
Aynı
zamanda hikmet ile nitelendirilen sünnet, burada Peygamber -Sallallahü aleyhi vesellem-’ın hidayeti, sözü, fiili ve sîyreti
anlamındadır.
Peygamber
-Sallallahü aleyhi vesellem-’dan
vârid olduğu ve selefin kavradığı şekliyle sünnetin anlamlarını inceleyip,
tesbit etmek uzunca bir araştırmayı gerektirir. Ancak burada açıkça tesbit
ettiğim bazı hususları özetle kaydedeceğim:
Peygamber
-Sallallahü aleyhi vesellem-’dan
gelen rivayetlerde Kur’ân-ı Kerim’den sonraki kaynak olarak sünnetin
kullanıldığı rivayetler gelmiştir. Bu, vahyin ikinci türü anlamında olup,
Peygamber -Sallallahü aleyhi vesellem-’dan
Kur’ân-ı Kerim’in dışında mutlak olarak gelen rivayetler kastedilir. Bu
bakımdan: Allah’ın Kitabı ve Rasûlullah -Sallallahü
aleyhi vesellem-’ın sünneti denilir. Buna göre burada sünnet din ve
şeriatın kaynaklarından ikinci kaynak anlamındadır. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de
yüce Allah’ın şu buyruğunda bu anlamda kullanılmıştır:
“Evlerinizde okunan Allah’ın âyetlerini
ve hikmeti hatırlayın.” (el-Ahzab,
33/34)
“Onlara kitabı ve hikmeti öğreten...” (el-Bakara, 2/129)
“Ve biz sana kitabı ve hikmeti indirdik.” (en-Nisa, 4/113)
‘Onlara kitabı ve hikmeti öğreten...” (el-Cuma, 62/2)
Bu
âyet-i kerimelerde ve başkalarında “kitab”dan kasıt Kur’ân-ı Kerim, “hikmet”ten
kasıt sünnettir.[18] -Az önce
işaret ettiğimiz gibi.- Bu âyet-i kerimelerde sünnet Kur’ân-ı Kerim’den başka
bir kaynaktır.
Aynı
şekilde Peygamber -Sallallahü aleyhi
vesellem-’dan gelen rivayetlerde de bu iki kaynak birbirinden ayrı
kaynaklar olarak ifade edilmiştir. Malik’in Muvatta’da rivayet ettiği hadis
bunlardan birisidir: Malik’in belirttiğine göre kendisine Rasûlullah -Sallallahü aleyhi vesellem-’ın şöyle
buyurduğu ulaşmıştır:
“Ben
aranızda iki şey bırakıyorum. O ikisine sımsıkı sarıldığınız sürece asla
sapmayacaksınız: Allah’ın Kitabı ve Rasûlünün Sünneti.”[19]
Hâkim’im
el-Müstedrek’te, İbn Abbâs’tan kayd ettiği şu rivâyet de buna benzemektedir:
“Aranızda öyle şeyler bırakıyorum ki,
onlara sarıldığınız sürece ebediyyen sapmayacaksınız: Allah’ın Kitabı ve
Peygamberinin Sünneti...”[20]
Bunu
Hâkim de yakın bir rivayetle Ebu Hureyre’den kaydetmiş ve şunu eklemiştir:
“Her ikisi de Havzda benimle
buluşacakları vakte kadar asla ayrılmayacaklardır.”[21]
Böylece
Peygamber -Sallallahü aleyhi vesellem-
mushaflarda yazılı, okunan Allah’ın kelamı olan Kur’ân-ı Kerim ile kendi
sünnetinin farklı şeyler olduğunu göstermiş bulunmaktadır.
Muaz
b. Cebel -Radıyallahu Anh-’ın rivayet
ettiği hadiste belirtildiğine göre de Peygamber -Sallallahü aleyhi vesellem- kendinizi Yemen’e gönderdiğinde şöyle
sormuş:
“Sana hüküm vermek üzere bir husus
arzedildiğinde nasıl hükmedeceksin?” Muaz:
“Allah’ın
kitabı ile hükmederim” deyince, Peygamber:
“Eğer Allah’ın kitabında olmazsa?”
diye sorunca, Muaz:
“O
halde Rasûlullah -Sallallahü aleyhi
vesellem-’ın sünneti ile... (hükmederim)” demiştir.[22]
Burada
Muaz sünneti Kur’ân-ı Kerim’den ayrı bir kaynak olarak söz konusu etmiş, Rasûlullah
-Sallallahü aleyhi vesellem- da onun
bu ayırımını reddetmemiştir.
Huzeyfe
-Radıyallahu Anh-’ın zikrettiği hadis
de bunun gibidir: Bize Rasûlullah -Sallallahü
aleyhi vesellem- iki hadis aktardı. Bunlardan birisini gördüm, diğerini de
bekliyorum. O bize dedi ki:
“Şüphesiz emanet yiğit adamların
kalblerinin köküne inmiştir. Sonra onlar Kur’ân-ı Kerim’den öğrendiler, sonra
da sünnetten öğrendiler...”[23]
Burada
“sünnet” Rasûlullah -Sallallahü aleyhi
vesellem-’ın Kur’ân-ı Kerim’in dışında getirdikleridir.
Aynı
şekilde selefin (Allah onlardan razı olsun) de “sünnet” lafzını Kur’ân-ı
Kerim’in dışında Rasûlullah -Sallallahü
aleyhi vesellem-’dan gelen rivayetler hakkında kullandıklarını görüyoruz.
Onlar: “Allah’ın kitabı ve Rasûlünün sünneti” dedikleri gibi “Kur’ân ve sünnet”
de diyorlardı.
Bu
şekildeki kullanım ashabın ve selefin sözlerinde ve onlardan gelen rivayetlerde
pek çoktur. Yüce Allah’ın:”Onlara kitabı
ve hikmeti öğreten...” (el-Cuma, 62/2) buyruğunu ashab ve tabiînin
bazılarının kitabı Kur’ân-ı Kerim, hikmeti de Peygamber -Sallallahü aleyhi vesellem-’ın sünneti diye tefsir ettikleri
önceden geçmiş bulunmaktadır.[24]
Bunlardan bazılarını da burada belirtelim:
İbn
Abbas -Radıyallahu Anh- dedi ki:
“Kim, Allah’ın kitabında olmayan, Rasûlullah -Sallallahü aleyhi vesellem-’ın sünnetinden, daha önce uygulaması
bulunmayan herhangi bir işi ortaya çıkartırsa...”[25]
Abdullah
b. Mesud -Radıyallahu Anh- diyor ki:
“Bize yüce Allah’ın kitabında yahutta Allah’ın peygamberinin sünnetine dair
bildiğimiz herhangi bir husus hakkında soru sorarsanız, biz de onu size
bildiririz. Fakat sizin sonradan uydurduğunuz şeylere gücümüz yetmez.”[26]
Ebû
Seleme b. Abdu’r-Rahman (vefatı: 94 h.) Hasan-ı Basri’ye (vefatı: 110 h.)
dedi ki: “Bana ulaştığına göre sen
kendi görüşüne göre fetva veriyormuşsun. Rasûlullah -Sallallahü aleyhi vesellem-’ın sünneti yahut Allah tarafından
indirilmiş kitabın bir hükmü ile olmadıkça sakın kendi görüşüne göre fetva
verme.”[27]
İmam
Abdullah b. Avn el-Basrî (vefatı: 150 h.)’ın şu sözünde de bu anlamda kullanılmıştır:
“Üç husus vardır ki onları hem kendim için, hem kardeşlerim için severim: Bu
sünneti öğrenmeleri, ona dair soru sormaları, bu Kur’ân’ı iyice bellemeye
çalışmaları, insanlara ona dair soru sormaları ve hayır ile olmadıkça insanlara
ilişmemeleri.”[28]
Yahya
b. Ebi Kesir -Allah’ın rahmeti üzerine
olsun- (vefat: 129 h.) de şöyle demiştir: “Sünnet Allah’ın kitabına dair
hüküm verici konumdadır.”[29]
Abdullah
b. Ömer, Cabir b. Zeyd -Radıyallahu
Anhum-’a şöyle demiştir: “Natık bir Kur’ân yahut uygulanagelmiş bir sünnet
ile olmadıkça sakın fetva verme.”[30]
Hassan
b. Atiyye -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- (vefat: 120 h.) dedi ki: Cebrail,
Rasûlullah -Sallallahü aleyhi vesellem-’a
Kur’ân’ı indirdiği gibi, sünneti de indirirdi.”[31]
O
halde din Allah’ın kitabı olan ve o emin ruhun Muhammed -Sallallahü aleyhi vesellem-’a indirdiği Kur’ân-ı Kerim ile diğeri
Rasûlullah -Sallallahü aleyhi vesellem-’ın
sünnetinden ibaret olan iki kaynaktan öğrenilir. Onun sünneti sözleri,
fiilleri, takrirleri, yaşayışı ve siretidir. İşte seleften gelen bu
rivayetlerdeki bu taksimden maksat budur.
Sünnetin
bu şekildeki anlaşılması bazı usul alimleri ile dilbilginlerinin sünneti
tariflerine uygun düşmektedir: Şatıbî -Allah’ın
rahmeti üzerine olsun- (vefat: 790 h.) el-Muvafakat adlı eserinde şöyle
demektedir: “Sünnet lafzı -özel olarak- Kitab-ı Aziz’de hakkında nass
bulunmayan ve Peygamber -Sallallahü
aleyhi vesellem-’dan nakil yoluyla gelen şeyler hakkında kullanılır.”[32]
İbn
Manzur da “Lisanu’l-Arab”da şöyle demektedir: “Hadiste sünnet lafzı ve bu
kökten türeyen lafızlar çokça tekrar edilmiştir. Bunun asıl anlamı: Yol ve
siret (yaşayış)dır. Şeriatte sünnet kullanılacak olursa, onunla Peygamber -Sallallahü aleyhi vesellem-’ın
emrettiği, yasakladığı ve teşvik ettiği Kitab-ı Aziz’in ifade etmediği hususlar
-söz ya da fiil olsun- kastedilir. Bundan dolayı şeriatın delilleri: Kitab ve
Sünnettir yani Kur’ân ve hadistir denilir.”[33]
Hadis-i şerifte “sünnet”in, Peygamber -Sallallahü aleyhi vesellem-’ın rehberliği ve yaptıkları hakkında çokça kullanıldığı görülmektedir. Peygamber -Sallallahü aleyhi vesellem-’dan sahih olarak rivayet edilen Abdullah b. Amr -Radıyallahu Anh-’dan gelen şu hadis bunlardan birisidir. Abdullah b. Amr