HACC'IN TARİFİ VE ÖNEMİ
HACC'IN LÛGAT MANASI; "Muazzam bir şeye" gitmeyi kasdetmektir. Buradaki "Muazzam bir şeye"
kaydını İbn-i Hümam meşhûr dil alimi İmam-ı Sikkit'ten naklederek beyan
etmiştir.(1) İslâmî Istılâhta; "Niyyet ederek ihrama girmek, Kâbe-i
Muazzama'yı usûlü dairesinde tavaf etmek ve vakti mahsusunda vakfe yapmak
gibi fiillere hac denir"(2) şeklinde tarif olunduğu gibi "Dînî rükünlerden
bir rüknü edâ etmek için, Kâbe'ye gitmeyi kasdetmektir"(3) şeklinde de
tarif edilmiştir.
Kur'an-ı Kerim'de: "Şüphesiz ki, âlemler için çok feyizli ve ayn-ı hidayet
olmak üzere konulan ilk ev (Ma'bed) elbette Mekke'de olandır. Orada apaçık
alâmetler, İbrahim'in makamı vardır. Kim oraya girerse (taarruzdan) emin
olur. O'na bir yol bulabilenlerin, beyti hacc (ve tavaf) etmeleri,
Allah'ın insanlar üzerindeki bir hakkıdır. Kim küfrederse, şüphesiz ki
Allah onlardan müstağnidir"(4) hükmü beyan buyurulmuştur. Hanefi fûkahası
bu Ayet-i Kerimeyi ve Resûl-i Ekrem (sav)'den gelen mütevatir haberleri
esas alarak: "Hacc muhkem bir farzdır. Farziyyeti kat'i delillerle
sabittir. Haccın farz olduğunu inkâr eden kâfir olur. Gücü yetenlere
(Vücûbunun ve edâsının şartı üzerinde bulunanlara) hayat boyu, sadece bir
defa haccetmek farzdır"(5) hükmünde ittifak edilmiştir.
İmam-ı Kasani; Hacc sûresinde yer alan:
(Hz. İbrahim (as)'e hitaben) "İnsanlar için haccı ilân et. Gerek yaya,
gerek uzak yoldan arık develerin üstünde (süvari) olarak sana
gelsinler"(6) şeklindeki hükm-i ilâhiyi esas alarak "Buradaki "İnsanlar
için haccı ilân et!." hükmü, Allahû Teâla (cc)'nın insanlara haccı farz
kıldığını beyan buyur, manasınadır. Binaenaleyh Resûl-i Ekrem (sav)'den
önce de, diğer ümmetlere hacc ibadeti farz kılınmıştır"(7) buyurmaktadır.
Mâlûm olduğu üzere Mekke'de; Kâbe-i Muazzama'yı inşâ eden Hz. İbrahim (as)
ve oğlu Hz. İsmail (as)'dir. İbn-i Abidin: "Sahih olan kavle göre hacc,
dokuzuncu yılın sonlarında farz kılınmıştır. Onu farz kılan âyet: "Allah
için beyti haccetmek insanlar üzerine borçtur" ayet-i kerimesidir. Bu
ayet, heyetlerin geldiği dokuzuncu yılın sonunda inmiştir"(8) hükmünü
zikretmektedir.
İbn-i Abbas (ra)'dan rivayet olunan bir hadisde: "İbrahim (as) Kâbe'yi
bina edip tamamladıktan sonra kendisine: "-Hacc için insanları davet et"
emri verildi. İbrahim (as): "-Benim sesim onlara ulaşmaz" dedi. AllahTeâla
hazretleri: "-Sen davet et, sesini duyurmak bana aittir" buyurdu. Bunun
üzerine İbrahim (as): "-Ey
insanlar!.. Beyt-i Atiki haccetmeniz size farz kılınmıştır" diye
nida etti. Bu sözü yerle gök arasında bulunanların hepsi işitti. Görmüyor
musunuz? İnsanlar en uzak yerlerden icabet edip geliyorlar"
denilmiştir.(9)
Hanefi fûkahası; haccın sebebinin "Beytullah" olduğu hususunda ittifak
etmiştir.(10) İbn-i Abidin: "Sebebi beytullah'tır. Buna delil, ayette
"Beytin haccı" diye izah edilmesidir. Zira esas olan, hükümleri
sebeblerine izafe etmektir. Nitekim usûl-i fıkıh'ta izah edilmiştir.
Sebebi tekrarlanmayan bir vacip tekrarlanmaz. Bir de Müslim'in sahihinde
şu Hadis-i Şerif vardır: "-Ey insanlar!.. Size hacc farz kılınmıştır. Öyle
ise haccedin!." Bir adam: "-Her sene mi ya Resûlullâh?" diye sordu,
Resûlullâh (sav) sustu. Hatta adam sualini üç defa tekrarladı. Bunun
üzerine Peygamber (sav): "-Evet desem size vacib olur. Siz de güç
yetiremezsiniz" buyurdular. Nehir sahibi diyor ki: "Ayet tekrar lâzım
gelmediğine istidlâl için yetiyorsa da -Zira emrin tekrara ihtimal yoktur-
neyf neyfin muktezası ile isbat etmek daha uygundur"(11) hükmünü
zikretmektedir. Sahabe-i Kiram'dan bir zat Resûl-i Ekrem (sav)'e: "Ya
Resûlullâh!.. Hacc her sene midir, yoksa bir kere midir?" diye sual tevcih
ediyor. Resûl-i Ekrem (sav) cevaben: "-Hayır bir kere!.. Birden fazlası
nafile (Tatavvû)'dir"(12) buyurmuşlardır. Malûm olduğu üzere; ibadetlerin
bir kısmı mâlî, bir kısmı da bedenîdir. Hacc ise, hem malî, hem de bedenî
bir ibadettir. Dolayısıyle iki nimet bir aradadır. Bir mükellefte hem
zenginlik, hem de bedeni kudret gibi iki nimet bir araya gelmiştir.
Dolayısıyla haccını edâ etmek sûretiyle, bu iki nimete de şükretmiş
olur.(13) Haccın edâsı için gerekli şartlar, tağuti güçler tarafından
ortadan kaldırılırsa; mü'minler hem mallarıyla, hem de (sıhhatli oldukları
için) güçleriyle onlara karşı cihad ederler. Kat'iyyen Tağuti güçlere
boyun eğmezler!..
İmam-ı Azam Ebû Hanife (rh.a) ile İmam-ı Yusuf (rh.a) Resûl-i Ekrem
(sav)'in: "Kim hacc etmeyi murad ederse, hemen edâ etmeye gayret
etsin"(14) Hadis-i Şerifini esas alarak, vücûbunun ve edâsının şartları,
üzerinde bulunan kimsenin derhal (fevri) bu ibadeti edâ etmesi gerektiğini
beyan etmişlerdir.(15) Hac ibadetinin hayatta bir defa farz olduğunu esas
alan İmam-ı Muhammed (rh.a) "Hac ibadetinde ömür, namazdaki vakit gibidir.
Her ne zaman gidilirse gidilsin "Edâ" denir, kaza denmez. Bu sebeble
terahi (genişlik) üzere farzdır"(16) buyurmaktadır. Feteva-ı Hindiyye'de
bu husus şu şekilde izah olunmuştur: "İmam-ı Muhammed (rh.a)'e göre hacc;
farz olduktan sonra dilediği zaman edâ etmek (terahi) üzeredir. Haccı farz
olur-olmaz acele yapmak ise efdaldir. Hulâsada da böyledir. Buradaki
ihtilâf, mükellefin selâmette kalacağına zann-ı galibi olduğu zamana
aittir. Fakat yaşlılık veya hastalık sebebiyle, mükellefin zann-ı galibi
vefat edeceği noktasında olursa, fevri olarak edâ etmesi gerektiği
hususunda alimlerimiz icma etmişlerdir. Cevheretü'n Neyyire'de de
böyledir. Bu ihtilâfın günahkârlar için faydalı olduğu aşikârdır"(17)
İmam-ı Matûridi (rh.a): "Vakit kaydı bulunmayan her emr-i mutlak; amel
noktasından derhal edâ edilmeye (fevre) hamledilir. İtikad hususunda ise;
fevre hamledilmez. Ancak "Fevr veya terahi hususunda muradı ilâhi ne ise,
hak o'dur" diye itikad olunur"(18) hükmünü beyan etmektedir. Ölümün ne
zaman gelip çatacağı bilinemiyeceği için, haccın vücûbunun ve edâsının
şartlarına haiz olan mükellefin, acele etmesi önemlidir. Esasen bunun
efdal olduğu hususunda da ittifak vardır.
Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Her kim hacc yolunda ölürse, onun için her yıl
makbûl bir hacc yazılır"(19) buyurduğu bilinmektedir. Yine bir Hadis-i
Şerifte; meşrû hiçbir sebeb olmadan terkedenlerin durumu beyan
buyurulmuştur. Bu Hadis-i Şerif şudur: "Her kim ki, kendisini beytûllah'a
ulaştıracak kadar bineği ve azığı (mali gücü) bulunur da haccı edâ
etmezse, Yahudi ve Hrıstiyan olarak ölmesinde beis yoktur. Bunun sebebi
şudur: Allahû Teâla (cc) kitabında, beytûllahı ziyarete gücü yetenlerin
onu haccetmesi, Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır"
buyuruyor.(20)
HACCIN VÜCÛBUNUN
ŞARTLARI
Bir mükellefe haccın farz olması için, bir takım şartların bulunması zaruridir. İbn-i Abidin, "Lübab" sahibine uyarak haccın şartlarını dört kısımda incelemiştir. Birincisi vücûbunun şartlarıdır. Nitekim bu hususta şunları kaydeder: "Birincisi, vücûbunun şartlarıdır. Bunlar tamamen bulunursa, hacc vacip (Farz) olur. Tamamı bulunmazsa, hacc vacip olmaz. Mezkûr şartlar yedi olup şunlardır: İslâm, Dar-ı Harp'te olan müslümanın haccın farz olduğunu bilmesi, bülûğ, akıl, hürriyet, gücün yetmesi ve vakit."(21)
MÜSLÜMAN
OLMAK: Bir kimseye haccın farz olması için; o kimsenin müslüman olması
şarttır. Çünkü kâfir ibadete ehil değildir. Hatta bir kimse kâfir iken;
hacc yapmaya gücü yetecek derecede zengin olsa, fakat müslüman olduktan
sonra fakir düşse, o kimseye (önceki halinden dolayı) hac farz olmaz.
Fakat hac yapmaya gücü yeten müslüman, haccı edâ etmeyip, daha sonra fakir
düşse, durum böyle değildir. Hac ibadeti o müslümanın zimmetinde borç
olarak kalır. Bir mü'min, hacc ibadetini edâ ettikten sonra (Allah
muhafaza buyursun) irtidat etse, sonra da tekrar müslüman olsa, haccı
tekrar etmesi icabeder.(22)
AKILLI OLMAK: Allahû Teâla
(cc)'nın teklifleri; ehliyet sahibi insanın üzerinedir. Teklifin sıhhati
akılla ilgilidir.(23) Hanefi fûkahası: "Deli olan kimseye, hacc farz
değildir"(24) hükmünde ittifak etmiştir. İbn-i Abidin; deliye haccın farz
olmadığını kaydettikten sonra: "Bunamış kimse hakkında usûlde ihtilâf
edilmiştir. Fahrû'l-İslâm'a göre, çocuk gibi bunaktan da hitap sakıttır.
Binaenaleyh ona hiçbir ibadet farz olmaz. İmam Debbûsi ise, ihtiyaten
muhatab olduğunu söylemiştir"(25) hükmünü zikreder.
HÜRRİYET: Resûl-i Ekrem (sav)'in:
"Herhangi bir köle ki on defa haccetmiştir, sonra da azad olmuştur. Onun
üzerine farz olan hac lâzım gelir"(26) Hadis-i Şerifini esas alan Hanefi
fûkahası: "Kölelere ve cariyelere hacc farz değildir. Efendilerinin izni
ile haccetmiş olsalar dahi bu tatavvû (Nafile) olur. Hürriyetlerini elde
ettikleri zaman; farz olan haccı edâ etmek durumundadırlar"(27) hükmünde
ittifak etmiştir.
HACCIN FARZ OLDUĞUNU BİLMEK: Küfür
ahkâmının galib olduğu beldelerde, insanlar İslâmî bir eğitime muhatab
değildirler. Dolayısıyla Darû'l Harp olan beldelerde, bir kimse müslümün
olsa, haccın farz olduğunu bilinceye kadar, ona hacc farz değildir.
Feteva-ı Hindiyye'de "Darû'l Harp'te müslüman olan bir kimseye haccın farz
olması için o kimsenin haccın farz olduğunu öğrenmesi gerekir. Darû'l
İslâm'da bulunanlar ise haccın farz olduğunu bilmek durumundadırlar. Yani
onlar için mazeret yoktur. Haccın farz olması için, sadece haccın farz
olduğunu bilmek gereklidir. Ayrıca haccın nasıl edâ edileceğni ve
farzlarını bilip-bilmemek de müsavidir. Bir kimse Darû'l İslâm'da
yaşıyorsa, onun hüküm olarak haccın farziyetini ve farzlarını bildiği
kabul edilir."(28) hükmü kayıtlıdır. Darû'l Harp'te müslüman olan bir
kimseye, iki erkeğin veya bir erkekle kadının "Haccın farz olduğunu"
bildirmesi kâfidir. Ayrıca adil olan bir mü'min, ona haccın farz olduğunu
beyan ederse, hacc kendisine farz olur. Bu kimselerin (Şahidlerin) bülûğa
ermiş olmaları ve hür olmaları şart değildir.(29)
BÜLÛĞA ERMİŞ OLMAK: Resûl-i Ekrem
(sav)'in: "Herhangi bir sabi ki, on defa haccetmiştir, sonra da bülûğa
ermiştir. Onun üzerine farz olan haccı edâ etmek lâzım gelir"(30) Hadis-i
Şerifini esas alan Hanefi fûkahası: "Çocuklara hac farz değildir.
Velîlerinin yardımıyla haccı edâ etseler dahi, bu nafile (tetavvû) olur.
Bülûğa erdikten sonra, farz olan haccı edâ etmeleri lâzım gelir"(31)
hükmünde ittifak etmiştir.
VAKİT: Malûm olduğu üzere haccın
vakti, Şevval, Zilkade ayları ile Zilhiccce ayının ilk on günüdür.(32) Bu
süreye "Eşhür-û hacc" (Hac mevsimi) denir. Binaenaleyh bir kimseye haccın
farz olması için, vaktin bulunması da şarttır. Meselâ; Muharrem ayında
haccın vücûbunun diğer şartlarına haiz olan bir kimseye, "Şevval" ayı
girinceye kadar hac farz olmaz. Bu süre içerisinde vefat ederse; hac
ibadeti zimmetinde borç olarak kalmış değildir. Çünkü vakte (hac
mevsimine) ulaşamamıştır.(33)
NAKİL VASITASINI VE MASRAFLARI TEMİNE GÜCÜN YETMESİ:
Kur'an-ı Kerim'de 'Ona bir yol bulabilenlerin, beyt-i hac (ve tavaf)
etmeleri Allah'ın insanlar üzerindeki bir hakkıdır"(34) hükmü beyan
buyurulmuştur. Sahabe-i Kiram, bu Ayet-i Kerimede geçen "Ona bir yol
bulabilen"den neyin kasdedildiğini Resûl-i Ekrem (sav)'e sorduğunda,
Peygamberimiz (sav) cevaben: "Bu zât ve rahile'dir" buyurmuştur.(35)
Hanefi fûkahası: "Havaic-i Asliye'den fazla olarak nakil vasıtasını
teminle birlikte, nafakası üzerine vacip olan kimselerin ve nefsinin
yiyeceklerine sahip olmanın şart olduğunda ittifak etmiştir."(36) Nakil
vasıtası, ya hacca gidecek mü'minin malı olmalı veya kiralamış
bulunmalıdır. Âriyet (ödünç alma) veya ibaha yoluyla nakil vasıtasına
sahip olmak kâfi değildir.(37) Mekkeliler ve Mekke'nin civarında oturanlar
için, nakil vasıtasını temin şart değildir. Bunların yürümeye güçleri
yetiyorsa, hac kendilerine farz olur. Nakil vasıtasının bulunması, uzaktan
hacca gelecek mü'minler için şarttır. Ancak, mükellefin hem kendisinin,
hem de aile ferdlerinin yiyeceğini (Gidip-dönünceye kadar, bir yıllık
değil) temin etmiş olması şarttır. Buna gücü yetmiyorsa, hacc kendisine
farz olmaz.
HACCIN
EDÂSI'NIN ŞARTLARI
İbn-i Abidin: "İkinci nevi: edâsının
şartlarıdır. Bunların tamamı vücûb şartları ile birlikte bulunursa, o
kimsenin bizzat haccı edâ etmesi vacip olur. Vücûb şartları tahakkuk eder
de bunların bazısı bulunmazsa, bizzat edâsı değil, yerine bedel göndermesi
veya ölürken vasiyyet etmesi lâzım gelir. Bunlar şu beş şarttır: "Vücud
sağlığı, yol emniyeti, hapsedilmiş olmamak, kadının mahremi veya kocasının
bulunması ve iddet beklemek"(38) hükmünü zikretmektedir. Şimdi bunların
mahiyetlerini izâha gayret edelim.
BEDENEN SALİM VE SIHHATLİ
BULUNMAK: Bir kimseye haccı edâ etmenin farz olması için o kimsenin
bedeninin tam ve sıhhatli olması gerekir. Binaenaleyh felçli, yatalak ve
iki ayağı kesik olana hacc farz değildir.(39) İbn-i Abidin: "Hacının
bedeni sağlam olacaktır. Yani seferde lâzım olan şeylere mani olacak
dertlerden salim bulunacaktır. Binaenaleyh kötürüm, inmeli ve çok ihtiyar
olup vasıta üzerinde kendiliğinden duramıyacak kimselere körlere (yedek,
yardımcı bulunsa bile) ve sultandan korkusu olanlara bizzat haccetmeleri
farz olmadığı gibi, imam-ı Azam'dan rivayet edilen zahir mezhebe göre,
bedel göndermek sûretiyle de farz olmaz. Bu kavil imameyn'den de bir
rivayettir. İmameyn'den gelen zahir rivayete göre; böylelerinin bedel
göndermeleri icabeder ve aczleri devam ederse, bedel onlara kâfidir.
Aczleri kalmazsa, bizzat haccı tekrar ederler. Hasılı İmam-ı Azam'a göre
"Sağlamlık" vücûbun şartlarından, imameyn'e göre ise; vücûb-u edâsının
şartlarındandır. Bu hilâfın (İhtilâfın) semeresi, bedel göndermekle,
vasiyetin vacip olması hususlarında zahir olur. Bu sağlamken hacca kâdir
olmamakla kayıtlıdır. Eğer kudretli olur da, hacca diye yola çıkmadan aciz
kalırsa, boynuna borç olarak kalır ve bedel göndermesi lâzım gelir. Hacca
diye çıkar da yolda ölürse, vasiyyet etmesi vacip olmaz. Çünkü icaptan
sonra geçikmiş değildir. böyleleri bizzat haccetmeyi göze alırsa,
üzerlerinden borç sakıt olur. Tuhfenin zahirine bakılırsa, imameyn'in
kavlini tercih etmiştir. İsbicabi de öyledir. Fetih sahibi de bunu
kuvvetli bulmuş ve sağlamlığın vücûb-u edâsının şartlarından olduğunu
kabul etmiştir. Bu satırlar Bahır ve Nehir'den alınmıştır."(40) hükmünü
zikretmektedir.
YOL EMNİYETİ:
İmam-ı Merginani: "Yol emniyetinin bulunması elbette lâzımdır. Çünkü hacca
gitmeye kudretin bulunması, yol emniyeti olmadan sabit olmaz."(41) hükmünü
zikreder. Feteva-ı Hindiyye'de: "Haccın edâsının şartlarından birisi de,
yol emniyetinin bulunmasıdır. Ebû'l Leys "Yol emniyetinin bulunduğu
hususunda, zann-ı gâlibi olan kimse üzerine hac farz olur. Aksi takdirde
farz olmaz" demiştir. İtimad bu kavledir. Tebyin'de de böyledir"(42) hükmü
kayıtlıdır. İmam-ı Azam'dan gelen bir kavle göre, yol emniyeti haccın farz
olmasının (vücûbunun) şartıdır.(43) İbn-i Abidin: "Selâmet galib olmakla
yol emniyeti de şarttır. Fakih Ebû'l-Leys bunu tercih etmiştir. İtimad
bunadır. Deniz yolu ile gitmekten başka çare yoksa haccın sakıt olup
olmayacağından ihtilâf edilmiştir. Bazıları sükût edeceğini söylemiş;
Kirmani "Gidilmesi âdet olan deniz yolunda selâmet galib görülürse hac
vaciptir. Aksi takdirde vacip değildir" demiştir ki essah olan budur.
Bahır. Fetih sahibi diyor ki; "Öyle görülüyor ki, selâmet galib görülmesi
ile birlikte, korkunun galip görülmemesi de muteberdir. Hatta yağmacılık
olduğu ve eşkiyanın galip geldiği defalarca tecrübe edilmekle, korku galip
görülür veya bir eşkiya taifesinin yolu kestiği, hem kuvvetli olduğu
duyulur da, hacılar onların karşısında kendilerini zayıf hissederlerse,
hac vacip olmaz. Râzi'nin "Bağdatlılardan hac sakıttır" diye verdiği
fetvaya, İskâf'ın 636 yılında: "Ben haccın, zamanımızda farz olduğunu
söyleyemem" demesine ve Selci'nin "Horasanlılara falan seneden beri hac
yoktur" sözüne gelince; bunlar yağmacılığın ve yolda korkunun galip olduğu
vakitlerden söylenmiş sözlerdir. Sonra -Allah'a hamdolsun- bu korku
kalmamıştır"(44) hükmünü zikrediyor.
HAPSEDİLMEMİŞ OLMAK: Haccın edâsının şartlarından
birise de hapsedilmemiş olmaktır. Feteva-ı Hindiyye'de: "Hapiste
bulunanlara ve insanları hacca gitmekten meneden bir sultanın (Siyasi
yönetimin) teb'asından olanlara da, haccın edâsı farz değildir. Kezâ bu
gibi kimselerin bedel göndermeleri de farz değildir. Nehrû'l Faik'te de
böyledir"(45) hükmü kayıtlıdır.
KADININ MAHREMİNİN VEYA KOCASININ
BULUNMASI: Resûl-i Ekrem
(sav)'in "Elbette bir kadın kendisiyle birlikte bir mahremi bulunmadığı
sürece, hacc etmesin"(46) Hadis-i Şerifini esas alan Hanefi fûkahası:
"Kendisiyle Mekke arasında üç günlük mesafe bulunan kadının (genç olsun,
ihtiyar olsun) haccı edâ edebilmesi için yanında mahreminin bulunması
şarttır."(47) hükmünde ittifak etmiştir. Malûm olduğu üzere üç günlük yol;
seferilik hükmünü ortaya çıkarır. İbn-i Abidin: "Seferde, yani üç gün, üç
gecelik yolda akil-baliğ bir koca veya mahrem lâzımdır. Bundan az olursa,
bir hacet için mahremsiz gidebilir. İmam Ebû Hanife (rh.a) ile İmam Ebû
Yusuf (rh.a)'tan bir rivayete göre kadının bir günlük yola mahremsiz
gitmesi mekrûhtur. Zaman bozulduğu için fetvanın buna göre olması gerekir.
Lübab Şerhi. Buhari ve Müslim'in rivayet ettikleri şu hadis de bunu teyid
eder: "Allah'a ve ahiret gününe iman eden bir kadının, bir gün bir gecelik
yola mahremsiz gitmesi helâl olmaz". Müslim 'in bir rivayetinde "bir
gecelik yola", diğer bir rivayetinde "bir günlük yola" demiştir. Lâkin
Fetih'te, "Mezhep birinci kavil oduğuna göre, kadın ile Mekke arasında üç
günlükten az bir mesafe bulunursa, kocası onu hac'dan menedemez" demiştir.
Bu ibaredeki "Koca" veya "Mahrem" tabirleri ile, aşağıda gelecek "iddeti
bulunmamak" kaydı, kadına mahsus iki şarttır. Diğer şartlar erkekle kadın
arasında müşrterektir. Mahrem, akrabalık veya süt yahud damadlık
dolayısıyla kadını edebiyyen nikâhına alamayan erkektir"(48) hükmünü
zikreder. Feteva-ı Hindiyye'de: "Mahremin emniyetli, akıllı ve bülûğa
ermiş olması şarttır. Mecûsi olan bir mahrem; eğer kendisinin mezkûr
kadınla nikâhlanmasının mübah olduğuna itikad ediyorsa, bu kadın onunla
yolculuk yapamaz. Serahsi'nin Muhıyt'inde de böyledir"(49) hükmü
kayıtlıdır. Yanındaki mahremin, hac masraflarını kadının bizzat ödemesi
gerekmez. Esasen bu hususta iki ayrı kavil bulunduğu için, bazı çevreler,
sırf hacc süresince evlenme hadisesini gündeme getirmektedirler. İbn-i
Abidin: "Bu hususta iki kavil vardır. Bu iki kavil koca ve mahrem
bulunması vücûbunun şartı mı, yoksa vücûbu edânın şartı mı olduğuna ibtina
eder. Fetih sahibi'nin tercih ettiği, sıhhat ve yol emniyetiyle birlikte,
vücûb-ı edâ'nın şartı olmasıdır. Binaenaleyh hacca hastalık veya yol
korkusu (Yol emniyetinin bulunmaması) mâni olur, yahud kadına koca veya
mahrem bulunmazsa, haccı vasiyyet etmesi vacip olur. Mahremi yoksa kadına
evlenmesi vacip olur. Birinci kavle göre hiçbirşey lâzım gelmez. Nitekim
Bahır'da da böyle denilmiştir. Nehir'de şöyle denilmektedir: "Bedai
sahibi, birinci kavli sahih bulmuştur. Nihaye sahibi ise Kadıhan'a uyarak,
ikinciyi tercih etmiş, Fetih sahibi de bunu kabul etmiştir. Ben derim ki,
lâkin lübab sahibi, bu kadına evlenmek vacib olmadığına kesinlikle
hükmetmiştir. Halbuki kendisi mahrem ve koca bulunmasını edâsının şartı
kabul etmiştir. Cevhere sahibi ile İbn-i Emir Hacc Menasik'te bunu tercih
etmişlerdir. Nitekim musannıf bunu Minah adlı eserinde bildirmiş, "Bunun
vechi şudur: Evlenmekle kadının maksadı hasıl olmuyor. Çünkü kocası ona
malik olduktan sonra, onunla hacca gitmekten vazgeçebilir. O da (Kadın da)
kendisini ondan kurtaramaz. Çok defa da kocası ona uymaz; böylece ondan
zarar görür"(50) hükmünü zikrederek, konuya açıklık getirir.
İmam-ı Şafii (rh.a) kadının,
kocası veya mahremi olmadan hacca getmesinin yasaklanmasının, emniyetle
ilgili olduğunu esas almış ve "Kadınlar birbirine güvenen bir cemaat
halinde olursa, hacca gitmeleri caiz olur. Zira emniyet hasıl
olmuştur"(51) hükmünü beyan eder. Amelde Hanefi mezhebini taklid eden bir
kadın, kocası veya mahremi olmadan hacca giderse durum ne olur? sualine
cevap arıyalım. İbn-i Abidin: "Kadın mahremsiz haccederse kerahetle caiz
olur. Bu kerahet tahrimidir. Çünkü Sahihayn'ın (Buhari ve Müslim'im)
rivayet ettikleri bir hadiste, bu yasaklanmış "Kadın, üç günlük yola
mahremsiz gidemez" buyurulmuştur. Müslim'in bir rivayetinde "Veya kocasız
gidemez" ifadesi vardır"(52) hükmünü zikreder. Kadın şartları haiz bir
mahrem'i olduğu zaman, kocasının izni bulunmasa dahi hacca gidebilir.(53)
Zira kocanın hakkı farzları iskat edemez. Hac ibadeti ise farzdır. Ancak
nafile hac hususunda kocasının izni olmadan, yola çıkamaz. Zira kocasının
nafile hac'tan menetme hakkı mevcuddur. İmam-ı Şafii (rh.a) hac hususunda
kocanın iznini şart görür.
İDDET
İÇİNDE OLMAMAK:
Kadınlar için haccın edâsının şartlarından birisi de "İddet müddeti içinde
olmaması"dır. Feteva-ı Hindiyye'de: "Kocası ölmüş veya kocası tarafından
boşanmış olan bir kadına haccın farz olması için; bu kadının iddetinin
bitmiş olması şarttır. Tahavi'de de böyledir. Kadın ölüm veya talâk iddeti
içinde iken hacca gidemez"(54) hükmü kayıtlıdır.
HACCIN
FARZLARI
Molla Hüsrev: "İhrama bürünmek (giymek),
Arafat'ta vakfe yapmak ve ziyaret tavafında bulunmak haccın farzlarıdır.
Şayed bunlardan birisi edâ edilmese hac batıl olur ve gelecek yılda kazâ
etmek icabeder. İhrama bürünmek; tıpkı namazdaki iftitah tekbiri gibi
şarttır. Geriye kalanlara, (yani Arafat'ta vakfe'ye durmak ve ziyaret
tavafı yapmak) haccın rükünleri de denilmiştir"(57) hükmünü zikreder.
Dürri'l Muhtar'da: "Haccın farzları üçtür. Birincisi: İhramdır. İhram,
başlarken şarttır. Sonu itibariyle ona rükün hükmü verilir. Hatta hacca
yetişmeyene, gelecek sene kaza etmek için ihramda kalmak caiz değildir.
İkincisi: Arafat'ta vakfe zamanında durmaktır. (Arafat, Mina tarafında bir
yerin ismidir. "Tanışma" manasına gelen "Marifet'ten" yapılmış bir ismi
cemidir). Bu yere Arafat denilmesi, Hz. Adem (as) ile Hz. Havva'nın orada
tanıştıkları içindir. Üçüncüsü: Ziyaret tavafının ekserisidir. Bunların
ikisi rükündür" hükmü kayıtlıdır. İbn-i Abidin bu metni şerhettikten sonra
"Tetimme" diyerek, bu farzlara şunların da eklenmesi gerektiği üzerinde
durur: "Haccın farzlarından şunlar kaldı: Tavafa niyyet, farzlar arasında
tertib: evvelâ ihram, sonra
vakfe, sonra ziyaret tavafı yapılacak. Her farzın vaktinde yapılması. Şu
halde vakfe, arefe gününün zevalinden, bayram gününün fecrine kadar
yapılacak, ziyaret tavafı ondan sonra ömrün sonuna kadar yapılabilir. Bir
de yeri, yani vakfe yapmak için Arafat'tan bir yer ve tavaf için Kâbe'nin
kendisi. Vakfeyi yapmadan cimaı (cinsi münasebet) terk etmek de farzlardan
sayılmıştır."(58)
HACCIN VACİBLERİ
Feteva-ı Hindiyye'de: "Haccın
vacibleri şunlardır: Müzdelife'de vakfe, Safa ile Merve tepeleri arasında
sa'y etmek, Cemreleri taşlamak (Şeytan taşlamak), saçları traş etmek veya
kısaltmak ve Sader (veda) tavafını edâ etmek, Tahavi Şerhinde de
böyledir"(59) hükmü kayıtlıdır. Müzdelife'deki vakfeye "Cem" adı da
verilir. Bu şekilde isimlendirmenin sebebi, Hz. Adem (as) ile Hz. Havva
(r.anhüma)'nın, bu mahalde bir araya gelip gerdeğe girdikleri içindir.(60)
Bu hâdisenin, insan neslinin ortaya çıkması noktasında önemi büyüktür.
Safa ile Merve arasında sa'y etmek, Hanefi mezhebinin müctehid imamlarına
göre vacip, diğer üç mezhebin imamlarına göre rükündür. Safa ile Merve,
Kâbe'nin yakınında karşı karşıya bulunan iki tepedir. "Safa" denilmesi,
üzerinde Satvetûllah olan adem Aleyhisselâm oturduğu içindir. Merve'ye de,
üzerinde kadın, yani Hz. Havva oturduğu için bu isim verilmiştir. Müennes
olması bundandır.(61)
HACCIN SÜNNETLERİ
Feteva-ı Hindiyye'de: "Haccın
sünnetleri: Kudûm tavafı yapmak, erkeklerin kudûm ve ziyâret tavafında
remel yapmaları (Reml: Adımları kısaltıp, omuzları silkerek çalımlı bir
şekilde yürümektir. Tavafın ilk üç şavt'ında yapılır), Safa ile Merve
arasında sa'y ederken, orada bulunan iki direk arasında erkeklerin
süratlice geçmeleri, Bayram gecelerinde Mina'da yatmak, arefe günü, güneş
doğduktan sonra Mina'dan Arafat'a gitmek, Müzdelife'den Mina'ya bayram
günü sabahı, henüz güneş doğmadan hareket etmek, Müzdelife'de gecelemek ve
cemreler arasında (Şeytan taşlama esnasında) tertibe riayet etmektir.
Bahrû'r Raik'te de böyledir"(62) hükmü kayıtlıdır.
HACCIN EDEBLERİ
Hacc gitmeye niyyet eden mükellef'in;
borçlarını ödemesi esastır. Bilhassa üzerinde Zekât ve Öşür borcu varsa,
mutlaka bunları edâ etmelidir. Dürri'l Muhtar'da "Haccın nevileri"
üzerinde durulurken: "Hacc bir defa farzdır. Çünkü onun sebebi
Beytullahtır. O ise birdir." Birden ziyadesi nafile olur. Bazen de
vacib'tir. Nitekim Mik'atı ihramsız geçerse böyledir. Çünkü ileride izah
edeceğimiz vechile o kimseye iki ibadetten biri vacip olur. Eğer haccı
tercih ederse, vücûbla vasıflanır. Bazen haram olmakla da vasıflanır.
Haram malla hac böyledir. Kerahetle vasıflandığı da olur. İzni gereken
kimseden izinsiz hacca gitmek böyledir. Nevazil'de beyan edildiğine göre,
çocuğun henüz sakalı bitmemişse sakalı bitinceye kadar babası haccına mani
olabilir" hükmü beyan edilmektedir. İbn-i Abidin bu metni şerhederken:
"Haram malla hac böyledir. Bahır'da da böyle denilmiştir. Bunu riya için
yapılan haccla temsil etse dahi iyi olurdu. Zira denebilir ki: Haccın
kendisi mekânı mahsus'u ziyarettir ve haram değildir. Haram olan, haram
malı harcamaktır. Bunların arasında ise telâzüm yoktur. (Birinden diğeri
lâzım gelmez). Nasıl ki, gasbedilen yerde namaz kılmakla farz yerine
geçer. Haram olan gasbedilmiş yerin meşgul edilmesidir, fiil namaz olduğu
için haram edilmiş değildir. Çünkü farzın haramla vasıflanması mümkün
değildir. Burada da öyledir. Zira haddi zatında hacc emredilmiş bir
ibadettir. Haram olması sarfiyat cihetiyledir. Galiba ona "Haram" denmesi,
malın haccda dahlü tesiri olduğundandır. Hacc, bedenin ameli ile maldan
mürekkeptir. Nitekim arzetmiştik. Onun için Bahır sahibi "Hacca giden
kimse helâl nafaka toplamaya çalışır. Çünkü haram malla hacc kabul
edilmez. Nitekim Hadis'te beyan buyurulmuştur."(63) buyurmaktadır. Sonuç
olarak; Hacca niyet eden mükellef'in, sırf Allahû Teâla (cc)'nın rızasını
gözetmesi ve helâl malla yola çıkması esastır. Zekâtı ve öşürü edâ
edilmemiş mal, hacc ibadeti için elverişli değildir.
Feteva-ı Hindiyye'de: "Haccın
edebleri" beyan edilirken, "Hacca gidecek olan mükellef; borçları varsa
ödemelidir. Haccla ilgili olarak, akıl ve rey sahibi olan kimselerle
istişare etmesi gerekir. Yol arkadaşları ve vasıta hususunda istihare
etmelidir."(64) Hacc yolculuğu esnasında; her türlü gösteriş ve riyadan
sakınmalı, ihlâs hususunda titizlik göstermelidir. Kendisinde hakkı
bulunan kimselerin, haklarını ödemeli ve helâlleşmelidir. Beraber
çalıştığı (Mesai arkadaşlarıyla) kimselerle de helâlleşmesi gerekir.
Fethû'l Kadir'de de böyledir. İbadetlerindeki (Namaz, zekât, öşür vs.)
noksanlıkları kazâ etmeli, bunlardan dolayı (Kazaya bıraktığı için) pişman
olmalı ve bir daha yapmamaya kat'i olarak niyyet etmelidir. Bahru'r
Raik'te de böyledir. Bir ameli başkası görsün, başkası işitsin diye
yapmaktan, övünmekten ve her türlü ihtişamdan sakınmalıdır, tevazû içinde
olmalıdır. Bu sebebledir ki; bazı alimler hacc yolunda mahmil'e (Deve
üzerinde iki kişinin oturabileceği süslü oturak) binmeyi kerih
bulmuşlardır. Ancak "Riya" ve "gösterişten uzak olursa mahmile binmek
mekruh değildir" diyenler de vardır. Tam helâl olan bir nafaka ile
haccetmelidir. Çünkü haram mal ile yapılan hacc makbûl olmaz. Zoraki
alınmış bir mal ile hacceden kimsenin üzerinden hacc farizası sakıt
olmakla birlikte, böyle yapmak haramdır. Fethû'l Kadir'de de böyledir.
Yenabi'de: "Hacca giden kimse, ailesinin nafakasını noksansız olarak
bırakır, hac yolculuğuna temiz bir nefs ile çıkar. Her yerde (açık ve
gizli), bilhassa hac yolculuğunda Allahû Teâla (cc)'dan daha fazla korkar.
Allahû Teâla (cc)'yı bol bol zikreder. Öfkelenmez, işlerini vakarla ve
sükûnetle yapar. Lüzûmsuz konuşmayı ve boş şeyleri terkeder" denilmiştir.
Tatarhaniyye'de de böyledir"(65) denilmektedir. Esasen hacca giden
kimsenin evinden çıkarken; tıpkı dünyadan çıkıyormuş gibi hareket etmesi
ve dünyevi endişeleri bir kenara bırakması lâzımdır.
MİKATLAR
(İHRAM'A GİRME YERLERİ)
Önce kelime üzerinde duralım. "Mikat";
sınırlanmış vakit manasına gelir ama, yer için istiare edilmiştir. Yani
ihrama girme yeri manasınadır.(66) Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Hiç kimse
mikat'a tecavüz edemez, ancak oradan ihramlı olarak geçebilir"(67)
buyurduğu bilinmektedir. Bu Hadis-i Şerifi esas alan Hanefi fûkahası;
"İster hacc, ister umre, isterse başka bir niyyetle olsun (ticaret,
seyahat vs.) hiç kimse mikatlardan ihramsız olarak geçemez. Zira ihramın
vacip olması, o mekâna ta'zim ve hürmet içindir. Dışardan gelen kimseler
Resûl-i Ekrem (sav)'in beyan buyurduğu mikatlara geldikleri zaman, ihrama
girmeleri farz olur"(68) hükmünde ittifak etmiştir.
İbn-i Ömer (ra)'den rivayet edilen bir
Hadis-i Şerif'te Resûl-i Ekrem (sav): " Medine'liler Zü'l-Huleyfe'den,
Şamlılar Cuhfe'den, Necidliler Karn'dan, Yemenliler de Yelemlem'den ihrama
girerler"(69) buyurmuştur. Hz. Aişe (r.anha) validemizden rivayet edilen
diğer bir Hadis-i Şerif'te: "Peygamber (sav) Medineliler için
Zü'l-Huleyfe'den, Şamlılar ve Mısırlılar için Cuhfe'den, Iraklılar için
Zat-ü Irk'dan, Yemenliler için Yelemlem'den ihrama girmeyi mikat tayin
buyurdu".(70) İbn-i Abbas (ra)'dan da, aynısı rivayet olunmuştur.
Hz. Ömer (ra) halka karşı bir
hutbesinde: "Sizden kim hacc için ihrama girmek isterse, mikattan başka
yerden girmesin. Peygamberimizin gösterdiği mikatlar ise şunlardır:
"Medineliler ve oradan geçerek olan yabancılar için "Zü'l-Huleyfe",
Şamlılar ve ordan geçecek gelen yabancılar için "El Cuhfe", Necidliler ve ordan
geçerek gelen yabancılar için "Karn", Yemenliler ve ordan geçerek gelen
yabancılar için "Yelemlem" ve nihayet Iraklılar ve o yolla gelen diğer
müslümanlar için "Zat-ü Irk"tır."(71)
Şimdi bu mikatlar hakkında kısaca
bilgi verelim: "Zü'l-Huleyfe": Medineliler ve Medine'den geçerek hacca
giden müslümanlar için mikattır. Medine'ye olan uzaklığı 7,5 km.
civarındadır. Mekke-i Mükerreme'ye olan uzaklığı ise; 413 km.'dir. "Zat-ü
Irk": Irak'lıların ve Irak üzerinden hacca gidecek olan kimselerin
mikatıdır. Akik vadisine bakan "Irk" dağından isimlendirilmiştir.
Fûkaha'dan bazıları akik vadisinde ihrama girmenin efdal olduğuna
kaildirler.(72) Bu mikatın Mekke'ye olan uzaklığı 94 km.'dir. "El Cuhfe";
burası bir köydür. "El Cuhfe" denilmesinin sebebini İbn-i Abidin şu
şekilde izah ediyor: "Cuhfe; kıyıda su kalıntısı manasına gelir. Bu yere,
bu ismin verilmesi, bir zamanlar sel gelip ahalisini götürdüğü içindir.
Asıl adı "Mehyea"dır. Lâkin söylendiğine göre nişanları kalmamış, yalnız
bazı gizli kalıntıları vardır ki, onları da hemen hemen bazı Bedevi'lerden
başka kimse tanıyamaz. Onun için Allahü alem. Hacılar ihtiyaten "Râbıd"
denilen yerden ihrama girmeyi tercih etmişlerdir. Bazıları da "Rabiğ"
derler.(73) Bu mikatın; Mekke'ye olan uzaklığı 320 km.'dir. "Karn veya
Karnü'l Menazil"; Necidlilerin ve o istikametten hacca gelen kimselerin
mikatıdır. "Karn"; Arafat'a doğru uzanan bir dağın ismidir. Mekke-i
Mükerreme'ye olan uzaklığı 44 km. civarındadır. "Yelemlem": Yemenlilerin
ve o yönden gelen yabancıların mikatıdır. "Yelemlem"; bir dağın ismidir.
Bu mikatın Mekke'ye olan uzaklığı da 47-50 km. civarındadır.
Ticarî bir niyetle mikatlardan geçen,
fakat Mekke'ye uğramaya niyyet etmeyen kimsenin ihrama girmesi vacip
değildir.(74) Mesela; mikatlarla harem arasında bulunan "Cidde" şehrine,
ticari anlaşmalar için giden ve Mekke'ye uğramayı düşünmeyen kimse ihrama
girmez. Mikatlarla, Mekke arasındaki bölgede ikamet eden mü'minlerin
mikat; "Hıll" ismi verilen mevkidir.(75) Mekke'de ikamet eden mü'minler
hacc ibadeti için ihrama evlerinde girerler.(76) Ancak umre yapmak isteyen
Mekkeli, ihrama girmek için "Hıll" bölgesine çıkmak durumundadır. Feteva-ı
Hindiyye'de: "Umre yapmak isteyen Mekkeli, hangi yönden isterse ordan
Hıll'e çıkar. Muhıyt'te de böyledir. Ancak umre için en efdal olan mikat
yeri "Ten'im"dir."(77) hükmü kayıtlıdır.
Mikatlar içinde ikamet eden mü'minler, ihtiyaçlarından dolayı ihramsız
olarak Mekke'ye girebilirler. Hanefi fûkahası; bu beldelerde oturan
kimselerin giriş ve çıkışlarının devamlı olacağını esas alarak, her
seferinde ihrama girmelerinde zorluk olduğunu beyanla, ihrama ihtiyaç
olmadığına kail olmuştur.(78) İmam-ı Serahsi: "İbn-i Ömer (ra) Mekke'den
Medine'ye gitmek üzere yola çıktı. Kadid adı verilen bölgeye geldiğinde
kendisine "Medine'de fitne'nin zuhur ettiğine" dâir haber ulaştı Bunun
üzerine İbn-i Ömer (ra) Mekke'ye geri döndü ve ihrama girmedi. Bundan da
anlaşılmaktadır ki, mikatlar dahilinde bulunanlar tıpkı Mekkeliler hükmüne
dahildirler. Çünkü her zaman Mekke'ye girmeye ihtiyaçları vardır. Her
seferinde ihrama girmek şart kılınsa; bu insanlar için açık bir zarar ve
zorluktur"(79) hükmünü zikreder.
İHRAM'A GİRMEK
Önce "İhram" kelimesi üzerinde duralım.
Lûgat'ta ihram: "Ayaklar altına alınamayan bir hürmete girdi" manasına
gelen "Ahreme" fiilinin masdarıdır. İhrama girene "Haram" denir ki "İhrama
girmiş" manasınadır. Sıhhat'ta da böyle denilmiştir. Şer'an ihram; hususi
bir takım hürmetlere girmek, yani onları iltizam etmektir."(80) İhram'a
girmenin rüknü; niyyet ve telbiye'dir. Bu ikisinin bir arada bulunması
gerekir. Telbiye yapar, niyyet etmezse ihrama girmiş olmaz. Hanefi
fûkahası; niyetle telbiyenin arasının açılamıyacağını, ikisinin bir arada
bulunması gerektiğini esas almıştır. Nitekim Husâm-ı Şehid'in; "İhrama
niyetle girilir, ama bu telbiye ederek olur. Nasıl ki namaza niyetle
girilir, ama tekbir almak şartı iledir. Sadece tekbirle girilmez" hükmü
mutemed kavil olarak beyan edilmiş. Yani; nasıl namaza niyet ve iftitah
tekbiri ile başlanırsa; hacc ve umre'ye de; mikatlarda ihrama girerek
başlanır. İhram'a girmek de; niyyet ve telbiye ile olur.
Mükellef ihram'a girmeye niyyet ettiği
zaman; gusül abdesti veya abdest alır. Resûl-i Ekrem (sav)'in ihrama
girmek için gusül abdesti aldığı rivayet edilmiştir.(81) Ancak bunun
temizlik niyyetiyle yapıldığı esas alınmıştır. Nitekim İmam-ı Merginani;
ihrama girerken gusül abdesti almanın hükmünün, tıpkı cum'a namazına
giderken alınan gusül abdesti gibi olduğunu beyan ettikten sonra: "İhram
için gusül abdesti almak efdaldir. Zira temizliğin manası, onda eksiksiz
bir şekilde zuhur eder. Ayrıca Resûl-i Ekrem (sav) de bunu ihtiyar
etmiştir"(82) buyurmaktadır. Gusül abdestini aldıktan sonra; temiz bir
izâr ve ridâ giyer!. Zira Resûl-i Ekrem (sav)'in (İhramı esnasında) izâr
ve ridâ giyindiği bilinmektedir.(83) Dikişli elbise giyilmesi
menedilmiştir. Avretini örtmesi sıcak ve soğuktan korunması için, belden
aşağısını izâr'la, belden yukarısını da ridâ ile örter. Feteva-ı
Hindiyye'de: "Avret yerlerinin örtülmesi şartı ile, ihramın bir parçadan
ibaret olması caiz olur. Tatarhaniyye'de de böyledir. İzâr; göbekten
dizkapağına kadar olan yeri örten bir peştemaldır. Ridâ ise; sırta,
omuzlara ve göğüse örtülen havludur. İzâr göbeğin üstüne bağlanır. İhramı
iğne ile tutturmak veya iple bağlamak kötü bir iştir. Ancak böyle yapan
kimseye de birşey gerekmez. Bahru'r Raik'te de böyledir. İhrama giren
kimse; ridâ'sını sağ omuzunun altından alır ve sol omuz başına kor,
böylece sağ omuzu açıkta kalır. Hizanetü'l Müftin'de de böyledir"(84)
hükmü kayıtlıdır.
Hz. Cabir (ra)'den rivayet edilmiştir ki;
"Resûl-i Ekrem (sav) "Zül'l-Huleyfe"de ihrama girdikten sonra iki rek'at
namaz kıldı."(85) Dolayısıyla mükellef, ihrama girdikten sonra iki rek'at
namaz kılar ve şöyle der;
"Allâhümme innî ürîdül hacce feyesirhü lî vetekabbelhü
minnî"
Manası: "Allah'ım!.. Ben haccetmek istiyorum, niyetim budur.
Bunu bana kolay kıl ve benden kabul buyur".
Hacca niyet eden kimse bunu söyler.(86) Eğer "Umre'ye" niyet
ederse, hacc yerine umreyi söyler!.. Daha sonra Telbiye getirir.
Telbiye'den murad şu duayı okumaktır;
"Lebbeyk Allâhümme lebbeyk; lebbeyke lâ şerikeleke lebbeyk,
innelhamde venni'mete leke vel'mülke lâ şerîkeleke"
Manası: "Emrine hazırım!.. Allah'ım, emrine hazırım!..
Emrine hazırım, senin kat'iyyen şerikin (ortağın) yoktur!.. Emrine
hazırım!.. Şüphe yok ki; hamd da, nimet de, mülk de, sadece sana
mahsustur. Kat'iyyen Senin ortağın yoktur."
İhrama niyyet etmeden; sadece telbiye söyleyen kimse "Muhrim" olmaz.
Serahsi'nin Muhıyt'inde de böyledir.(87) Zira ibadet; ancak niyyet ile
hasıl olur.(88) Hem niyyet eden, hem de telbiye getiren mükellef "Muhrim"
durumdadır. Namazlarının sonunda, yüksek bir yere çıktığı, bir vadiye
indiği veya bir kafile ile karşılaştığı zaman telbiye getirir. Ayrıca
seher vakitlerinde yüksek sesle telbiye duasını okur.(89) Hanefi fûkahası;
her durum değişikliğinde telbiye'nin yüksek sesle (Fakat, gırtlağı
zorlamadan) okunmasının müstehab olduğu hususunda ittifak
etmiştir.
İHRAM'A GİREN KİMSENİN DİKKAT EDECEĞİ HUSUSLAR
İhram'a giren mükellef Allahû Teâla
(cc)'nın nehyettiğ herşeyden titizlikle sakınır. İmam-ı Merginani:
"Muhrim; Allahû Teâla (cc)'nın kendisine yasakladığı cinsi temas, ma'siyet
ve başkalarıyla çekişme, didişme'den sakınır. Bu hususta asıl olan Allahû
Teâla (cc)'nın şu kavlidir: "Hacc bilinen aylardır. İşte kim onlarda haccı
(Kendisine) farz eder (ihrama girer) se, artık hacda ne refes, ne füsûk,
ne de cidal yoktur."(90) Bu nefy sigasıyla beyan buyurulan bir yasaktır.
Yani bunlar yoktur demek, "bunlara yaklaşmayınız" manasınadır. Refes
demek; cim'a (cinsi temas) veya fahiş kelâmdır. Ayrıca kadınların
huzurunda cinsi temasla (Cim'a ile) ilgili sözdür. Füsûk ise; her türlü
kötülüğü içine alır. Bu muhrim olan kimse için daha şiddetli bir haramdır.
Cidal'e gelince; bu yol arkadaşlarıyla lüzûmlu-lüzûmsuz çekişme,
mücadeledir. Bunların hepsi yasaklanmıştır"(91) hükmünü beyan ediyor.
Kur'an-ı Kerim'de: "İhramlı
bulunduğunuz süre içerisinde size kara avı haram kılındı"(92) hükmü beyan
buyurulmuştur. Dolayısıyla ihrama giren mü'minin, her türlü kara avından
uzak durması şarttır. Zira ihramlı iken avlanmak haramdır.(93)
İhramlı olan kimse avlanmadığı gibi, av ile meşgul olan kimselere yol gösteremez ve avın bulunduğu yeri işaretle de olsa belirtemez.(94) Zira Ebû Katede (ra)'den bu hususta şu rivayet yapılmıştır: "Ebû Katede (ra) ihramlı olmadığı bir sırada, vahşi bir hayvanı avladı. Yanındaki arkadaşları ise ihram içerisinde idiler. Resûl-i Ekrem (sav) ihramlı olan arkadaşlarına: "Siz işaret ettiniz mi, vurmasına delâlet ettiniz mi, yardımda bulundunuz mu?" diye sordu. İhram içerisinde olanlar cevaben dediler ki: "-Hayır, kat'iyyen biz bunları yapmadık". Bunun üzerine Resûlullah (sav): "O halde etinden yiyebilirsiniz" buyurdular."(95)
İhramlı olan kimse; gömlek ve şalvar gibi (dikilmiş)
elbiseler giyemeyeceği gibi, sarık, külâh, kaftan ve mest de giyemez.(96)
Ancak nalinleri (Takunya, naylon vs..) bulunmazsa; ayakkabı kayışının
bağlandığı yerin hizasından itibaren mestlerinin arka tarafını keserek
kullanabilir. Zira Resûl-i Ekrem (sav)'den bu hususuta rivayet mevcuddur,
denilmiştir ki: "Peygamber (sav) ihramlı kimsenin; gömlek, şalvar, sarık,
külâh, kaftan ve mest giymesini Nehyetti ve sonunda dedi ki: "Ne de
mestlerini. Ancak iki nalin bulunamazsa mestlerinin kaabları hizasından
arkasını keser"". Hişam'ın, İmam-ı Muhammed (rh.a)'den rivayet ettiğine
göre burada "Kaab"; yumru olan mafsal kemiği değil, nalin kayışının dip
kısmındaki ayağın mafsallarıdır.(97)
Vefat eden ihramlı bir kişi hususunda
Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Onun yüzünü ve başını örtmeyiniz. Zira o kıyamet
gününde telbiye getirirken yeniden diriltilecektir"(98) Hadis-i Şerifini
esas alan Hanefi fûkahası; "İhramlı kimse yüzünü ve başını örtmez"
hükmünde ittifak etmiştir.(99)
Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Hacı, saçları
dağılmış, tozlanmış, güzel kokuyu ve yağlanmayı terk ettiği için, kokan
kişidir"(100) Hadis-i Şerifini esas alan Hanefi fûkahası: "İhramlı kimse
güzel koku sürünmez. Başının ve bedeninin kıllarını traş etmez, tırnağını
kesmez ve ondan bir parça bile olsa koparmaz. Eli ile kokulu şeylere dahi
dokunmaz, yağ sürünmez ve yağlanmaz (Krem kullanmaz), saçını ve sakalını
çöven (hatmi) ile yıkamaz, çünkü o sabun hükmündedir. Ayrıca başını
kaşımaz, şayed ihtiyaç sebebiyle kaşıyacak olsa kıllarının kopmaması için
yavaş yavaş karışır(101) hükmünde ittifak etmiştir.
Safran, vers ve usfur ile boyanmış
elbise giyemez. Zira Resûl-i Ekrem (sav): "ihramlı kimse za'feran ve vers
dokundurulmuş elbiseyi giyemez"(102) buyurmuştur. Ancak bu kokulu
bitkilerin dokunduğu elbiseler çok iyi yıkanırsa ve kokusundan eser
kalmazsa durum değişir. İhramlı kimsenin gusül abdesti almasında bir beis
yoktur. Zira Hz. Ömer (ra) ihramlı olduğu halde gusül abdesti
almıştır.(103)
Haremin otunu ve kimsenin mülkünde
olmayan ağacını kesmek caiz değildir. Hanefi fûkahası, Resûl-i Ekrem
(sav)'in: "Haremin yeşil otu biçilmez ve dikeni de kesilmez"(104) Hadis-i
Şerifini esas almıştır. Ancak kuru ot ve izhir otu müstesnadır. Feteva-ı
Hindiyye'de: "İhramlı olan kimse haremin ağaçlarını ve otunu
kesip-koparamaz. Ancak izhir (boya) otu müstesnadır. Tahavi Şerhinde de
böyledir"(105) hükmü kayıtlıdır. İhramlı kimsenin, nelere dikkat etmesi
gerektiği hususunda "Cinayet"ler bahsinde ayrıca durulacaktır. Şimdi hac
ibadetinin nasıl edâ edileceğini izaha gayret edelim.
HACC
İBADETİ NASIL EDA EDİLİR?
İhramlı olan kimse; Mekke-i Mükerremeye
yaklaştığı zaman, imkân bulursa gusül abdesti alır. İmam-ı Merginani:
"Mükellef Mekke'ye girdiği zaman ilk defa Mescid-i Haram'a gider. Zira
rivayet edilmiştir ki Resûl-i Ekrem (sav) Mekke'ye girer-girmez Mescid-i
Haram'a gitmiştir. Kaldı ki maksad; Kâbe-i Muazzama'yı ziyaret etmektir.
Bu ise o mekândadır. Mekke'ye gece veya gündüz girmesi, mükellefe hiçbir
zarar vermez. Çünkü yapılan amel, bir beldeye girmekten ibarettir. Kâbe-i
Muazzama'yı gördüğü zaman tekbir getirir ve kelime-i tevhid'i söyler,
İbn-i Ömer (ra)'in Kâbe-i Muazzama ile karşılaştığı zaman "Bismillâhi
vallâhû ekber" dediği bilinmektedir. İmam-ı Muhammed (rh.a) "El Asl"
isimli eserinde; beyti gören kimse için dualardan herhangi birşeyi tayin
buyurmamıştır. Zira duaları vakitlendirmek sûretiyle tayin etmek, kalbin
inceliğini (rikkatini) tahrip eder, götürür. Eğer dualardan nakledilen
birisiyle (Resûl-i Ekrem (sav) ve Sahabe-i Kiram'ın dualarından birisini)
teberrük ederse, bu gerçekten güzeldir"(106) hükmünü beyan etmektedir.
Feteva-ı Hindiyye'de: "Mekke'ye girmek için gusül abdesti almak
müstehaptır. Mükellef; "Beni Şeybe" kapısına gelinceye kadar, telbeyi
getirerek dahil olma durumundadır. Bu da müstehaptır. Mescid-i Haram'a;
mütevazi bir vaziyette, huşû ve ihlâsla, o makamın azameti düşünülerek
sakin sakin, telbiye getirilerek girilir. Bahru'r Raik'te de böyledir.
Zaruret bulunmadığı süre içerisinde Mescid-i Haram'a yalınayak girilir.
İhtiyar'da da böyledir. Mescid-i Haram'a giren kimse önce sağ ayağını atar
ve şu şekilde dua eder: "(107) Hükmü kayıtlıdır.
"Bismillâhi velhamdü lillâhi vesselâtü alâ Resûlillâhi!..
Allahümeftah lî ebvâbe rahmetike ve edhılnî fiyha!.. Allahümme innî
es'elûke fi mekami hâzâ en tusalliye alâ seyyidinâ Muhammedin abdike ve
resûlike ve terhamenî ve tukîyle asreti ve tağfire zünûbi ve teda'a anni
vizrî"
Mânası: Allahû Teâla (cc)'nın adıyla başlarım. Hamd Allah'a
(cc) mahsustur. Salât ve selâm O'nun Resûlüne olsun. Allah'ım!.. Bana
rahmetinin kapılarını aç ve beni oraya dahil et!.. Allah'ım!.. Gerçekten
şu yüce makamda senden, senin kulun ve Resûlün olan Efendimiz Muhammed'e
salât eylemeni diliyorum Bana da merhamet etmeni, hatalarımı gidermeni,
günahlarımı bağışlamanı ve benden fenalıklarımı kaldırmanı da bu
bulunduğum yerde, senden istiyorum."
Kâbe-i Muazzama'yı (Beytullah'ı)
görünce tekbir ve tehlil okuyarak, gönlünden geçtiği gibi dua eder. Daha
sonra Hacer-i Esved'in karşısından tavafa başlar. Önce Hacer-i Esved'e
döner, tıpkı namazda olduğu gibi iki elini kaldırarak tekbir alır. Zira
rivayet edilmiştir ki; Resûl-i Ekrem (sav) mescid'e girdi, Hacer-i
Esved'in karşısında durdu. Önce tekbir getirdi, daha sonra tehlil'de
bulundu."(108) Essah olan kavle göre eller omuz hizasına kadar
kaldırılır.(109) Eğer hiçbir mü'mine eziyyet vermeksizin, Hacer-i Esved'e
elini ve yüzünü sürebilmek mümkünse, bunu yapar. Zira Resûl-i Ekrem
(sav)'den rivayet edilmiştir ki; "Hz. Ömer (ra)'e hitaben" şunu beyan
buyurmuştur: "Şüphesiz sen kuvvetli bir kimsesin, Hacer-i Esved'i istilâm
etmeye kalkarsan zayıf müslümana eziyyet verirsin. O halde Hacer-i Esved'i
istilâm edeceğim diye insanları sıkıştırma. Fakat müsait bulursan onu
istilâm et (Elini ve yüzünü sür). Eğer müsaid değilse Hacer-i Esved'e
karşıdan istikbal et, tekbir getir ve kelime-i tevhid'i söyle."(110)
Hanefi fûkahası; Hacer-i Esved'e elini ve yüzünü sürmenin (İstilâm
etmenin) "sünnet", mü'mine eziyyet vermemenin ise "Vacip" olduğunu esas
almıştır.(111) Hacer-i Esved'i istilâm ederken şu dua okunur:
"Bismillâhirrahmânirrahıym. Allahümmağfirli zünûbi ve
tahhirlî kalbî veşrahlî sadri ve yessirlî emri ve âfinî fimen âfeyte"
Manası: "Rahmân ve Rahim olan Allahû Teâla (cc)'nın adı
ile!.. Allah'ım!.. Benim günahlarımı bağışla ve kalbimi temizle, yüreğime
genişlik ver, işimi bana kolaylaştır ve kendilerine afiyet verdiğin
kimseler gibi bana da afiyet ver". Muhıyt'te de böyledir.(112)
Bu duadan sonra, Haceri'l Esved'in
sağından Kâbe'nin kapısını takip ederek tavafa başlar.(113) Zira Resûl-i
Ekrem (sav)'in; Hacer-i Esved'i istilâm ettikten sonra, sağından Kâbe-i
Muazzama'nın kapısını takiben yedi şavt tavaf buyurduğu
bilinmektedir.(114) Bu sünnettir.
Tavafı "Hatim'in" arka tarafından
yapar. Buna "Hicir" de denilmiştir.(115) Hz. Aişe (ra)'den rivayet edilen
bir Hadis-i Şerif'te Resûl-i Ekrem (sav) "Hatim (Hicr) Beyt'tendir"
buyurmuştur.(116) İlk üç şavt'ta "Remel" yapar. Önce "Şavt", sonra da
"Remel" kavramları üzerinde duralım.
ŞAVT: "Tavaf esnasında Hacerü'l Esved'den
başlayıp, Kâbe-i Muazzama'nın etrafını dolaşarak, tekrar Hacerü'l Esved'e
gelmeye verilen isimdir. Kafi'de de böyledir."(117) Bütün alimlere göre
tavaf'a "Hacerü'l Esved"den başlamak sünnettir. Tavafa bunun haricinde
başlamak da caizdir. Ancak bu mekruh olur.
REMEL: Tavafın ilk üç şavtında erkeklerin kısa
adımlarla, omuzlarını silkerek ve çalımlı bir şekilde yürümesine (koşar
gibi) verilen isimdir. Remel'de Hacerü'l Esved'de başlar yine Hacerü'l
Esved'de tamamlanır. İmam-ı Merginani "Remel" yapmanın sebebini izah
ederken; "Bunun sebebi; müşrikler, müslümanların tavaf yapacakları esnada
"Medine'nin sıtması bunları amma da zayıf düşürmüş" demeleri üzerine,
onlara karşı şiddetli ve kuvvetli olduklarını göstermek içindi. Sonra
Resûl-i Ekrem (sav)'in döneminde ve ondan sonra bu sebeb sona erdi, fakat
hükmen bakî kaldı"(118) hükmünü beyan eder. Nitekim Sahebe-i Kiram'dan bir
zat: "Biz neden bu remel'e devam ediyoruz. Vaktiyle müşriklere kuvvetli
olduğumuzu göstermek için Remel yapıyorduk. Halbuki Allahû Teâla (cc)
onları mahv-û perişan etmiştir?" diyor, bunun üzerine Hz. Ömer (ra):
"Remel öyle birşeydir ki, onu Resûl-i Ekrem (sav) yapmıştır. Biz
Resûlüllah Sallâllahü Aleyhi ve Sellem'in sünnetlerini terketmeyi
sevmeyiz"(119) buyurmuştur. Tavaf yapan kimse; ilk üç şavt'ta remel yapar,
diğer şavtlarda ise yavaş yavaş yürür. İnsanlar çok kalabalık olduğu zaman
beklenilir ve yol bulunca Remel yapılır. Serahsi'nin Muhıyt'inde de
böyledir.(120) Zira Remel'in bir bedeli yoktur. Bu sebeble bekler ki
tavaf'ta sünnet vechi üzerine yerine getirilsin. İstilam'da ise durum
böyle değildir. Çünkü istikbal etme (Ona karşı durub, selâmlama) bedel
hükmündedir.(121) Yedi şavt tamamlanınca "Tavaf" bitmiş demektir. Tavaf'ı;
Hacerü'l Esved'i istilâm ederek sona erdirmek gerekir.
Tavaftan sonra Makam-ı İbrahim'e
gelip orada iki rek'at namaz kılar. Şayed mükellef Makam-ı İbrahim'de yer
bulamazsa, Mescid-i Haram'ın mümkün olan bir yerinde namazını kılar.
Feteva-ı Hindiyye'de "Bu iki rek'at tavaf namazı bize göre (Hanefi
fûkahasına) vaciptir. Birinci rek'atta, Fatiha'dan sonra "Kâfirûn" sûresi,
ikinci rek'atta ise Fatiha'dan sonra "İhlâs" sûresini okur. Bize göre
kılınan herhangi bir farz namaz, bu iki rek'at tavaf namazı yerine geçmez.
Zahidi'de de böyledir. Bu namazdan sonra Makam-ı İbrahim'in arkasında dua
etmek müstehabtır. Kişi bu duasında dünya ve ahirette muhtaç olduğu
hususları Allahû Teâla (cc)'dan taleb eder. Tebyin'de de böyledir. Tavaf
namazı; nafile namaz kılmanın mübah olduğu her vakitte kılınabilir.
Tahavi'de de böyledir. Tavafı tamamlayan mükellefin; Safa tepesine
çıkmadan önce "Zemzem" kuyusuna inip, "Zemzem" suyu içmesi ve kalanını
yere dökmesi ve şu şekilde dua etmesi gerekir.(122) Hükmü kayıtlıdır. Dua
şudur;
"Allahümme inni
es'elüke rızkan vasian ve ilmen nafian ve şifaen min külli dâin"
Mânası: "Allah'ım!.. Senden geniş rızık, faydalı ilim ve her
derde devâ vermeni istirham ediyorum." Yapılan bu ilk tavafa "Kudûm"
denir, sünnettir.
Safa ile Merve arasında sa'y etmek
isteyen kimse; Hacerü'l Esved'e döner ve istilâm eder. Şayet buna imkân
bulamazsa; Hacerü'l Esved'e yüzünü dönerek tekbir ve tehlil getirir. Sonra
doğruca Safa tepesine geçer. Resûl-i Ekrem (sav)'in "Benî Mahzûn"
kapısından Safa'ya çıktığı bilinmektedir. Bu kapıya "Babü's Safa" adı
verilmiştir. Buradan çıkmak sünnettir.(123) Esasen en yakın olan kapı da
budur. Başka kapılardan çıkmak da mümkündür. Kapıdan çıkarken sol ayak
atılır. Safa tepesine çıkmak gereklidir. Bundan murad; Safa tepesinden
"Beytullah'ın" görülmesidir.(124) Zira mükellif; Safa tepesinden yüzünü
"Beytullah'a" dönerek, ellerini kaldırır ve üç defa tekbir alır. Daha
sonra Kelime-i Tevhid, salât-ü selâm ve duada bulunur. Sonra Safa
tepesinden iner; batn-ı vadiye gelene kadar sükûnet içerisinde yavaş yavaş
yürür. Yeşil direğe gelince koşmaya başlar ve ikinci yeşil direğe kadar
koşar.(125) İkinci yeşil
direği geçtikten sonra vakar içerisinde Merve tepesine kadar yürür. Merve
tepesine gelince "Beytullah'a" karşı yüzünü çevirir; Allahû Teâla (cc)'ya
hamd-ü sena, Resûl-i Ekrem (sav)'e salât-ü selâm, tekbir, tehlil ve duada
bulunur. Safa ile Merve arasında yedi şavt gelir-gider!.. Sonuç olarak;
Safa tepesinden Merve'ye dört gidiş ve merve'den safaya üç dönüş yapılmış
olur. Sa'yi tavaftan sonra yapmak şarttır. Hatta bir kimse tavaftan önce
sa'y etmiş bulunsa; bu sa'yi tavaftan sonra iade etme durumundadır.(126)
Kur'an-ı Kerim'de: "Şüphe yok ki "Safa" ile "Merve" Allah'ın
şearindendir. İşte kim o beyti (Kâbe-i Muazzama'yı) hacc veya Umre (Kasdı)
ile ziyaret ederse, bunları güzelce tavaf etmesinde üzerine bir beis
yoktur. Kim gönlünden kopararak bir hayır işlerse, mükâfatını görür. Çünkü
Allah taatlerin ecrini veren, (Her şeyi de) Hakkı ile bilendir"(127) hükmü
beyan buyurulmuştur. Bu Ayet-i Kerime'yi esas alan Hanefi fûkahası; "Safa"
ile "Merve" arasında sa'y etmek vaciptir, rükün değildir" hükmünde ittifak
etmiştir.(128) Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Sa'y'a nereden başlanacağı hususunda" kendisine
yapılan bir müracaatı izah ederken: "Allahû Teâla (cc)'nın kendisiyle
başladığı ile (Safa tepesi) başlayınız"(129) hükmünü esas alan, Hanefi
fûkahası, sa'y amelinin "Safa" tepesinden başlaması gerektiğine kail
olmuştur. İmam-ı Şafii (rh.a) indinde; "Safa ile Merve" arasında sa'y,
haccın rüknüdür.
Sa'yi tamamlayan mükellef; Mescid-i
Haram'a girip iki rek'at namaz kılar.(130) Eğer hacca niyyet etmişse,
ihramlı olarak Mekke'de Terviye gününe (Zilhicce'nin 8.nci günü) kadar
kalır. Her fırsat buldukça Kâbe-i Muazzama'yı tavaf eder. Zira Resûl-i
Ekrem (sav): "Beyti tavaf namazdır. Namaz ise vazolunmuşların en
hayırlısıdır"(131) buyurmuştur. (Ancak bu tavaflardan sonra Safa ile merve
arasında sa'y etmez!) Kâbe-i Muazzama'yı tavaf eden mükellefin; her yedi
şavt'tan sonra iki rek'at namaz kılması esastır. Çünkü Resûl-i Ekrem
(sav): "Tavaf eden mükellef, her yedi şavt için iki rek'at namaz
kılsın"(132) hükmünü beyan buyurmuştur. Hanefi fûkahasının indinde bu
namaz vaciptir. İmam-ı Şafii (rh.a) ise "Sünnet" olduğunu esas
almıştır.(133)
Terviye gününden bir gün önce imam
bir hutbe okur!.. Bu hutbe'de insanlara Haccın Menasikini izâh eder. Hacc
esnasında üç hutbe vardır. Bunlar:
1.
Terviye gününden bir gün önceki hutbe,
2. Arefe günü Arafat'ta okunan hutbe,
3. Zilhicce'nin onbirinci (Bayram'ın ilk günü) Mina'da
okunan hutbedir.
Bu
hutbeler arasında oturulmaz. Ancak Arefe günü okunan hutbe iki hutbe
olduğu için ikisinin arasında bir miktar oturulur. Bu hutbelerin hepsi
zevalden (Yani öğle namazından) önce okunur. Yalnız Arefe günü hutbe
zevalden sonra, fakat yine de öğle namazından az önce okunur. Tebyinde de
öyledir.(134) Terviye günü sabah namazından ve güneşin doğmasından sonra
hep birlikte Mina'ya gidilir. Efdal olan budur. Ancak güneş doğmadan önce
gidilmiş olsa da caizdir. O gece Mina'da geçirildikten sonra; Arefe
gününün sabah namazı edâ edilir. Daha sonra topluca Arafat'a doğru yola
çıkılır. Mükellefin Mekke'de geceleyip, Arefe gününün sabah namazını orda
kıldıktan sonra Arafat'a yönelmesi ve Mina'ya da uğraması, caizdir. Fakat
böyle yapmak Resûl-i Ekrem (sav)'in sünnetini terk etmek olduğu için,
güzel bulunmamıştır.
İmam-ı Merginani: "Tevriye gününde
Mekke'de sabah namazını kıldığı zaman, Mina'ya hareket edilir. Arefe günü
sabah namazını kılıncaya kadar orada ikamet edilir. Zira rivayet edildi
ki; "Peygamber (sav) Tevriye gününde Mekke'de sabah namazını kıldı. Güneş
doğduktan sonra Mina'ya hareket etti. Mina mevkiinde öğle, ikindi, akşam,
yatsı ve sabah namazlarını edâ etti. Sabah Namazından sonra Arafat'a doğru
yola çıktı." Şayed Arefe gecesi Mekke'de kalıp, sabah namazını orada edâ
ettikten sonra Arafat'a doğru yola çıksa ve Mina'ya uğrasa kifayet eder.
Zira Mina'da Arefe gününde, herhangi bir hacc menasikini edâ etmek
sözkonusu değildir. Ancak Resûl-i Ekrem (sav)'in sünnetini terketmesi
sebebiyle isaet (Hata) etmiş olur"(135) hükmünü beyan etmektedir.
Mina'dan topluca Arafat'a doğru hareket
edilir. Bir mü'minin; Mina'dan güneş doğmadan önce tek başına Arafat'a
doğru hareket etmesi, "Tekebbür" tehlikesi dikkate alınarak hoş
bulunmamıştır. İmam-ı Muhammed (rh.a) "el Asl" isimli eserinde; "Arafat'a
cemaat halinde inmek esastır. Zira tek başına inmekte tekebbür
(Kibirlenme) tehlikesi vardır. Hal ise tevâzu ve ihlâsı gerektirir. Cemaat
halinde dua ve ibadetin kabulü daha umulan bir husustur"(136) hükmünü
beyan etmiştir. Arafat'ın her yeri vakfe için müsaittir. Zira Resûl-i
Ekrem (sav): "Arafat'ın her yeri vakfe için uygundur. Ancak Batn-ı
Arene'den uzak durunuz. Müzdelife'nin her yerinde vakfe yapılabilir. Fakat
muhassir vadisinden uzak durunuz"(137) hükmünü beyan buyurmuştur. Vakfe'de
en faziletli mekân "Cebel-i Rahme" denilen kısımdır. Zevâlden sonra, hacc
emiri veya imam hutbe'ye çıkar ve Müezzin de ezân okur. Tıpkı Cum'a
Namazında olduğu gibi hacc emiri veya imam "Hutbe'yi" okur. Feteva-ı
Hindiyye'de: "İmam bu hutbede insanlara Arafat ve Müzdelife vakfelerini,
şeytan taşlamanın hükmünü ve mahiyetini, kurban kesmeyi, traş olmayı,
ziyaret tavafını ve Bayram'ın ikinci gününe kadar hacc'da yapılması
icabeden bütün amellerin nasıl edâ edileceğini izah eder. Gâyetü's
Sürûci'de de böyledir. Sonra minberden iner, öğle namazının vaktinde, öğle
ve ikindi namazlarını (Cem'i takdim) birlikte kıldırır. Bu namazlarda imam
açıktan okumaz, gizli kıraat eder. Bu namazlar için, sadece bir ezân
okunur ve kamet getirilir. Serahsi'nin Muhıyt'inde de böyledir. Bu iki
namaz esnasında öğle namazının ilk sünnetinden başka, nafile bir namaz edâ
edilemez. Bunların arasında nafile namaz kılınırsa mekrûh olur. Ayrıca
böyle bir durumda ikindi ezanı tekrar okunur. Kafi'de de böyledir. Kezâ bu
iki namaz arasında, yemek, içmek vb.. şeylerle meşgul olmak da mekruhtur.
Siracû'l Vehhac'da da
böyledir"(138) hükmü kayıtlıdır.
Bundan sonra hacc emiri veya imam; sünnet
olan gusül abdestini alır ve Cebel-i Rahme'nin yakınında Kâbe-i Muazzama
istikametine dönerek vakfe'ye durur.(139) Resûl-i Ekrem (sav)'in:
"Vakfelerin en hayırlısı, kendisiyle kıbleye istikbal edilenidir"(140)
buyurduğu bilinmektedir. Arafat vakfesinin iki şartı vardır:
Birincisi: Vakfe'nin Arafat'ta yapılması,
İkincisi: Vakfe'nin belirli zamanda edâ edilmesidir.
Niyyet
etmek Vakfe'nin şartlarından değildir. Ancak niyyet etmek ve kıble'ye
karşı vakfede durmak efdaldir. Vakfe'yi güneşin battığı zamana kadar
uzatmak vaciptir. Vakfe'nin sünnetleri ise şunlardır: Gusül abdesti almak,
iki hutbe, öğle ve ikindi namazlarını cemetmek, bu namazlardan sonra vakfe
yapma hususunda acele etmek, oruçlu olmamak, devamlı abdestli olmak, imama
yakın bulunmak ve onun arkasında olmak, vakfe'ye kalben hazır olmak ve
dünyevi kaygılardan, endişelerden ve dünyevi işlerden zihnen sıyrılmak,
vakfe esnasında dua ile meşgul olmak ve kafirlerin gelip-geçeceği yollarda
vakfe yapmamak!.. Ayrıca Resûl-i Ekrem (sav)'in vakfe yaptığı siyah ve
büyük kayanın yanında vakfe yapmak!.. Eğer oraya yaklaşmak güç ise, imkân
nisbetinde yakın olmaya çalışmak. Bahru'r Raik'te de böyledir.(141)
Vakfe sırasında dua etmek esastır.
İmam-ı Merginani: "Bu hususu izah" ederken şunları kaydediyor: "Zira
Resûl-i Ekrem (sav)'in vakfe esnasında dua ettiği rivayet edilmiştir ve
denilmiştir ki: "Peygamber (sav) yemek isteyen miskin gibi ellerini
uzatarak arefe gününde dua ederdi". Mükellef dileği gibi duada bulunur.
Her ne kadar bazı dualar hususunda eserler varid olmuşsa da!.."(142)
Feteva-ı Hindiyye'de: "Alimlerimiz vakfeye mahsus muayyen bir dua rivayet
etmemişlerdir. Çünkü insanlar burada gönüllerinden geçtiği gibi dua
ederler. Bedai'de de böyledir. Ancak Arafat'ta ekseri insanların
yaptıkları dua şudur"(143) denilmektedir.
Manası: Allahû Teâla (cc)'dan başka ilâh yoktur, bütün
putları ve tağutları reddederim. Allahû Teâla (cc)'nın ortağı yoktur,
hüküm koyma hakkı (mülk) O'na aittir. Hamd da yalnız O'na mahsustur. Hayat
veren de öldüren de O'dur!.. Allahû Teâla (cc) mutlak hayat sahibidir,
kat'iyyen ölmez. Hayır O'nun kudret elindedir ve Allah herşeye hakkı ile
kadirdir. Ancak Allahû Teâla (cc)'ya kulluk ederiz ve Allahû Teâla
(cc)'dan başka Rabb (Terbiye edici, hüküm koyucu) tanımayız!.. Allah'ım!..
Kalbime nûr ver, kulağıma nûr ver, gözüme nûr ver. Allah'ım! Kalbimi
genişlet ve benim işimi kolaylaştır. Allah'ım!.. Bu yer, cehennem
ateşinden sana sığınmanın ve ondan korunmak isteyenin makamıdır. Affınla
beni cehennem ateşinden koru ve rahmetinle beni cennetine koy!.. Ey
merhamet edenlerin en merhametlisi. Beni İslâm'a kavuşturduğun gibi, onu
benden sıyırıp alma ve beni ruhumu alıncaya kadar İslâm üzere bulundur.
Allah'ım ben İslâm üzereyim."
Güneş battığı zaman Ulû'lemr (Hacc
emiri) ve cemaat; sükûnet ve vakarla Müzdelife'ye hareket ederler.(144)
Müzdelife'ye giderken yavaş yavaş yürümek efdaldir. Feteva-ı Hindiyye'de:
"Hacıların Müzdelife'ye Hacc emirile birlikte dönmeleri ve onun önüne
geçmemeleri uygun olur. Ancak Hacc emiri, güneş battıktan sonraya kalırsa,
Müzdelife'ye vaktinde girebilmek için cemaat ondan önce gider. El İhtiyar
Şerhü'l Muhtar'da da böylerdir"(145) hükmü kayıtlıdır. Müzdelife'ye doğru
harekete geçen mükellef; tekbir, kelime-i Tevhid ve devamlı olarak Telbiye
getirir. Allahû Teâla (cc)'ya hamdü senâ'da bulunur ve bol bol istiğfar
eder.
Müzdelife'de yatsı namazının vakti
girince; Müezzin ezân okur ve bunun arkasından kamet getirir. Hz. Cabir
(ra)'den rivayet edilen hadis'te; "Peygamber (sav) akşam ve yatsı namazını
bir tek ezân ve ikametle cem etti"(146) buyurulmuştur. Dolayısıyla Ulûlemr
veya Hacc emiri ile birlikte; cemaat önce akşam namazını, daha sonra da
yatsı namazını arka arkaya kılarlar. Bu iki namaz arasında kat'iyyen
nafile namaz kılınmaz. Feteva-ı Hindiyye'de: "Müzdelife'de akşam ve yatsı
namazını, cem'i tehirle tek başına kılmak caizdir. Bu Arafat'taki cem'i
takdimin hilâfınadır. Ancak efdal olan, cemaat olarak imamla birlikte
kılmaktır. İzah'ta da böyledir. İmam Mahbubi: "Müzdelife'deki Cem'de;
hutbe, Ulû'lemr, cemaat ve ihram şart kılınmıştır" demiştir. Kifâye'de de böyledir.
Yatsı namazı kılındıktan sonra Müzdelife'de gecelenir. Muhıyt'te de
böyledir"(147) hükmü kayıtlıdır.
Müzdelife'de gecenin bir kısmını
dua ve zikirle geçirmek müstehabtır. Mükellef; şeytan taşlamada kullanmak
üzere nohut büyüklüğünde 70-80 adet taş toplar ve güzelce yıkar!..
Abdullah İbn-i Mes'ûd (ra)'dan rivayet edildiğine göre, Resûl-i Ekrem
(sav) Müzdelife'de sabah namazını gecenin son karanlığında edâ
etmiştir."(148) Dolayısıyla "Ferc-i Sadık" beklenmez, tıpkı Arafat'ta
ikindinin öne alındığı gibi, erken kılınması caiz olur.(149) İmam veya
hacc emiri, sabah namazını cemaatle kıldıktan sonra vakfe yapar. Feteva-ı
Hindiyye'de: "Vakfe esnasında cemaat imamın ardında ve dilediği yerde
durur. Serahsi'nin Muhıyt'inde de böyledir. Müzdelife'de "Kuzeh" dağının
başında ve imamın arkasında vakfe yapmak daha efdaldir. Tahavi Şerhinde de
böyledir. Vakfe esnasında Allahû Teâla (cc)'ya hamd-ü senâ'da bulunulur,
tehlil, tekbir, telbiye ve Resûl-i Ekrem (sav)'e salâtü selâm getirilir.
Zâd'da da böyledir. Muhassir vadisinin dışında, Müzdelife'nin her yerinde
vakfe yapılabilir. Feteva-ı Kadıhan'da da böyledir. Muhassir vadisi
(Batn-ı Muhassir) denilen mevkie gelen mükellef, eğer yaya yürüyorsa
süratini artırır, binekli ise hayvanını harekete geçirir ve bir ok atımı
kadar böyle yapar. Kirmani böyle söylemiştir. Hidaye Şerhi'nde de
böyledir"(150) hükmü kayıtlıdır. Müzdelife'de vakfe'nin vakti; fecrin
tulûundan, ortalığın iyice ağarmasına kadardır. Güneş doğunca, Müzdelife
vakfesinin vakti tamam olur. Fecrin doğmasından önce; hiçbir mazereti
yokken müzdelife'yi terkeden kimsenin bir kurban kesmesi gerekir.
"Bismillâhi
vallâhû Ekber!.. Rağmenliş'şeytâni vehizbihî Allâhümmec'al haccî mebrûren
ve sa'yî meşkûren ve zenbî mağrûren"
Mânası: "Allahû Teâla (cc)'nın adı ile başlarım. Yemin
ederim ki, Allah (cc) en büyüktür!.. Şeytan ve Şeytan'ın partisine
(Düzenine) hakaret olsun ve Şeytani güçler kahrolsunlar diye bu taşları
atıyorum.(157) Allahım!.. Haccımı kabul buyur, say-ü gayretimi şükre lâyık
eyle ve günahlarımı bağışla."
Şeytan taşlarken, mü'minlerin
birbirlerine eziyyet vermemeye
gayret etmeleri esastır. Nitekim Resûl-i Ekrem (sav): "Birbirinize
eziyyet vermeden ufak taşları atmanızı lüzûmlu görürüm"(158) buyurduğu
bilinmektedir. Akabe cemresine yedi taş atıldıktan sonra kurban kesme
gündeme girer. Yalnız hacca niyet etmiş olan kimselere (Müfrid'e, İfrat
haccı yapan kimseye) kurban kesmek vacip değildir. Bunlar kurban kesmek
istemiyorlarsa, başlarını tıraş ederler. Temettü ve Kıran haccını yapan
kimselere kurban kesmek vaciptir.(159) Bunlar kurbanlarını kestikleri an,
saçlarını tıraş ederler. Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Saçlarını tıraş edenlere
Allah rahmet etsin"(160) duasında bulunduğu bilinmektedir. Hanefi fûkahası
"Resûl-i Ekrem (sav)'e iktida noktasından saçın tamamını tıraş etmek
efdaldir"(161) hükmünde ittifak etmiştir. Ancak bir özürü mevcutsa
kısaltmakla yetinir. Feteva-ı Hindiyye'de: "İhramdan çıkmak için, makina
ile tıraş olmak caizdir. Siracü'l Vehhac'ta da böyledir. Tıraş olma
esnasında berberin (Tıraş eden kimsenin), sağdan başlaması ve tıraş olan
kimsenin başının sol yarısını önce tıraş etmesi sünnettir. Fethû'l
Kadir'de de böyledir. Tıraş olduktan sonra saçı defnetmek müstehaptır.
Aynı şekilde tıraş olurken dua etmek ve tekbir getirmek de müstehabtır.
Tıraş olduktan sonra saçın atılmasında da bir beis yoktur. Ancak helâya
veya yıkanılan yere atmak mekruh olur. Bahru'r Raik'te de böyledir".
İhramdan çıkınca, tırnakları kesmek bıyığı kısaltmak, tıraştan sonra etek
tıraşı yapmak da müstehaptır. Gayetü'l Sürûci ve Şerhu'l Hidaye'de de
böyledir. Tıraş olan kimse, sakalından birşey almaz; alırsa birşey de
lâzım gelmez. Tebyin'de de böyledir"(162) hükmü kayıtlıdır. Resûl-i Ekrem
(sav)'in; Akabe cemresini taşlayıp, kurbanını kesen ve tıraşını olan
mükellefle ilgili olarak: "Onun için herşey helâldır, ancak kadınlar
(cinsi münasebet) değil"(163) Hadis-i Şerifini esas alan Hanefi fûkahası
"İhram sebebiyle haram olan şeyler, kadınlarla cinsi münasebet ve cinsi
münasebetin davetçisi hükmünde olan öpme, kucaklama vs. hariç, helâl
olur"(164) hükmünde ittifak etmiştir.
Akabe Cemresini taşlayan, kurbanını
kesen ve tıraşını olan mükellef; mümkün olursa aynı günde ziyaret tavafını
yapar. Bu tavaf farzdır.(165) Aynı gün mümkün olmazsa; bayramın ikinci ve
üçüncü gününde eda eder. Daha fazla tehir etmez. Feteva-ı Hindiyye'de:
"Tıraş olan kimseye bu tıraşı ile, kadınla cinsi münasebet hariç diğerleri helâl olmuştu. Ziyaret
tavafının ilk dört şavtını yaptığı zaman, kadınla cinsi münasebet
kendisine helâl olur. Çünkü tavafın bu ilk dört şavtı rükündür. Kalan üç
şavtı ise vaciptir. Bir kimse (Akabe cemresini taşlayıp, kurban kesip,
tıraş olduktan sonra) tavaf etmedikçe, aradan uzun yıllar geçse bile,
kendisine kadınla münasebet helâl olmaz. Bu hususta icma vardır"(166)
hükmü kayıtlıdır. Hacc-ı İfrad'a niyetli olan mükellef; daha önce kudûm
tavafından sonra Safa ve Merve arasında sa'yını edâ etmişse, bu farz olan
tavaftan sonra sa'y etmez. Kıran ve Temettü haccına niyetli olanlar ise
ziyaret tavafından sonra sa'y ederler. Daha sonra yeniden "Mina'ya dönülür
ve orada gecelenir. Bunun sünnet olduğu bilinmektedir.(167)
Hacc ibadetini edâ eden mükellef;
bayramın ikinci günü, güneş zeval noktasına vardıktan sonra üç cemre'yi de
taşlar. Taş atmaya "Hayf Mescidi'nin" yakınında olan cemreden (Küçük
şeytan) başlar ve ona yedi taş atar. Her taşı atarken "Allahû Ekber"
der!.. Daha sonra onu takip eden Cemre'ye -ki buna
"Cemretü'l Vusta" (Orta Şeytan) denir- yedi taş atar. Sonra Akabe
Cemresi'ne gelir ve ona da yedi taş atar. Küçük ve orta cemrelerin yanında
bir miktar durması icabeder, ancak son cemrenin yanında durması gerekmez.
Kafi'de de böyledir.(168) Bayramın üçüncü gününde de; tıpkı ikinci gününde
olduğu gibi, zeval vaktinden sonra cemreleri taşlar. Bundan sonra eğer
Mina'dan ayrılmak isterse, dördüncü günün taşları sakıt olur.(169) Ancak
Mina'da kalırsa, bütün cemrelere yedişer taş daha atar ki; toplam yetmiş
taş olur!..
Mekke'nin dışından gelen
mükellef'ler; ayrılmak istedikleri zaman "Veda" tavafını yapmak
durumundadırlar. Essah olan kavle göre "Veda" tavafını yapmak hacc
ibadetini edâ edenler için vaciptir. Umre yapanlar için ise gerekli
değildir. Ayrıca veda tavafı hayızlı ve nifaslı olanlara haccı zayi etmiş
bulunanlara da vacip değildir. Serahsi'nin Muhıyt'inde de böyledir.(170)
Vedâ tavafı yedi şavt olarak edâ
edildikten sonra; Makam-ı İbrahim'e veya Mescid-i Haram'ın müsait bir
yerine geçilerek "Tavaf" namazı iki rek'at olarak kılınır. Daha sonra
"Zemzem" suyundan içmek üzere kuyuya inilir ve kıbleye karşı dönülerek
ayakta içilir!... Bu sırada mükellef içinden geldiği gibi dua eder.
Kâbe-i Muazzama'nın kapısı ile
Hacerü'l Esved arasında kalan "Mültezem" denilen yerde, sağ el kapıya
doğru uzatılarak Allahû Teâla (cc)'dan rahmet dilenir ve göz yaşı dökülür.
Yeryüzü müstekbirlerine ve tağutlara karşı, mü'minlerin muzaffer olması
için dua edilir. Cihad gayreti ve şehadet mertebesinin üstünlüğü dikkate
alınarak, "Şehid" olma arzusu beyan edilir. Bir müddet tekbir, Kelime-i
Tevhid ve Resûl-i Ekrem (sav)'e salât-ü selam getirildikten sonra,
Hacerü'l Esved istilâm edilir. Daha sonra yüzü Kâbe-i Muazzama'dan
ayırmadan, huşû ve ihlâs içerisinde Mescid'den çıkılır.
KADINLARIN HACC İŞLERİ:
Hacc ibadetini edâ hususunda, kadın ile erkek arasında herhangi bir fark
yoktur. Yalnız şu hususlarda farklılık sözkonusudur.
1. Kadınlar, erkekler gibi başlarını açamazlar. Yalnız
yüzlerini açık bulundururlar. (Peçe kullanmazlar)
2. Telbiye getirirken seslerini, ancak kendileri işitecek
kadar yükseltirler.
3. Safa ile Merve arasında "Sa'y" ederken, yeşil işaretler
arasında koşmazlar ve "Tavaf" esnasında Remel yapmazlar.
4. Saçlarını dibinden tıraş etmezler, ancak uçlarından biraz
keserler.
5. Kalabalık ve sıkışık durumlarda, Hacerü'l Esved'i istilâm
etmezler.
6. Safa ve Merve tepelerine çıkmazlar.
7. Kendilerine ait her çeşit dikişli elbise ve ayakkabı
giyerler. Hayız ve nifaz hallerinde, temizlik için yıkanırlar ve tavaftan
başka bütün vazifelerini yaparlar. Hayız ve Nifas sebebiyle farz olan
ziyaret tavafını yapamayanlar, temizlendikten sonra bu farzı edâ ederler.
Erkekliği ve dişiliği meşkuk olan "Hünsa-i Müşkil" durumunda olan
kimseler, kadınlar hükmüne tabidir. Yani hacc ibadetini, kadınlar gibi edâ
ederler.(171)
İhramlı olan bir kimse, Mekke-i
Mükerreme'ye uğramadan, Arafat'taki "Vakfe"ye yetişirse, hacc ibadetine
kavuşmuş demektir.(172) Zira Resûl-i Ekrem (sav)'in: Hacc Arafa'dır. Kim
Arafa'ya kavuşursa, hacca kavuşmuş demektir. Kim de Arafa'yı fevt ederse
(Kaçırırsa) haccı kaçırmış
demektir"(173) buyurduğu bilinmektedir. Arafe gününün zevalinden itibaren,
Kurban bayramı gününün fecri doğuncaya kadar, Arafat'ta bir müddet
vakfe'ye yetişen kimse farzı edâ etmiş olur.(174)
HACC-I
KIRAN
Önce kelime üzerinde duralım. Molla
Hüsrev: "Kıran lûgat'ta iki şeyin mutlak bir sûrette bir araya gelmesidir.
Fûkahanın örfünde ise "İhlâl" manasınadır. İhlâl; hac ile umreyi beraber
yapmak için tekbir ile sesi yükseltmektir"(175) hükmünü beyan ediyor.
Dürri'l Muhtar'da: "Kıran lûgat'ta iki şeyi bir araya getirmektir. Şer'an
ise; hacc ve umre için birlikte ihlâl yapmak, yani yüksek sesle telbiye
getirmektir. Bu hakikaten olduğu gibi hükmen de olur"(176) denilmektedir.
Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Ey Âl-i Muhammed!.. Hac ve umre için birlikte
telbiye getirin"(177) Hadis-i Şerifini esas alan Hanefi fûkahası; "Hacc-ı
Kıran, Hacc-ı Temettü ve Hacc-ı ifrad'dan efdaldir. Hacc-ı Kıran'ın
sıfatı; mikat'ta umreye ve hacca birlikte niyyet etmektir"(178) hükmünde
ittifak etmiştir.
İmam-ı Merginani: "Hacc-ı Kıran'ın
sıfatı; umreye ve hacca birlikte niyyet ederek telbiye getirmek ve namazın
peşinden;
"Allahümme inni ürîdül hacc vel umrete feyessirhümâ lî ve
takabbelhümâ ninnî"
"Allah'ım!.. Ben hacc ve umre yapmak arzusundayım. Bu
ikisini bana müyesser kıl ve bu ikisini benden kabul buyur"demesidir. Zira
kıran; hac ile umrenin arasını birleştirmektir"(179) hükmünü beyan
etmektedir. Hacc-ı Kıran'a niyet eden mükellef; Mekke-i Mükerreme'ye
girince umre için Kâbe'yi tavaf eder, tavaf namazını kılar ve zemzem
suyunu içer!.. Daha sonra Safa ile Merve arasında sa'yi edâ eder. Artık
ihramdan çıkmaz. Daha sonra "Kudûm" tavafını ve sa'yini yapar. Devamlı
olarak ihram içerisinde kalmak ve ihram sebebiyle haram olan hususlara
riayet etmek durumundadır. Terviye günü; hacc-ı ifrad'a niyyet eden
mükellefin yaptığı gibi, Mina'ya ve oradan da Arafat'a çıkıp, vakfeyi edâ
eder. Daha sonra Müzdelife'ye dönerek orada da vakfesini yapar. Bayramın
birinci günü; Akabe Cemresini taşladıktan sonra Allahû Teâla (cc)'ya
şükran olmak üzere, kurban keser. Buna "Dem-i Kıran" denir.(180) Ancak
kurban bulamaz veya kesmeye gücü yetmezse; sonu Arafe'ye raslamak üzere
hacc'da üç gün oruç tutun. Bu üç günlük orucu kurban bayramına kadar
tutmayıp geçirmesi halinde, kurban kesmekten başka çaresi yoktur. Sonra
memleketine varınca yedi gün daha oruç tutmak zorundadır. Dolayısıyla oruç
sayısı on güne çıkar. Hacc-ı kırân'ı edâ eden mükellefe "Karin" denilir;
"Karin"; hacc ve umre arasında tıraş olamaz.(181) Ancak Bayram'ın birinci
günü Akabe cemresini taşlayıp, kurbanını kestikten sonra tıraş olabilir.
İbn-i Abidin; Hacc-ı İfrad,
Hacc-ı Kıran ve Hacc-ı Temettû arasındaki faziletleri izah ederken:
"Allâme Abdurrahman İmadi Menasik'inde temettûu tercih etmiştir. Çünkü o
ifrad'dan daha faziletli, kırân'dan daha kolaydır. Çünkü kırân yapan, her
iki hacc ibadetini edâ ederken meşakkatlara katlanır, kusur işlerse iki
ceza kurbanı lâzım gelir. Bizim gibiler için temettûu daha münasiptir.
Çünkü hacc ihramını, kötü sözler söylemek vesaire gibi şeylerden korunmak
için imkân verir. Bu suretle: "Kendisinde fuhşiyat konuşmak, sapıklık
yapmak ve kavga etmek bulunmayan hacc" diye tefsir edilen hacc-ı mebruru
yapması ümit edilir. Çünkü kırân ve ifrad haccını yapanlar; on günden
fazla ihramlı kalırlar. İnsan bu müddet zarfında bu yasaklardan bilhassa
hizmetçilerle, şoförlerle kavgadan pek az hali kalır. Temettûu yapan ise;
ancak terviye günü harem'den hacc için ihrama girer. Böylece o iki günde
hacc yasaklarından korunmak imkânı bulur. Haccı da inşaallah kederden
salim kalır. Üstâdlarımızın üstâdı Şihab Ahmed El Menni, Menasik'inde "Bu
nefis bir sözdür" demiştir. "Bundan, haddi zatında kırân temettû'dan
efdaldir. Lâkin bazen kıran yapanın başına öyle işler gelir ki,tercih
ettirir.Mesela,kıran yaparak yasak fiillerden kurtulmamakla temettûu yaparak onlardan
kurtulmak arasında deveran ederse, evlâ olan temettû yapmaktır. Ta ki
haccı salîm kalsın ve mebrur olsun. Çünkü o ömürde bir defa yapılır" demek
istemiştir"(182) hükmünü beyan eder.
HACC-I
TEMETTÛ
Temettû; "Meta" veya "Müta"dan
alınma bir kelime olup, faydalanmak manasına gelir. İslâmi ıstılâhta;
umreyi veya onun ekseri şavtlarını hacc ayları içerisinde edâ etmektir.
Şavtların az kısmını, meselâ Ramazan ayından yapar da sonra kalanını
şevval ayında tavaf ederse, o sene haccettiği takdirde temettû haccı
yapmış olur. Sonuç olarak; "Hacc aylarında (ve aynı yıl içerisinde) iki
ihramla umre ve haccı edâ etmeye "Hacc-ı Temettû" denir."
Hacc-ı Temettû'nun sıfatı; mikat'ta
"Umre" niyetiyle ihrama girmektir. Mükellef gusül abdestini (veya
abdestini) alır, iki rek'at namaz kıldıktan sonra kalbi ile niyyet eder ve
diliyle şunları söyler;
"Allahümme innî uriydü'l umrete feyessirhu li ve tekebbelhû
minni"
Mânası: "Allah'ım!.. Ben umre yapmak istiyorum. Onu
(Umre'yi) bana kolaylaştır ve onu benden kabul buyur."
Daha sonra Mekke-i Mükerreme'ye girerek umre için tavaf
eder, sa'y amelini edâ eder, sonra tıraş olur veya saçlarını kısaltarak
umre ihramından çıkar.(183) Tavaf için Hacerü'l Esved'i selâmladığı an
"Telbiye'yi" keser.(184) Umre 'yi edâ ettikten sonra; Mekke'de ihramsız
olarak ikamete başlar. Sürekli olarak Mekke'de oturması da şart değildir.
Civarında bulunan beldeleri gezmesinde bir mahzur yoktur.
Tevriye günü; Mescid-i Haram'da hacc için ihrama girer.(185) Feteva-ı Hindiyye'de: "Buradaki şart; harem dahilinde ihrama girmektir, yoksa Mescid-i Haram'da girmek şart değildir. Hidaye'de de böyledir. Tevriye gününden önce de, ihrama girmekte ne kadar acele edilirse, o kadar güzel olur. Cevheretü'n Neyyirde'de de böyledir. Mütemetti (Hacc-ı Temettû'ya niyyet eden mükellef); Müfrid'in (Hacc-ı İfrad'a niyyet eden kimsenin) haccı gibi edâ eder.(186) Ancak mütemetti, kudûm tavafı yapmaz. Remel'i ziyaret tavafında yapar, tavaftan sonra sa'y eder. Şayed bu mütemetti; hacc için ihrama girdiği zaman kudûm tavafı yapsa ve sa'yi edâ etse, ziyaret tavafında remel yapmaz. Kudûm tavafında remel yapması ve yapmaması müsavidir. Bu kimse ziyaret tavafından sonra sa'yi de edâ etmez. Fethul Kadir'de de böyledir. Allahû Teâla (cc) kendisine umre ve hacc ibadetlerini edâ etme nimetini ihsan buyuduğu için; mütemetti'nin şükür kurbanı kesmesi vaciptir. Feteva-ı Kadıhan'da da böyledir. Mütemetti kurban kesinceye kadar tıraş olmaz"(187) hükmü kayıtlıdır. Kurbanlık bulamadığı takdirde, hacc'dan önce üç ve memleketinde döndükten sonra yedi gün olmak üzere on gün oruç tutar. Mekke halkı için Hacc-ı Temettû ve Haccı Kıran yoktur. Onlar için sadece ve sadece "Hacc-ı İfrad" söz konusudur.(188)
Dipnotlar
(1) İbn-i Abidin - Reddü'l Muhtar Ale'd Dürri'l Muhtar - İst: 1983, C: 4, Sh: 409-410. Ayrıca Abdi'l Latifi'z Zebidi - Sahih-i Buhari Muhtasarı, Tecrid-i Sarih Tercemesi ve Şerhi - Ank: 1974 (3 Bsm) C: 6, Sh: 4, İbn-i Hümam - Fethû'l Kadir - Beyrut : 1315, C: 2, Sh: 117.
(2) Şeyh Nizamüddin ve heyet - El
Feteva-ı Hindiyye - Beyrut: 1400, C: 1, Sh: 216.
(3) İbn-i Abidin - A.g.e. C: 4, Sh: 410.
(4) Al-i İmran Sûresi: 96-97.
(5) İmam-ı Serahsi - El Mebsut - Beyrut: ty C: 4, Sh: 2, 3.
Ayrıca İmam-ı Kasani - El Bedaiû's Senai fi Tertibi'ş Şerai - Beyrut:
1974, C: 2, Sh: 118, İmam-ı Merginani - El Hidaye şerhû Bidayetü'l mübtedi
- Kahire :1965, C: 1, Sh: 134, Şeyh Abdülgani El Meydani - El Lübab fi
Şerhi'l Kitab - Beyrut: 1400 C: 1, Sh: 178. Şeyh Nizamüddin ve heyet -
A.g.e. C: 1, Sh: 216. İbn-i Abidin - A.g.e. C: 4, Sh: 413. Molla Hüsrev -
Dürerû'l Hükkam fi şerhû Gureri'l Ahkam - İst: 1307 C: 1, Sh: 216.
(6) El Hacc Sûresi: 27.
(7) İmam-ı Kasani - A.g.e. C: 2, Sh: 118-119.
(8) İbn-i Abidin - A.g.e. C: 4, Sh: 412.
(9) Ahmed Davudoğlu - Sahih-i Müslim Tercemesi ve şerhi -
İst: 1978, Sönmez Yay. C: 6, Sh: 301.
(10) İmam-ı Merginani - El Hidaye şerhû Bidayetü'l Mübtedi -
Kahire: 1965, C: 1, Sh: 134. Ayrıca Molla Hüsrev - Dürerû'l Hükkam fi
şerhû Gureri'l Ahkam - İst: 1307 C: 1, Sh: 216.
(11) İbn-i Abidin - Reddü'l Muhtar Ale'd Dürri'l Muhtar -
İst: 1983, C:4, Sh: 413.
(12) İbn-i Hümam - Fethû'l Kadir - Beyrut : 1315 D. Sadr
Mtb. C: 2, Sh: 122-123.
(13) İmam-ı Kasani - El Bedaiû's Senai fi Tertibi'ş Şerai -
Beyrut: 1974, C: 2, Sh: 118.
(14) İmam-ı Azam Ebû Hanife - El Müsned - İst: 1978, Sh:
132, had. No: 218/1.
(15) İbn-i Hümam - Fethû'l Kadir - Beyrut : 1315 D. Sadr
Mtb. C: 2, Sh: 123. Ayrıca Bedrüddin-i Ayni - Umdetû'l Kari - İst: 1308 -
11, Mtb. Amire Tb C: 4, Sh: 484.
(16) İmam-ı Merginani - El Hidaye şerhû Bidayetü'l Mübtedi -
Kahire: 1965, C: 1, Sh: 134.
(17) Şeyh Nizamüddin ve heyet - El Feteva-ı Hindiyye -
Beyrut: 1400, C: 1, Sh: 216.
(18) İmam-ı Kasani - El Bedaiû's Senai - Beyrut: 1974, C: 2,
Sh: 119.
(19) Molla Hüsrev - Dürerû'l Hükkam fi şerhû Gureri'l Ahkam
- İst: 1307 C: 1, Sh: 261.
(20) Sünen-i Tirmizi - İst: 1401, Çağrı Yay: K. Sitte Serisi
C: 3, Sh: 176 Hd. No: 812.
(21) İbn-i Abidin - Reddü'l Muhtar Ale'd Dürri'l Muhtar -
İst: 1983, C: 4, Sh: 419.
(22) Şeyh Nizamüddin ve heyet - El Feteva-ı Hindiyye -
Beyrut: 1400, C: 1, Sh: 216-217. Ayrıca Şeyh Muhammed İbn-i Süleyman -
Mecmuaû'l Enhûr (Şerhû Damad), İst: 1316 Tabından ofset, Beyrut: ty D.İhya
Neşri C: 1, Sh: 260.
(23) İbn-i Hümam - Fethû'l Kadir - Beyrut : 1315 C: 2, Sh:
125.
(24) Şeyh Nizamüddin ve heyet - A.g.e. C: 1, Sh: 217.
(25) İbn-i Abidin - Reddü'l Muhtar Ale'd Dürri'l Muhtar -
İst: 1983, C: 4, Sh: 420.
(26) İbn-i Hümam - A.g.e C: 2, Sh: 124.
(27) Şeyh Nizamüddin ve heyet - A.g.e. C: 1, Sh: 217. Ayrıca
İbn-i Abidin - A.g.e. C: 4, Sh: 420, İmam-ı Merginani - El Hidaye -
Kahire: 1965, C: 1, Sh: 134.
(28) Şeyh Nizamüddin ve heyet - A.g.e. C: 1, Sh: 218.
(29) İbn-i Abidin - A.g.e. C: 4, Sh: 421-422. Ayrıca Şeyh
Nizamüddin ve heyet - A.g.e. C: 1, Sh: 218.
(30) İbn-i Hümam - Fethû'l Kadir - Beyrut : 1315, C: 2, Sh:
124.
(31) İmam-ı
Merginani - El Hidaye şerhû Bidayetü'l Mübtedi - Kahire: 1965, C: 1, Sh:
134. Ayrıca Şeyh Nizamüddin ve heyet - A.g.e. C: 1, Sh: 217.
(32) Şeyh Nizamüddin ve heyet - A.g.e. C: 1, Sh: 216.
(33) Bilindiği gibi Türkiye'de hac işleri Laik devletin
kontrolü altındadır. Uzun yıllar karayolu; "Veba" ve bunun gibi sebeblerle
yasaklanmıştır. Şimdi Diyanet Vakfı tarafından "hac seferleri"
düzenlenmektedir. Ancak Şevval ayından çok önce; hac işi dondurulmaktadır.
Bu bir zulümdür.
(34) Al-i İmran Sûresi: 97.
(35) İmam Ebû Bekir El Cessas - El Ahkamû'l Kur'an - Beyrut:
1335, C: 2, Sh: 23. Ayrıca İbn-i Hümam - A.g.e. C: 2, Sh: 126, İmam-ı
Kurtubi - El Camii Li Ahkami'l Kur'an - Kahire: 1967, C: 2, Sh: 138,
İmam-ı Merginani - A.g.e. C: 1, Sh: 135.
(36) Şeyh Nizamüddin ve heyet - A.g.e. C: 1, Sh: 217. Ayrıca
İbn-i Hümam A.g.e. C: 2, Sh: 127.
(37) İbn-i Abidin - Reddü'l Muhtar Ale'd Dürri'l Muhtar -
İst: 1983, C: 4, Sh: 423-424. Ayrıca Şeyh Nizamüddin ve heyet - A.g.e. C:
1, Sh: 217.
(38) İbn-i Abidin - Reddü'l Muhtar Ale'd Dürri'l Muhtar -
İst: 1983, C: 4, Sh: 419.
(39) İbn-i Hümam - Fethû'l Kadir - Beyrut : 1315 C: 1, Sh:
125. Ayrıca Şeyh Nizamüddin ve heyet - A.g.e. C: 1, Sh: 128.
(40) İbn-i Abidin - A.g.e. C: 4, Sh: 422.
(41) İmam-ı Merginani - El Hidaye şerhû Bidayetü'l Mübtedi -
Kahire: 1965, C: 1, Sh: 135.
(42) Şeyh Nizamüddin ve heyet - A.g.e. C: 1, Sh: 218.
(43) İbn-i Hümam - Fethû'l Kadir - Beyrut : 1315 D. Sadr
Mtb. C: 2, Sh: 127. Ayrıca İmam-ı Merginani - El Hidaye şerhû Bidayetü'l
Mübtedi - Kahire: 1965, C1, Sh: 135. (Not: Esah olan kavle göre, vücûbunun
değil, edâsının şartı olduğunu beyan etmektedir. Biz de bu sebeple
"Edâsı'nın şartları arasında zikrettik)
(44) İbn-i Abidin - Reddü'l Muhtar Ale'd Dürri'l Muhtar -
İst: 1983, C: 4, Sh: 429. (Not: malum olduğu üzere İbn-i Abidin 1784
yılında doğmuş, 1836 yılında vefat etmiştir. "sonra - Allah'a hamdolsun -
bu korku kalmamıştır" hükmü, İslâm ordularının yağmacıları ve eşkiyaları
tenkil ettiğini ihsas ettirmektedir. Peki günümüzde; başta Nuseyri Hafız
Esad rejimi olmak üzere tağuti devletler, hacc yolunu kesmemişler midir?
Tahkiken sabittir ki; hac yolunda yağma ve rüşvet gırla gitmektedir!.. Bir
ibadeti hakkı ile edâ etmek O'nun şartlarını muhafaza etmekle mümkündür.Bu
gerçekleri görmemezlikten gelmek ve tağuti güçlere karşı ümmeti uyarmamak
büyük bir vebaldir. Hele hele bu konuda hassasiyet gösteren mü'minleri
"Fitne çıkarmakla" suçlamak, tevhid akidesine düşmanlığı beraberinde
getirir. Bu kalbî bir marazdır. Ne mutlu, Tağuti güçlerle cihadı esas alan
mü'minlere!..)
(45) Şeyh Nizamüddin ve heyet - El Feteva-ı Hindiyye -
Beyrut: 1400, C: 1, Sh: 218.
(46) İbn-i Hümam - Fethû'l Kadir - beyrut: 1315, C: 2, Sh:
128.
(47) Molla Hüsrev - Dürerû'l Hükkam fi şerhû Gureri'l Ahkam
- İst: 1307 C: 1, Sh: 217. Ayrıca Şeyh Nizamüddin ve heyet - A.g.e. C: 1,
Sh: 219, İmam-ı Merginani - A.g.e. C: 1, Sh: 135, Şeyh Abdülgani El
Meydani - El Lübab fi Şerhi'l Kitab - Beyrut: 1400, C: 1, Sh: 178-179,
İbn-i Hümam - A.g.e. C: 2, Sh: 128.
(48) İbn-i Abidin - Reddü'l Muhtar Ale'd Dürri'l Muhtar -
İst: 1983, C: 4, Sh: 432.
(49) Şeyh Nizamüddin ve heyet - El Feteva-ı Hindiyye -
Beyrut: 1400, C: 1, Sh: 219.
(50) İbn-i Abidin - A.g.e. C: 4,Sh: 433-434.
(51) İbn-i Hümam - Fethû'l Kadir - Beyrut : 1315 D. Sadr
Mtb. C: 2, Sh: 128-129. Ayrıca İmam-ı Merginani - El Hidaye şerhû
Bidayetü'l Mübtedi - Kahire: 1965, C: 1, Sh: 135.
(52) İbn-i Abidin - Reddü'l Muhtar Ale'd Dürri'l Muhtar -
İst: 1983, C: 4, Sh: 435.
(53) İbn-i Hümam - A.g.e. C: 2, Sh: 129.
(54) Şeyh Nizamüddin ve heyet - El Feteva-ı Hindiyye -
Beyrut: 1400, C: 1, Sh: 219.
(55) İbn-i Abidin - A.g.e. C: 4, Sh: 419.
(56) Şeyh Nizamüddin ve heyet - A.g.e. C: 1, Sh: 219.
(57) Molla Hüsrev - Dürerû'l Hükkam fi şerhû Gureri'l Ahkam
- İst: 1307 C: 1, Sh: 217.
(58) İbn-i Abidin - Reddü'l Muhtar Ale'd Dürri'l Muhtar -
İst: 1983, C: 4, Sh: 439-440.
(59) Şeyh Nizamüddin ve heyet - El Feteva-ı Hindiyye -
Beyrut: 1400, C: 1, Sh: 219.
(60) Molla Hüsrev - A.g.e C: 1, Sh: 217. Ayrıca İbn-i Abidin
- A.g.e. C: 4, Sh: 439.
(61) İbn-i Abidin - A.g.e. C: 4, Sh: 439.
(62) Şeyh Nizamüddin ve heyet - El Feteva-ı Hindiyye -
Beyrut: 1400, C: 1, Sh: 219
(63) İbn-i Abidin - Reddü'l Muhtar Ale'd Dürri'l Muhtar -
İst: 1983, C: 4, Sh: 415 vd.
(64) İstihare Namazı ve Duasını daha önce izah etmiştik.
Bakınız madde: 589.
(65) Şeyh Nizamüddin ve heyet - El Feteva-ı Hindiyye -
Beyrut: 1400, C: 1, Sh: 219-220.
(66) İbn-i Abidin - Reddü'l Muhtar Ale'd Dürri'l Muhtar -
İst: 1983, C: 4, Sh: 456.
(67) İbn-i Hümam - Fethû'l Kadir - Beyrut : 1315 D. Sadr
Mtb. C: 2, Sh: 132.
(68) İmam-ı Serahsi - El Mebsut - Beyrut: ty C: 4, Sh: 167.
Ayrıca İmam-ı Kasani - El Bedaiû's Senai fi Tertibi'ş Şerai - Beyrut: 1974
C: 2, Sh: 164, İmam-ı Merginani - El Hidaye şerhû Bidayetü'l Mübtedi -
Kahire: 1965, C: 1, Sh: 136, Şeyh Nizamüddin ve heyet - A.g.e. C: 1, Sh:
221, İbn-i Hümam - A.g.e. C: 2, Sh: 133.
(69) Sahih-i Müslim - İst: 1401, Çağrı Yay. C: 1, Sh: 839,
Had. No: 1182 K. Hacc, Bab: 2.
(70) İmam-ı Serahsi - El Mebsut - Beyrut: ty C: 4, Sh: 166.
(71) İmam-ı Azam Ebû Hanife - El Müsned - İst: 1978, Sh:
134, Had. No. 222/5.
(72) Şeyh Abdülgani El Meydani-El Lübab fi şerhi'l
Kitab-Beyrut:1400, C:1, Sh:179-180.
(73) İbn-i Abidin - Reddü'l Muhtar Ale'd Dürri'l Muhtar -
İst: 1983, C: 4, Sh: 457.
(74) İbn-i Hümam - Fethû'l Kadir - Beyrut : 1315 C: 2, Sh:
132. Ayrıca İbn-i Abidin - A.g.e. C: 4, Sh: 462. (Not: Sırf gezmek
niyetiyle dahi olsa, Mekke'ye niyet ettiği an, ihram vacip olur. Bu
sebeple; Cidde'ye gelen bir kimse, mikatlara geldiğinde, sırf oraya
gitmeye niyet etmelidir. Bu vesile ile "Mekke'yi görürüm" diye niyet
ederse, ihram vacip olur.)
(75) Molla Hüsrev - Dürerû'l Hükkam fi şerhû Gureri'l Ahkam
- İst: 1307 C: 1, Sh: 218. Ayrıca İmam-ı Merginani - El Hidaye Şerhû
Bidayetü'l Mübtedi - Kahire: 1965, C: 1, Sh: 136.
(76) İbn-i Hümam - Fethû'l Kadir - Beyrut: 1315, C: 2, Sh:
133.
(77) Şeyh Nizamüddin ve heyet - El Feteva-ı Hindiyye -
Beyrut: 1400, C: 1, Sh: 221.
(78) İmam-ı Merginani - El Hidaye şerhû Bidayetü'l Mübtedi -
Kahire: 1965, C: 1, Sh: 146. Ayrıca Şeyh Nizamüddin ve heyet - A.g.e. C:
1, Sh: 221.
(79) İmam-ı Serahsi - El Mebsut - Beyrut: ty C: 4, Sh: 168.
(80) İbn-i Abidin - Reddü'l Muhtar Ale'd Dürri'l Muhtar -
İst: 1983, C: 4, Sh: 467.
(81) İbn-i Hümam - A.g.e C: 2, Sh: 134.
(82) İmam-ı Merginani - El Hidaye şerhû Bidayetü'l Mübtedi -
Kahire: 1965, C: 1, Sh: 136.
(83) İbn-i Hümam - Fethû'l Kadir - Beyrut: 1315, C: 2, Sh:
136-137.
(84) Şeyh Nizamüddin ve heyet - El Feteva-ı Hindiyye -
Beyrut: 1400, C: 1, Sh: 222.
(85) İmam-ı Merginani - A.g.e. C: 1, Sh: 137. Ayrıca İbn-i
Hümam - A.g.e. C: 2, Sh: 136, Şeyh Nizamüddin ve heyet - A.g.e. C: 1, Sh:
223, İbn-i Abidin - Reddü'l Muhtar Ale'd Dürri'l Muhtar - İst: 1983, C: 4,
Sh: 473-474.
(86) Molla Hüsrev - Dürerû'l Hükkam fi şerhû Gureri'l Ahkam
- İst: 1307 C: 1, Sh: 219. Ayrıca İmam-ı Merginani - A.g.e. C: 1, Sh: 137,
Şeyh Nizamüddin ve heyet - A.g.e. C: 1, Sh: 223.
(87) Şeyh Nizamüddin ve heyet - El Feteva-ı Hindiyye -
Beyrut: 1400, C: 1, Sh: 222.
(88) İbn-i Hümam - Fethû'l Kadir - Beyrut : 1315 D. Sadr
Mtb. C: 2, Sh: 139.
(89) Şeyh Abdülgani El Meydani - El Lübab fi Şerhi'l Kitab -
Beyrut: 1400, C: 1, Sh: 183.
(90) El Bakara Sûresi: 197.
(91) İmam-ı Merginani - El Hidaye şerhû Bidayetü'l Mübtedi
-Kahire:1965, C:1, Sh: 138.
(92) El Maide Sûresi: 96.
(93) Molla Hüsrev - Dürerû'l Hükkam fi şerhû Gureri'l Ahkam
- İst: 1307 C: 1, Sh: 221. Ayrıca İbn-i Hümam-A.g.e.C:2,Sh:141, Şeyh
Nizamüddin ve heyet-A.g.e.C:1, Sh:223.
(94) Şeyh Abdülgani El Meydani - A.g.e. C: 1, Sh: 182,
İmam-ı Merginani - A.g.e. C: 1, Sh:138,Molla Hüsrev-A.g.e.C:1,Sh:221,Şeyh
Nizamüddin ve heyet-A.g.e. C:1,Sh:223.
(95) İbn-i Hümam - A.g.e. C: 2, Sh: 141-142.
(96) Şeyh Abdülgani El Meydani - El Lübab fi Şerhi'l Kitab -
Beyrut: 1400, C: 1, Sh: 182, Molla Hüsrev - Dürerû'l Hükkam fi şerhû
Gureri'l Ahkam - İst: 1307 C: 1, Sh: 221-222.
(97) İmam-ı Merginani - El Hidaye şerhû Bidayetü'l Mübtedi -
Kahire: 1965, C: 1, Sh: 138.
(98) İbn-i Hümam - Fethû'l Kadir - Beyrut: 1315, C: 2, Sh:
142.
(99) Şeyh Abdülgani El Meydani - A.g.e. C: 1, Sh: 182.
Ayrıca Molla Hüsrev - A.g.e. C: 1, Sh: 222, İbn-i Abidin - Reddü'l Muhtar
Ale'd Dürri'l Muhtar - İst: 1983, C: 4, Sh: 488-489.
(100) İbn-i Hümam - A.g.e. C: 2, Sh: 143.
(101) Şeyh Nizamüddin ve heyet - El Feteva-ı Hindiyye -
Beyrut: 1400, C: 1, Sh: 223.. Ayrıca İmam-ı Merginani - A.g.e. C: 1, Sh:
139, Şeyh Abdülgani El Meydani - A.g.e. C: 1, Sh: 182-183, Molla Hüsrev -
A.g.e. C: 1, Sh: 222.
(102) İmam-ı Merginani - A.g.e. C: 2, Sh: 143.
(103) İmam-ı Merginani - A.g.e. C: 1, Sh: 139. Ayrıca Şeyh
Nizamüddin ve heyet - A.g.e. C: 1, Sh: 223, Molla Hüsrev - A.g.e. C: 1,
Sh: 222, İbn-i Hümam - A.g.e. C: 2, Sh: 144, Şeyh Abdülgani El Meydani -
A.g.e. C: 1, Sh: 183, İbn-i Abidin - A.g.e. C: 4, Sh: 494, İmam-ı Kasani -
El Bedaiû's Senai Beyrut: 1974, C: 2, Sh: 176.
(104) İbn-i Hümam - Fethû'l Kadir Beyrut: 1315, C: 2, Sh:
280.
(105) Şeyh Nizamüddin ve heyet - El Feteva-ı Hindiyye -
Beyrut: 1400, C: 1, Sh: 224.
(106) İmam-ı Merginani - El Hidaye şerhû Bidayetü'l Mübtedi
- Kahire: 1965, C1, Sh: 139-140.
(107) Şeyh Nizamüddin ve heyet - A.g.e. C: 1, Sh: 224-225.
(108) Şeyh Abdülgani El Meydani - El Lübab fi Şerhi'l Kitab
- Beyrut: 1400, C: 1, Sh: 184-185.
(109) İmam-ı Merginani - El Hidaye şerhû Bidayetü'l Mübtedi
- Kahire: 1965, C: 1, Sh: 140. Ayrıca Molla Hüsrev - Dürerû'l Hükkam fi
şerhû Gureri'l Ahkam - İst: 1307 C: 1, Sh: 223, Şeyh Nizamüddin ve heyet -
A.g.e. C: 1, Sh: 225.
(110) İbn-ı Hümam - Fethû'l Kadir - Beyrut: 1315, C: 2, Sh:
149.
(111) İmam-ı Merginani - A.g.e. C: 1, Sh: 140.
(112) Şeyh Nizamüddin ve heyet - El Feteva-ı Hindiyye -
Beyrut: 1400, C: 1, Sh: 225.
(113) Şeyh Abdülgani El Meydani - El Lübab fi Şerhi'l Kitab
- Beyrut: 1400, C: 1, Sh: 185.
(114) İbn-i Hümam - Fethû'l Kadir - Beyrut: 1315, C: 2, Sh:
150.
(115) İmam-ı Merginani - El Hidaye şerhû Bidayetü'l Mübtedi
- Kahire: 1965, C: 1, Sh: 140.
(116) İbn-i Hümam - A.g.e. C: 2, Sh: 151.
(117) Şeyh Nizamüddin ve heyet - El Feteva-ı Hindiyye -
Beyrut: 1400, C: 1, Sh: 225.
(118) İmam-ı Merginani - A.g.e. C: 1, Sh: 140-141.
(119) Sahih-i Buhari - İst: 1401, Çağrı Yay. C: 2, Sh: 161.
Ayrıca Tecrid-i Sarih Tercemesi ve Şerhi - Ank: 1974, C: 6, Sh: 116, Had.
No: 796.
(120) Şeyh Nizamüddin ve heyet - A.g.e. C: 1, Sh: 226.
(121) İmam-ı Merginani - A.g.e. C: 1, Sh: 141.
(122) Şeyh Nizamüddin ve heyet - El Feteva-ı Hindiyye -
Beyrut: 1400, C: 1, Sh: 226.
(123) İmam-ı Merginani - El Hidaye şerhû Bidayetü'l Mübtedi
- Kahire: 1965, C: 1, Sh: 141.
(124) Şeyh Nizamüddin ve heyet - A.g.e. C: 1, Sh: 226.
(125) Molla Hüsrev - Dürerû'l Hükkam fi şerhû Gureri'l Ahkam
- İst: 1307 C: 1, Sh: 224. Ayrıca İbn-i Abidin - Reddü'l Muhtar Ale'd
Dürri'l Muhtar - İst: 1983, C: 4, Sh: 519-520.
(126) Şeyh Nizamüddin ve heyet - A.g.e. C: 1, Sh: 227.
(127) El Bakara Sûresi: 158.
(128) İmam-ı Merginani - El Hidaye şerhû Bidayetü'l Mübtedi
- Kahire: 1965, C: 1,Sh: 141.
(129) İbn-i Hümam - Fethû'l Kadir - Beyrut : 1315 C: 2, Sh:
157.
(130) Şeyh Nizamüddin ve heyet - El Feteva-ı Hindiyye -
Beyrut: 1400, C: 1, Sh: 227.
(131) İbn-i Hümam - A.g.e. C: 2, Sh: 160.
(132) İmam-ı Merginani - A.g.e. C: 1, Sh: 141.
(133) İbn-i Hümam - A.g.e. C: 2, Sh: 153-154.
(134) Şeyh Nizamüddin ve heyet - A.g.e. C: 1, Sh: 227.
Ayrıca Molla Hüsrev - Dürerû'l Hükkam fi şerhû Gureri'l Ahkam - İst: 1307
C: 1, Sh: 225.
(135) İmam-ı Merginani - El Hidaye şerhû Bidayetü'l Mübtedi
- Kahire: 1965, Ch: 143.
(136) İbn-i Hümam - Fethû'l Kadir - Beyrut: 1315, C: 2, Sh:
162.
(137) İmam-ı Merginani - A.g.e. C: 1, Sh: 144. (Not: Arene
vadisi (veya Batn-ı Arene) bir rivayete göre Resûl-i Ekrem (sav)'in
şeytanı gördüğü mevkidir. Müzdelife'nin yakınındaki Muhassir vadisi es;
Ebrehe ordularının Ebabil kuşları tarafından hezimete uğratıldığı
mekandır. Buralardan uzak durulur.)
(138) Şeyh Nizamüddin ve heyet - El Feteva-ı Hindiyye -
Beyrut: 1400, C: 1, Sh: 228.
(139) Molla Hüsrev - Dürerû'l Hükkam fi şerhû Gureri'l Ahkam
- İst: 1307 C: 1, Sh: 226.
(140) İbn-i Hümam - Fethû'l Kadir - Beyrut: 1315 C: 2, Sh:
166.
(141) Şeyh Nizamüddin ve heyet - El Feteva-ı Hindiyye -
Beyrut: 1400, C: 1, Sh: 229.
(142) İmam-ı Merginani - El Hidaye şerhû Bidayetü'l Mübtedi
- Kahire: 1965, C: 1, Sh: 144.
(143) Şeyh Nizamüddin ve heyet - A.g.e. C: 1, Sh: 229.
(144) İmam-ı Merginani - El Hidaye şerhû Bidayetü'l Mübtedi
- Kahire: 1965, C 1, Sh: 145. Ayrıca Şeyh Nizamüddin ve heyet - El
Feteva-ı Hindiyye - Beyrut: 1400, C: 1, Sh: 230.
(145) Şeyh Nizamüddin ve heyet - A.g.e. C: 1, Sh: 230.
(146) İbn-i Hümam - Fethû'l Kadir - Beyrut: 1315, C: 2, Sh:
169.
(147) Şeyh Nizamüddin ve heyet - A.g.e. C: 1, Sh: 230.
(148) İbn-i Hümam - A.g.e. C: 2, Sh: 171-172.
(149) İmam-ı Merginani - El Hidaye şerhû Bidayetü'l Mübtedi
- Kahire: 1965, C: 1, Sh: 146.
(150) Şeyh Nizamüddin ve heyet - El Feteva-ı Hindiyye -
Beyrut: 1400, C: 1, Sh: 230-231.
(151) Şeyh Abdülgani El Meydani - El Lübab fi Şerhi'l Kitab
- Beyrut: 1400, C: 1, Sh: 190-191. Ayrıca İmam-ı Merginani - A.g.e. C: 1,
Sh: 147.
(152) Şeyh Nizamüddin ve heyet - A.g.e. C: 1, Sh: 231.
(153) İbn-i Hümam - Fethû'l Kadir - Beyrut: 1315, C: 2, Sh:
177.
(154) Şeyh Nizamüddin ve heyet - A.g.e. C: 1, Sh: 231.
(155) İmam-ı Merginani - A.g.e. C: 1, Sh: 147.
(156) Molla Hüsrev - Dürerû'l Hükkam fi şerhû Gureri'l Ahkam
- İst: 1307 C: 1, Sh: 228-229. Ayrıca Şeyh Nizamüddin ve bir heyet -
A.g.e. C: 1, Sh: 234.
(157) Allahû Teâla (cc)'nın indirdiği hükümlere mukabil
olmak ve onların yerine geçmek üzere hüküm icad eden her güç "Şeytan'ın
Hizbine (Hizbû'ş Şeytan'a) dahildir. Kur'an-ı Kerim'de: "İman edenler
Allah yolunda savaşırlar. Öyle ise (Ey Mü'minler) şeytanın dostlarına
karşı cihad edin. Şüphesiz ki şeytanın hilekârlığı zayıftır" (En Nisa
Sûresi: 76) hükmü beyan buyurulmuştur. Şeytan taşlanırken; Komünizm,
Kapitalizm, Liberalizm, Demokrasi ve bunun gibi bütün ideolojiler
taşlanır. Amelin mahiyeti budur.
(158) İbn-i Hümam - Fethû'l Kadir - Beyrut: 1315, C: 2, Sh:
174.
(159) Şeyh Nizamüddin ve heyet - El Feteva-ı Hindiyye -
Beyrut:1400, C:1, Sh:231. Ayrıca İmam-ı Merginani - El Hidaye şerhû
Bidayetü'l Mübtedi - Kahire:1965, C:1,Sh: 147, Şeyh Abdülgani El Meydani -
El Lübab fi Şerhi'l Kitab - Beyrut:1400, C:1, Sh: 191.
(160) İbn-i Hümam - A.g.e. C: 2, Sh: 178.
(161) Şeyh Nizamüddin ve heyet - A.g.e. C: 1, Sh: 231.
Ayrıca İmam-ı Merginani - A.g.e. C: 1, Sh: 148.
(162) Şeyh Nizamüddin ve heyet - A.g.e. C: 1, Sh: 231.
(163) İbn-i Hümam - A.g.e. C: 2, Sh: 178.
(164) Şeyh Abdülgani El Meydani - El Lübab fi Şerhi'l Kitab
- Beyrut: 1400, C: 1, Sh: 192. Ayrıca Molla Hüsrev - Dürerû'l Hükkam fi
şerhû Gureri'l Ahkam - İst: 1307 C: 1, Sh: 229.
(165) İmam-ı Merginani - El Hidaye şerhû Bidayetü'l Mübtedi
- Kahire: 1965, C: 1, Sh: 148-149. Ayrıca Molla Hüsrev - A.g.e. C: 1, Sh:
230.
(166) Şeyh Nizamüddin ve heyet - El Feteva-ı Hindiyye -
Beyrut: 1400, C: 1, Sh: 232.
(167) Şeyh Abdülgani El Meydani - A.g.e. C: 1, Sh: 192.
Ayrıca Molla Hüsrev - A.g.e. C: 1, Sh: 230, Şeyh Nizamüddin ve heyet -
A.g.e. C: 1, Sh: 232.
(168) Şeyh Nizamüddin ve heyet - A.g.e. C: 1, Sh: 232.
(169) İmam-ı Merginani - A.g.e. C: 1, Sh: 149. Ayrıca Şeyh
Abdülgani El Meydani - A.g.e. C: 1, Sh: 193, Molla Hüsrev - A.g.e. C: 1,
Sh: 231.
(170) Şeyh Nizamüddin ve heyet - A.g.e. C: 1, Sh: 234.
(171) Molla Hüsrev - Dürerû'l Hükkam fi şerhû Gureri'l Ahkam
- İst: 1307 C: Sh: 233-234. Ayrıca İmam-ı Merginani - El Hidaye şerhû
Bidayetü'l Mübtedi - Kahire: 1965, C: 1, Sh: 152, Şeyh Abdülgani El
Meydani - El Lübab fi Şerhi'l kitab - Beyrut: 1400 C: 1, Sh: 195.
(172) Şeyh Nizamüddin ve heyet - El Feteva-ı Hindiyye -
Beyrut: 1400, C: 1, Sh: 229. Ayrıca İmam-ı Merginani - A.g.e. C: 1, Sh:
151, Şeyh Abdülgani El Meydani - A.g.e. C: 1, Sh: 195, Molla Hüsrev -
A.g.e. C: 1, Sh: 232.
(173) İbn-i Hümam - Fethû'l Kadir - Beyrut: 1315 C: 2, Sh:
191-192.
(174) Kurban bayramından iki veya üç gün önce; uçakla
hareket eden bir mükellef Arafat'taki "Vakfe"ye rahatça yetişebilir ve
Hacc ibadetini edâ eder!.. Ancak bazı güçler; daha Ramazan Ayı gelmeden,
hacc ibadetini edâ edecek kimselere sınırlamalar getirmektedirler. Bu
"İbadet hürriyetini" ortadan kaldıran şartların dikkate alınmaması mümkün
değildir.
(175) Molla Hüsrev - Dürerû'l Hükkam fi şerhû Gureri'l Ahkam
- İst: 1307 C: 1, Sh: 234.
(176) İbn-i Abidin - Reddü'l Muhtar Ale'd Dürri'l Muhtar -
İst: 1983, C: 5, Sh: 35.
(177) İbn-i Hümam - Fethû'l Kadir - Beyrut : 1315 C: 2, Sh:
199. Ayrıca İbn-i Abidin - A.g.e. C: 5, Sh: 34, İmam-ı Merginani - El
Hidaye şerhû Bidayetü'l Mübtedi - Kahire: 1965, C: 1, Sh: 153.
(178) Şeyh Abdülgani El Meydani - El Lübab fi Şerhi'l Kitab
- Beyrut: 1400, C: 1, Sh: 196. Ayrıca İbn-i Hümam - A.g.e. C: 2, Sh:
198-199.
(179) İmam-ı Merginani - A.g.e. C: 1, Sh: 154.
(180) Şeyh Abdülgani El Meydani - A.g.e. C: 1, Sh: 197.
(181) Şeyh Nizamüddin ve heyet - El Feteva-ı Hindiyye -
Beyrut: 1400, C: 1, Sh: 238.
(182) İbn-i Abidin - Reddü'l Muhtar Ale'd Dürri'l Muhtar -
İst: 1983, C: 5, Sh: 34
(183) Şeyh Abdülgani El Meydani - El Lübab fi Şerhi'l Kitab
- Beyrut: 1400, C: 1, Sh: 198-199.
(184) Şeyh Nizamüddin ve heyet - El Feteva-ı Hindiyye -
Beyrut: 1400, C: Sh: 238.
(185) Şeyh Abdülgani El Meydani - El Lübab fi Şerhi'l Kitab
- Beyrut: 1400, C: 1, Sh: 199. Ayrıca İmam-ı Merginani - El Hidaye şerhû
Bidayetü'l Mübtedi - Kahire: 1965, C: 1, Sh: 156.
(186) Daha önce "Hac ibadeti nasıl edâ edilir" başlığı
altında "Hacc-ı İfrada niyet eden" mükellefin yapacağı amelleri izah
etmiştik. Bakınız madde: 974'den, 998'e kadar olan kısım.
(187) Şeyh Nizamüddin ve heyet - El Feteva-ı Hindiyye -
Beyrut: 1400, C: 1, Sh: 239.