İSLÂM'A   DAVET

 

 

 

 

DAR-ÜL İSLÂM NASIL KURULUR ?

 

 

   Şimdi şeran yapılması istenen ameli sınırlandırmaya ve Daru'l İslâm’ı kurmak için takip edilmesi gereken aşamalara dönüyoruz.

   Konuyu iki kısma ayırarak incelememiz yerinde olacaktır.

   Birinci kısımda Rasul (s.a.v.)'in "değiştirme"deki metodunu ele alacağız.

   Diğer kısımda da Rasul (s.a.v.)'in metodunu ortaya koyduktan sonra bu farziyeti yüklenen cemaat veya hizbin "değiştirme" ameliyesindeki metodunu tespit edeceğiz.

 

 

Rasulullah (s.a.v.) Zamanında Kültürlendirme Dönemi

 

   Muhammed (s.a.v.), Rasul olarak görevlendirilir görevlendirilmez insanları İslâm'a davet etmeye başladı. Bir kısım insanlar ona inandı, bir kısmı da onu inkar etti, ona inanmadı. İslâm’ın adı Mekke'de yayılıncaya kadar insanlarla konuşmasını sürdürdü. Rasul (s.a.v.) başlangıçta insanları evlerinde ziyaret ederek onları İslâm'a davet etti. Allahu Teâla'nın: “Ey örtüye bürünen! Kalk ve uyar.!” ayeti gereğince Mekke'de insanları İslâm’a açıktan açığa davet ediyor ve onları bu dinin esaslarına bağlı olarak kitleleştirip gizlice örgütlüyordu. Bunun içindir ki ashabı kendi kavmi ve kabileleri içinde namazlarını gizleyerek kılıyorlardı. Rasul (s.a.v.) yeni dine girenlere Kur'an öğretecek birilerini gönderiyordu. Meselâ; Hattab'ın kızı Zeynep ve eşi Sa'd'e Kur'an öğretmek için Habbab b. Eret'i gönderiyordu. Öyle ki bu çabalarla efendimiz Ömer (r.a.) Müslüman oldu. Rasul (s.a.v.) müminleri kitleleştirmek için Erkam'ın evini merkez edinmişti. Erkam'ın evini bu yeni davetin medresesi haline getirmişti. Çünkü orada onlara Kur'an okuyor onu anlayıp kavramalarına yardımcı oluyordu. Rasul (s.a.v.) çalışmasını, kendisiyle beraber olan müminleri kitleleştirmesini ve eğitmesini, Erkam b. Ebi’l Erkam'ın evinde, Allah'ın; “Emrolunduğun şeye, kafalarını çatlatırcasına davet et...” şeklinde emrinin inzaline kadar gizli tutmaya saklamaya devam etti.

   Bu işe başladığında insanlarda bu daveti kabul etmeye yatkın olanları davet ediyor, davet ettiklerinin yaşlarına, makamlarına, cinsiyetlerine ve soylarına bakmıyordu. Çoğu genç olmak üzere muhtelif çevre ve mahallelerden, erkeklerden ve kadınlardan, zengin ve fakir, kuvvetli ve zayıf olmalarına bakmaksızın kırk küsur kişiyi kendisiyle beraber Daru'l Erkam'da kitle haline getirip örgütlemişti. Bu hal dinini açığa vurmakla emrolunduğu zamana kadar devam etti.

   İşte bu sahabe topluluğu kültürlerinde İslâm kültürü ile olgunlaştılar, düşünüş biçimleri İslâmi düşünüş biçimi, nefsiyetleri de İslâmi nefsiyet oldu. Yetiştirdiği bu kitlenin tüm toplumu karşısına cephe alacak güce, kuvvete ulaştığından emin olan Allah'ın Rasulü, Allah'ın kitlesini açığa çıkarma emri geldiğinde onları açığa çıkardı.

   Aslında İslâm'a davet işi, bi'setin ilk gününden itibaren açıktan yürütülmüştür. Yani Mekke'deki insanlar Muhammed (s.a.v.)'in ashabını kitle haline getirip onları itaatı altına koyduğunu ve Müslümanların yeni dini yüklenip omuzlamak için kitleleşmelerini insanlardan gizlediklerini biliyorlardı. Onların bu bilgileri, yeni daveti hissetmelerini, nerede toplandıklarını bilmeseler de mü'minlerin varlığını duymalarını sağlamıştır. Gerçek şu ki; Rasul (s.a.v.)'in İslâm’ı açıktan açığa ilan etmesi yeni bir şey değildir. Yeni olan şey Rasul (s.a.v.)'in hazırladığı mü'minlerden müteşekkil kitlenin ortaya çıkmasıdır.

   Rasul (s.a.v.)'e Allahu Teâla'nın;

   “Emrolunduğun şeye, kafaları çatlarcasına davet et, müşriklerden yüz çevir, Allah'la birlikte başka ilahlar edinip seninle alay edenlere karşı biz sana yeteriz. Onlar yakında (işin hakikatini) bilecekler.” şeklindeki sözü indiğinde, Rasul (s.a.v.) İslâm'a daveti açığa vurdu. Böylece gizlenme döneminden ilan etme dönemine geçilmiş oldu. Daveti kabule istidadı olanlara ulaşma döneminden bütün topluma hitap etme dönemine geçildi. İman ve küfür arasında çatışma, İslâm'ın sahih fikirleri ile küfrün bozuk fikirleri arasında şiddetli sürtüşmeler başladı. İkinci merhale olan toplumla kaynaşma ve düşmanla yüz yüze gelme dönemi başladı. Bütün asırlarda tahammülü en zor şiddetli merhale budur. Bu merhalede Rasul (s.a.v.)'in evi taşlandı. Ebu Leheb'in karısı olan Ümmü Cemile, Rasul (s.a.v.)’in evinin önüne pislik attığında Rasul (s.a.v.) sadece onun attığı pislikleri yoldan uzaklaştırmakla yetiniyordu. Putlara kesilen koyun işkembesini Ebu Cehil'in, üzerine atması ancak onun davetteki ısrarını ve sabrını artırıyordu. Müslümanlar tehdit ediliyor, ceza ve cefaya maruz kalıyorlardı. Her kabile içlerinde Müslüman olanlara işkence çektirip, onları dinlerinden döndürme konusunda acımasızca davranıyorlardı. İşte Bilal! İşte Ammar! Ve onun babası ve annesi (r.a.) ve daha bir çoğu tahammül ve sabır timsali şahsiyetler...

   Kâfirler başlangıçta Rasulullah (s.a.v.)'in davetini Ruhban ve hikmetli sözler söyleyen Hukeman’ın işi gibi bir şey zannettiklerinden pek ilgilenmediler. İnsanların eninde sonunda atalarının dinlerine döneceklerini zannettikleri için Rasul (s.a.v.)'in davetine ciddi bir şekilde engel olmadılar. Allah'ın Rasulü’nün onların meclislerine uğradığında: "Abdulmuttalib'in torunu, gökten haber alıp konuşuyormuş!" deyip geçiyorlardı. Fakat Rasul (s.a.v.) onların ilahlarından söz ederek onlara çatmaya başladığında, onu düşman kabul ederek hep beraber ona karşı çıkıp onunla mücadele etme konusunda fikir birliğine vardılar.

   Onun Nübüvvet iddiasını yalanlamak onu küçük düşürmek istiyorlardı. Bunun için de alay ederek küçük düşürücü sözler sarf ederek böyle bir üslupla ondan mucize getirmesini istiyor, şöyle diyorlardı: "Muhammed'e ne oluyor ki Safa ve Merve tepelerini altına dönüştürmüyor! Veya ona gökten yazılmış bir kitap inmiyor! Neden Cibril ona yardım etmiyor! Neden ölüleri diriltmiyor! Düşmanca inatları böyle uzayıp gidiyordu. Rasul (s.a.v.) de insanları Rablerine çağırmaya devam ediyordu. Onu davetten alıkoymak için ona tabi olanlara kuru iftiraya, bühtan ve yaygaralara, eziyet ve işkencenin bütün yollarına baş vurdular. Ancak bütün bunlar Rasul (s.a.v.)'in Allah'ın ipine sımsıkı sarılıp tutunmasını artırmaktan başka bir işe yaramadı. O gittikçe daha fazla aşkla şevkle Allah'a çağırmaya davet etti.

   Rasul (s.a.v.)'e ait haberler, maruz kaldığı eziyetlere karşı gösterdiği tahammül ve davet ettiği şeyle alakalı bilgiler kabileler arasında yayıldıkça yayıldı. Yarımadada İslâm kendi adından söz ettirerek yayıldı. Gelen giden atlılar süvariler, ondan konuşup haberlerini getirip götürüyorlardı. Haram ayları dışında Müslümanların insanlarla kaynaşıp onlarla konuşma şansları yoktu. Zira Rasul (s.a.v.) de bu aylarda Kâbe'ye gelerek Arapları Allah'ın dinine davet ediyor, sevap karşılığında onları cennetle müjdeliyor, günahlarından dolayı onları cehennemle uyarıyordu.

 

 

 

Rasulullah (s.a.v.) Zamanında Kaynaşma

Dönemi

 

   Kureyş'in İslâm'a davet hadisesiyle çatışması gayet tabidir. Çünkü Rasulullah (s.a.v.) onların karşısında seferber olmuş ve kararlı bir kitle ile çıkmıştı. Ayrıca davet hadisesi bizzat Kureyş'i ve Mekke toplumunu karşısına almıştı. Onlar Allah'ı birlemeye ve yalnız O'na ibadet etmeye ve O'nun dışındaki her şeyden uzak durmaya, hayatlarını yönlendiren bozuk nizamdan vazgeçmeye davet ediyorlar ve tapındıkları ilahlarını ayıplayarak sefil ve düşük hayatlarından dolayı onları kınıyorlardı. Zira zalimce bir hayat yaşıyorlardı. Rasul (s.a.v.) haklı olarak onlara saldırırken onlar yalan ve iftiralarla karşılık veriyorlardı. Fakat yine de onları doğrudan doğruya, eğmeden, bükmeden, yumuşatmadan, karşılık beklemeden, onlara meyletmeden ve yağcılık yapmadan onları İslâm'a davet ediyordu. Bütün bu tavırları karşı karşıya kaldığı yalanlama, düşmanlık, iftira, soyutlanma v.b. onca işkencelere rağmen sergiliyordu. Her şeye rağmen o insanlara ulaşıyor ve İslâm yayılmaya başlıyordu.

   Amcası ve eşinin vefat hadiseleri vukuu bulup Kureyş'in baskıları artınca, kuvvet, yardım ve güç elde etmek için Taif'e gitti. Onlardan Müslüman olup ellerindeki güçlerini İslâm adına kullanmalarını istedi. Fakat çok kötü bir şekilde onu reddettiler. Hatta o gün Mutim b. Adiyy'in verdiği emanla ancak Mekke’ye girebildi. Kureyş'in ona yönelik baskıları arttıkça artıyor, ona gittikçe daha çok kötülük yapıyorlardı. İnsanların onu dinlemelerine engel oluyorlardı. Fakat bütün bu engellemeler onu davetinden alıkoymadı. Haram aylarda kabilelere İslâm'ı anlatmak için var gücüyle kendini davete vermişti. Onları İslâm'a çağırıyor, kendisinin Allah tarafından gönderilmiş Nebî olduğunu söylüyor ve kendisini tasdik etmelerini onlardan istiyordu. Amcası Ebu Leheb de onun peşinden dolaşıp onu yalanlıyor, insanları onu dinlememeleri hususunda uyarıyor, onları etkileyip insanların ondan uzaklaşmasını sağlıyordu. Kinde, Kelb, Beni Huneyfe, Beni Amr b. Sa'saa kabilelerinin çadırlarına giderek onları davet etti. Fakat onu dinleyen olmadı. Hatta bazıları onu çok çirkin bir şekilde reddediyordu. Rasul (s.a.v.)'e yardım eden her kabilenin Kureyş'in düşmanlığını, karşı olanın ise dostluğunu kazanacağını gören kabileleri Allah'ın Rasulü’nden daha fazla yüz çevirmeye başladılar. Kabilelerin ondan yüz çevirmesi, teker teker bütün insanlar üzerinde etkili olmuştu. Neticede Rasul (s.a.v.)'in yalnızlığı artmış, daveti de Mekke'deki zor günlerini yaşıyordu. Küfür ve inat Mekke toplumunu adeta dondurmuştu. Sahabeye yapılan eziyetler daha da şiddetlenince Abdurrahman b. Avf, bazı sahabelerle Rasul (s.a.v.)'e gelerek silah kullanmak için izin istedi ve şöyle dedi: 

   "Ey Allah'ın peygamberi, biz müşrik iken kuvvetli idik, Müslüman olduk güçsüz düştük." Bunun üzerine Rasul (s.a.v.) onları silah kullanmaktan men ederek şöyle dedi:

   “Ben affetmekle emrolundum, kavmimi öldürmekle değil.”

   İşte Rasul (s.a.v.) birbirini takip eden iki dönemi Mekke'de böyle geçirmişti.

  -- Eğitim ve kültürlendirme, fikrî ve ruhi olarak hazırlama dönemi. Bu dönem fikrin mefhumlaştığı, şahsiyetlerde etkin bir hal aldığı ve onun etrafında kitleleşmenin gerçekleştiği dönemdir.

  -- Daveti yayma ve düşmanla yüz yüze gelme dönemi. Bu dönem, fikirlerin, onu toplumda müdafaa edebilecek bir güce aktarılması dönemidir. Zira bu sayede onun hayat mücadelesinde tatbik edilmesi, toplulukların ona iman etmesi, onu anlamaları, onu yüklenmeleri ve onu tatbik etme yolunda düşmanla yüz yüze gelmesi söz konusu olabilecektir.

   İlk dönem, insanların İslâm'a davet edilmesi, fikirleriyle kültürlenmesi, hükümlerini öğrenmesi ve gücü yetenin İslâm akidesi esasına binaen kitleleşmesi dönemidir. Bu dönem gizli kitleleşme dönemidir. Zira Rasul (s.a.v.), İslâmi fikirlerle kültürlendirmesi için dine yeni girenleri Daru'l Erkam'da topluyor, onları kitleleştirip onların imanlarını artırarak aralarındaki bağı gittikçe artırıyordu. Üstlendikleri davanın önemini gün geçtikçe daha da iyi kavrıyorlar ve uğrunda hayatlarını feda etmeye hazır hale geliyorlardı. Bu dava onların sinelerine öylesine ekilmişti ki İslâm, damarlarında dolaşan kan haline gelmişti. Kendileri de adeta yürüyen İslâm haline geldiler. Bunun içindir ki onlar kendilerini ne kadar gizleseler, kitleleşmeleri ne kadar gizli olsa ve kitlelerini gizlemeye ne kadar hırs gösterseler de daveti nefislerinde hapsedemiyorlardı. Güvendiklerine ve daveti kabul etme yeteneği olan yakınlık duydukları kimselere daveti anlatmaya başladılar. Böylece insanlar onların mevcudiyetlerini ve davetlerini fark ettiler. Davet başlangıç noktasından çıkıp bütün insanlara muhatap olma imkanına kavuştu. Böylece ilk dönem son buldu. Bu dönem gizli kitleleşme ve kültürlenme dönemi idi.

   Sonra, insanlara İslâm’ı anlattıkları, onu kabul edip bağrına bastıkları, onu hayatlarının bir parçası durumuna getirdikleri ya da onu reddedip ona karşı fikirleriyle mücadele verdikleri, onunla çatıştıkları, karşılıklı etkileşme ve yüz yüze gelme dönemi olan başka bir dönem başladı. Bu çatışma, küfrü ve fesadı hezimete uğratan, imana ve salaha güç ve kuvvet kazandıran bir durumu meydana getirerek sahih fikrin zaferiyle sonuçlandı. İşte etkileşim böyle oldu. Bu etkileşim döneminde iman ile küfür, Müslüman ile kâfir yüz yüze geldiler. Bu karşı karşıya geliş, Rasul (s.a.v.)'in İslâm’a daveti güpegündüz açıktan açığa, gayet kararlı bir şekilde açık ve net olarak ortaya koymasıyla başlamıştır. Tevhide davet eden, şirk ve putperestlik fikirlerine hücum eden, akletmeden atalarını taklit etmelerini kınayan ve yerin dibine geçiren, ölçüde ve tartıda hile yapan, bozuk alış-veriş ve sosyal münasebetlerine hücum eden ayetler inmeye başladı. Rasul (s.a.v.) de insanlarla gruplar halinde konuşarak onları Müslüman olmaları ve onu kuvvetlendirmelerini talep ediyordu. Bu yüzden Kureyş ve Rasul (s.a.v.) arasında düşmanlık gittikçe arttı. Davet, evlerde, mahallelerde ve Daru'l Erkam'da yapılan halkalardan yerleşik toplu kültürleşmeye, kendilerine yakınlık duyulan kimselere davetin götürülmesinden tüm insanlara götürüldüğü bir döneme geçildi. Tüm topluma yönelik davet ve kültürlüleştirme Kureyş'i etkiledi. Öyle ki onların yaklaşmakta olan bir tehlikeyi hissedip İslâm'a olan kinleri daha da arttı. Muhammed (s.a.v.)'e ve davetinin kökünü kazıyamasalar da onu engelleyecek ciddi adımlar atmaya başladılar. Ancak artık bizzat davayı yüklenen etkin bir cemaat vardı. Bütün insanlar İslâm'ın söylemini duymuş, Allah'ın dinine olan davet, bütün Mekke ahalisi arasında yayılmıştı. Erkek olsun kadın olsun insanlar İslâm'a girdiler. Toplumsal davet, onu en geniş bir ufka taşıyordu. Bu davayı taşıyanlar bu uğurda çeşit çeşit eza ve cefaya maruz kalsalar da davalarından vazgeçmiyorlardı. Rasul (s.a.v.)'in Mekke'ye çöken karanlığa, kasvete ve zulme saldırması, küfür fikirlerinin ve amellerinin iç yüzünü ortaya koyması, Kureyş liderlerinin gönlünde tutuşan ateşi körüklüyordu. Doğrusu bu merhale Rasul (s.a.v.) ve ashabı için en zor merhale oldu.

   Unutmayalım ki, kültürlenme döneminden etkileşim dönemine geçiş süreci maharet, sabır ve çok dikkat isteyen bir süreçtir. Zira etkileşim dönemi dönemlerin en zor olanıdır. Kaldı ki bu, doğabilecek sonuçları ve durumları hesaba katmayacak bir mazeret, cesaret ve sabrı gerektirir. Öyle ki müslümanlar dinlerine ne kadar bağlı oldukları konusunda bir imtihana tabi tutulmuşlardır. Böyle bir dönemde iman ve onu taşıma gücü ve nefislerde olanın gerçek yüzü ortaya çıkar.

   İşte Rasul (s.a.v.) ve ashabı eza, zulüm ve haksızlıklara böyle göğüs gerdiler. Onlardan bazıları dini için çıkıp Habeşistan'a hicret ettiler. Bazıları işkence altında can verdi, bazıları da tahammül etti dayandı. Mekke toplumunun değişmesi için bu durum bir müddet devam etti. Fakat eziyet ve işkencenin şiddeti bununla kalmadı. Araplardan çoğu başlangıçtaki durumda donuklaşıp imana gelme konusunda bir adım bile ilerlemiyorlardı. Çünkü onlar Kureyş'i kızdırmamaya dikkat ediyorlardı. Çalışmalar İslâm’ı tatbik dönemi olan üçüncü döneme geçiş için devam ediyordu. Bu da muhtemelen Mekke dışında olacaktı. Zira Rasul (s.a.v.) Allah'tan inen dini insanlara açıklamak için yardım ve kuvvet talep etmek için yolculuklara çıkıyordu.

 

 

Rasulullah (s.a.v.) İslâm’ı Kabilelere Arzediyor

 

   Bilindiği gibi Rasul (s.a.v.)in amcası Ebu Talib ve eşi Hatice (r.a.), aynı yılda öldüler. İkisinin ölümü Rasul (s.a.v.)'e yönelik baskıları artırdı. Amcasının ölümünden önce yapmadıkları eziyetleri yapmaya imkan buldular. Onun başına toprak serpecek kadar ileri gittiler. Zira Rasul (s.a.v.) şöyle demiştir:

   “Ebu Talib’in ölümüne kadar Kureyş beni kızdıracak bir şey yapmadı.”

   Ebu talib ölünce Rasul (s.a.v.) kavmine karşı yardım ve kuvvet elde etmek için Taif'e gitti. Sakif kabilesinin reisleri ve eşrafları ile görüşmek, kavminden muhalif olanlara karşı İslâm’ı ikame etme hususunda kendisine yardım etmeleri isteğinde bulunmak üzere getirdiği dini onlara arz etti. Rasul (s.a.v.) Taif'e gelişini gizlemelerini istemesine rağmen onun davetini geri çevirip kavmine de gelişini ve niyetini haber verdiler. Bunun içindir ki ancak Mut'im b. Adiyy'in emanıyla Mekke'ye girebildi.

   Bundan böyle Rasul (s.a.v.) Mekke'ye gelen kabilelerin konakladıkları yerlere gelerek onlara:

   “Ey filan oğulları, ben Allah'ın size gönderdiği elçiyim. Yalnız Allah'a ibadet etmenizi, O'na hiç bir şeyi ortak koşmamanızı, Allah'ın dışında O'na eş değerler kıldığınız bütün bu taptıklarınızdan uzaklaşmanızı, bana inanmanızı, beni doğrulamanızı, Allah'ın beni kendisi için gönderdiği şeyi size açıklamam için bana yardım etmenizi emrediyorum” deyip duruyordu. Amcası Ebu Leheb arkasından dolaşıp onu reddedip yalanlıyordu. Kimse Rasul (s.a.v.)'in davetini kabul etmiyor, şöyle diyorlardı: "Kavmin sana uymayacak kadar seni tanıyor." Ona karşılık veriyor, onunla mücadele ediyorlardı. O da onlara şöyle diyerek Allah'a davet ediyordu:

   “Ey Allahım, istersen durumun böyle olmamasını sağlayabilirsin.”

   İbni Hişam'ın Siretinde bu konu ile ilgili şöyle denilmektedir: "Ez-Zühri anlatıyor: Rasul (s.a.v.) Kinde kabilesinin konakladıkları yerlere gelerek kendini onlara takdim etti, geri çevirdiler. Kelb kabilesine geldi, onlar da kendilerine arz olunanı kabul etmediler. Beni Huneyfe'ye gelerek onlardan yardım, güç ve kuvvet talep etti. Araplardan onlar kadar çirkin bir tarzda daveti reddeden olmamıştı. Amr b. Sa'sa oğullarına gelerek onları Allah'a çağırdı kendini onlara takdim etti. Beyhâre b. Firas denilen bir adam ona şöyle dedi: "Vallahi şu Kureyş gencine sahip olsam, bütün Araplara hakim olurum." Ardından Rasulullaha yönelerek, "Sana işin için yardım etsek ve Allah da seni muhaliflerine üstün kılsa senden sonra yönetim elimize geçer mi?! Ne dersin?!” dedi. Bunun üzerine Rasul (s.a.v.); “Hüküm Allah'ın, onu dilediğine verir.” diyerek karşılık verince, Beyhare; “Senden sonra yönetim bize geçmeyecekse neden senin için boyunlarımızı Arapların kılıçlarına hedef yapalım. Senin işinden bize ne?” dedi.”

   Tıpkı bunun gibi, Rasul (s.a.v.) haram aylarında insanlar bir araya geldiklerinde kabilelere gidip onları Allah'a ve İslâm'a davet ediyordu. Peygamberliğini, getirdiği hidayeti ve rahmeti onlara arz ediyordu. Araplardan kendisine geldiğini duyduğu hiç kimse yoktur ki Rasul (s.a.v.) onu karşılamasın, onu Allah'a davet etmesin ve kendisine ineni ona takdim etmesin, sunmasın.

   Rasul (s.a.v.)'in gittiği ve onları İslâm'a davet ettiği ve kendini onlara arz ettiği ancak kendisini reddeden kebilelerin isimleri şunlardır: 1-Beni Amr b. Sa'sa, 2-Muharrib b. Hasfe, 3-Fezara, 4-Ğassan, 5-Mürre, 6-Huneyfe, 7-Süleym, 8-Abes, 9-Beni Nadra, 10-Beni Bükea, 11-Kinde, 12-Kelb, 13-El-Haris b. Ka'b, 14-Uzre, 15-El-Hudareme. Bu isimler, İbni Sa'd'ın Tabakatına göredir.

 

 

Medine Halkının Daveti Kabul Etmesi

 

   Rasul (s.a.v.) her yıl Mecenne, Ukaz, Mina panayırlarında kabilelere giderek, kendisini onlara takdim ve onları Allah'a davet edip, Allah'ın risaletinin amacına ulaşmasını, icabet edenlerin cennete girmesini sağlamak için daveti ikame etmeye devam edip durdu. Ne var ki Araplardan hiç bir kabile buna icabet etmediği gibi ona eza ve cefa edip kötü sözler sarf ettiler. Ta ki Allah vadini yerine getirmek için dinine yardım edip nebisine zafer verene ve onu Ensar'dan saçlarını tıraş etmiş bir gruba yönlendirene kadar. Rasul (s.a.v.) onların arasına oturdu, onları Allah'a davet etti ve onlara Kur'an okudu. Onlar da Allah ve Rasulü'ne olumlu cevap verdiler. Koşuşup, iman edip onu tasdik ettiler.

   Bilahare Medine'ye geri döndüler ve kavimlerini İslâm'a davet ettiler ve bir kısmı müslüman oldu.

   Ertesi yıl ziyaret ve ticaret mevsimi gelip çattığında Evs ve Hazreç kabilelerinden Müslüman olanların sayısı on ikiye ulaşmış olduğu halde Akabe'de Rasul (s.a.v.)'le görüştüler. Bu Birinci Akabe Biatıdır ki buna "Bey'atü'n Nisa" adı verilmiştir. Onların talebi üzerine Rasul (s.a.v.) Mus'ab b. Umeyr'i onlarla birlikte gönderdi. Onlara Kur'an'ı okumasını İslâm'ı öğretmesini ve dinde anlayış sahibi kimseler haline getirmesini emretti. Mus'ab (r.a.) Kur'an okuyucusu manasında "Okuyucu" diye anılmıştır. Onun evi Es'ad b. Zürare'nin eviydi. Sonra Üseyd b. Hudayr ve Sa'd b. Muaz ile konuştu ve her ikisi de iman ettiler. Onlar kavimlerinin reisi idiler. Sa'd b. Muaz Müslüman olunca kavmine şöyle dedi: “Beni nasıl bilirsiniz? Sizi nasıl yönetiyorum?” Kavmi dedi ki: “En doğru görüşlü olanımız ve en temiz olanımızsın.” Bunun üzerine Muaz (r.a.) onlara şöyle dedi: “Sizden erkek olsun kadın olsun, akşama kadar Allah ve Rasulü'ne iman etmeyen ile konuşmayı kendimi haram kılıyorum.” Akşama kadar herkes Abdü'l Eşhel (r.a.)'ın evine gelerek Müslüman oldu.

 

 

Akabe Biatı

 

   Ardından Mus'ab Mekke'ye döndü. Zira Ensar'dan bir grup, hac mevsimi geldiğinde müşrik olan kavimleriyle birlikte yola çıkıp teşrik günlerinin ortalarında Rasul (s.a.v.) ile Akabe'de görüşmeyi kararlaştırdılar. İkisi kadın olmak üzere yetmiş üç kişi oldukları halde Rasul (s.a.v.) onlarla bir araya geldi. Beraberinde yalnızca amcası Abbas vardı. Esad b. Zürare ilk söz hakkının Rasul (s.a.v.)'in amcası Abbas'ın olduğunu belirtti. Bunun üzerine şöyle dedi: "Ey Hazreç topluluğu! Herhalde siz Muhammed'i neden buraya çağırdığınızı biliyorsunuz. Şüphe yok ki Muhammed, aşireti içinde en izzet ve şerefli olanıdır. Vallahi ona bir zarar gelirse, bizden ona inanan inandığı için, ona inanmayan da kendi şerefi için muhakkak ona yardım edecektir. Kaldı sizden başka diğer insanlar onu reddettiler. Eğer siz kuvvet ve mücadele ehli, harp etmeyi bilen, Arapları yek vücud olarak karşısına almaktan korkmayan bir kavim iseniz bir diyeceğim yok. Kararınızı gözden geçirin, aranızda tartışın. Sonra dağılıp gitmeyesiniz! Zira sözün en iyisi doğru olanıdır."

   Bunun üzerine Medine'liler şöyle dediler: "Dediğini duyduk! Ey Allah'ın Rasulü! Kendin ve Rabbın için dilediğini bizden iste.”

   Rasulullah (s.a.v.) söz aldı, Kur'an okudu, Allah'a dua etti, İslâm'ın yüceliğinden bahsetti. Yalnızca Allah'a ibadet edip, O'na hiç bir şeyi ortak koşmamayı şart koştu. Sonra şöyle buyurdu:

   “Çocuklarınızı ve kadınlarınızı nasıl koruyorsanız beni öyle korumak üzere bana biat ediyor musunuz?” Berae b. Ma'rur onun elini tutarak şöyle dedi: “Seni hak üzere Nebî olarak gönderene and olsun ki çoluk çocuğumuzu koruduğumuz gibi seni koruyacağız. Evet sana biat ettik. Ey Allah'ın Rasulü! Allah'a yemin olsun ki biz savaşla büyümüş, zırh ve silahla çokça haşır neşir olmuş bir kavimiz ki bu özellik bize büyüklerimizden kaldı. Onlara da büyüklerinden kalmıştı.”

   Bu arada Ebu Heysem b. et-Tayhan ve Berae söz aldılar. Berae şöyle dedi: “Ey Allah'ın Rasulü, bizimle bir takım insanlar arasında -yani Yahudiler- buğz ve öfke var. Biz onlardan çok adam asıp kestik. Şu anda biz sana yardım etsek ve Allah da sana yardım edip sana zafer verse bizi düşmanlarımızla baş başa bırakıp kavmine döner misin?! Ne dersin böyle bir şey olmasını umuyor musun?” Bunun üzerine Rasul (s.a.v.) tebessüm etti, sonra şöyle dedi:

   “Hayır! Bilakis kana kan! Talana talan!! Ben sizdenim siz de benden, sizinle savaşanla savaşır, sizinle iyi geçinenle iyi geçinirim.”

   Sonra Abbas (r.a.)'a dönerek: "Mallarımız talan olsa, büyüklerimiz öldürülse de biz ona biat ediyoruz" dediler. Ardından Berae şöyle seslendi: "Ey Allah'ın Rasulü elini uzat." Sonra yetmiş küsur kişi Rasul (s.a.v.)'in elini sıkarak ona biat ettiler. Topluluk biat edip tamamlanınca, şeytan Akabe'nin yükseklerinde duyulan en yüksek sesiyle şöyle bağırdı: "Ey uyuşuk ahali! Muhammed'den ve dinini terk eden bir grup adamdan haberiniz var mı?! Onlar sizinle savaşmak üzere birleştiler." Rasul (s.a.v.) onlara dedi ki:

   “İsa (a.s.)'ın Havarilerinin kefil oldukları gibi siz de kavmine kefil olmak üzere içinizden on iki kişiyi temsilci seçiniz. Ben de kavmime kefilim.” Hemen on iki tane kefil gösterdiler. Böylece yüksek iman atmosferinde biat tamamlandı. Hatta Abbas b. Ubade Rasul (s.a.v.)’e şöyle demişti: “Seni hak ile gönderene and olsun ki eğer istiyorsan hemen yarın Mina’da bulunanlara kılıçlarımızla saldıralım." Rasul (s.a.v.): “Henüz bununla emrolunmadık. Şimdilik kafilenize geri dönün.” dedi.

   Ziyaret mevsimi sona erip biat eden topluluk Mekke'den ayrılıp biat haberi Mekkelilere ulaştığında çıldırdılar. Bu konuda İbni Sa'd Tabakat'ında Urve'den, o da Hz. Aişe'den (r.anha) rivayetle şöyle demektedir: "Yetmiş kişi Rasul (s.a.v.)'e biat ettiğinde şüphesiz onu sevindirmişti. Zira Allah savaş ehli, saygın ve cesur bir kavmi ona yardımcı kılmıştı. Ne var ki müslümanlara yapılan eziyetler daha da artmaya başladı. Rasul (s.a.v.)'in ashabı eziyetleri şikayet edip hicret için izin istediler. Ardından Rasul (s.a.v.) hicret edilecek yurtlarının Yesrib (Medine) olduğunu onlara haber verdi. Artık dileyen çıkıp oraya hicret ediyordu. Rasul (s.a.v.) şöyle demişti:

   “Rüyamda Mekke'den hurma bahçelerinin bulunduğu bir yere hicret ettiğimi gördüm. İlkin oranın Yemame veya Hecer olduğunu düşündüm. Meğer orası Yesribmiş.”

   Şüphesiz Rasul (s.a.v.)’in kabilelerden nusret talep etme girişimleri, Birinci ve İkinci Akabe Biatı, bu dine yardım edecek güçlü ve kuvvetli bir oluşumu meydana getirmek içindi. İş sadece İslâm'a davet, yapılan işkence ve eziyetlere tahammül etmekten ibaret değildi. Bilakis Müslümanların kendilerini müdafaa için bir kuvvetin bulunması da işin bir parçasıydı. Ayrıca uzakmış gibi görünse de İslâm'ı toplum hayatında tatbik edecek ve İslâm’ı tüm insanlık alemine taşıyacak olan İslâm Devleti'nin kurulmasını sağlayacak olan ilk çekirdek güç ve köşe taşını oluşturmaya sebep olacak bir nusret gerekliydi. Öyle bir güç ve kuvvet lazımdı ki, İslâm’ı koruyacak ve Allah yolunda önüne çıkacak her engeli aşarak onu yayacak. İşte bu minval üzere malı, vatanı, eşi, akrabayı terk etme pahasına hicret hadisesi vukuu buldu. Medine'ye hicret, Habeşistan’a hicretten tamamen farklı bir yapıya sahipti.

   Habeşistan’a hicret, dinlerinden dolayı maruz kaldıkları baskılardan ve başlarına bir musibetin gelmesinden korkarak ferdi bir çıkış niteliğindeydi. Allah, Habeşistan'a hicreti Mekke'de işkence gören müslümanlara bir rahatlama ve bir hava değişimi kılmıştı. Uzun süre orada kalacak durumda değillerdi. Bilakis daveti yeniden daha canlı ve zinde bir şekilde yüklenmek için kendilerini orada bir süre hazırladılar. Muhacirlerin gittikleri ülkedeki nizamlara rağmen attıkları hiç bir adım yoktur ki asıl yerdeki yönetimin değişmesine katkısı bulunmasın. Ta ki bu sayede daveti daha iyi yüklenebilsinler.

 

Medine'ye Hicret

 

   Medine'ye hicretle, bir yapının yani İslâm Devleti'nin kurulmasından sonra davet ameliyesi, sözlü anlatım, sabır ve tahammül evresinden, infaz devresine geçiş tamamlanmıştır. Hicret, Daru'l küfürden Rasul (s.a.v.)'in Medine'de kurduğu Daru'l İslâm’a intikal hareketidir. Zira orada İslâm, bir devlet halinde İslâm'la hükmetme, onu pratikte ortaya koyarak ona davet etme, kötülük ve taşkınlıklara karşı maddi kuvvetle onu himaye etme işlemi ile tamamıyla bambaşka bir şekilde yüklenilecekti.

   Rasul (s.a.v.) Medine'ye ulaştığında büyük bir topluluk onu karşıladı. Yaptığı ilk iş, mescidin temelini atmak oldu. Zira mescit hem bir namazgah hem de istişare, Müslümanların işlerini yönetme ve aralarında hükmetme yeri idi. Medine'de savaş hazırlıkları atmosferi başlatıldı. Bir seriye teşekkül ettirilip komutanı tayin edilerek Medine dışına gönderildi. Ayrıca Yahudilerle bir anlaşma imzalandı. Kısaca söylemek gerekirse, Rasul (s.a.v.) Medine'de bir devlet başkanı gibi davranıp hükmetmeye başladı.

   İşte bütün bu anlatılanlar Rasul (s.a.v.)'in Daru'l İslâm’ı kurana kadar yaptıkları işler idi. Öyle ise Rasul (s.a.v.)'in yaptıklarından yola çıktığımızda bize düşen nedir?

   Gerçek şu ki; biz Rasul (s.a.v.)'in hal tarzıyla mukayyetiz. Onun gidişatını, izini takip etmemiz şer’i bir vecibedir. İslâm Devleti'ni kurmak için çalışmak farz olunca, Rasul (s.a.v.)'in izlediği metodu takip etmek de farz olacaktır. Zira onun herhangi bir hükmü açıklayıcı fiilleri, açıklanan meselenin uyulmasını zaruri kılar. Bir vacibin eda keyfiyetini gösteren fiilleri aynen takip etmek de vaciptir. Allahu Teâla şöyle buyurmaktadır: “De ki; İşte benim yolum! Ben ve bana tabi olanlar bir basiret üzere (sizi) Allah'a davet ediyoruz.”

   Binaenaleyh bize düşen İslâm'a davet yolundaki çalışmamızı Rasul (s.a.v.)'in yaptığı gibi iki döneme veya merhaleye taksim etmektir.

  - Kültürlendirme ve yapılanma merhalesi,

  - Mücadele ve yüz yüze gelme merhalesi.

   Rasul (s.a.v.) birinci merhalede ne yapmışsa bizim de onu yapmamız gerekmektedir. Bunun için önce daveti kabul edip onun zorluklarını yüklenmeyi kabul eden kişilere yerleşik İslâm kültürünün verilmesi ve onlarda seçkin bir İslâmi şahsiyetin oluşturulması hedeflenir. İslâmi şahsiyet ise aydın bir İslâmi düşünüş biçiminin ve seçkin İslâmi nefsiyetin oluşturulmasıyla gerçekleşir. Bunları yapabilmek için ise yerleşik halka davet çalışması yapılır. Tıpkı Rasul (s.a.v.)'in kendisinde hayır umduğu kimseleri, toplumdaki mevkisine ve yaşına, cinsiyetine ve soyuna bakmaksızın davet edip onları kitleleştirmesi gibi. Kitlede şu özellikler tahakkuk edene kadar bunu yapmaya devam edilir.

  - İçerisinde bulundukları bozuk ortama direnebilecek bir seviyeye gelinceye, nefsiyetleri ve düşünüş biçimleri İslâm oluncaya kadar İslâmi kültürde olgunlaşmak.

  - Daveti kendi nefislerinde hapsetmeye takat getiremedikleri bir hale gelmeleri. Böylece kendilerinden hayır umdukları ve yakın gördükleri kimselerden başlamak suretiyle çemberi gün be gün genişleterek benimsedikleri İslâm kültürünü başkalarına götürme arzu ve isteğinde olurlar.

  - Böylece insanlar onların davetlerini, varlıklarını ve toplantılarını hissedecek bir duruma gelene kadar.

   Rasul (s.a.v.)'in davetinin ilk aşamasında bulunan bu üç özellik bizde de var olunca ikinci döneme geçiş yapabiliriz.

   İşte bu merhalede bizim Rasul (s.a.v.)'in yaptığı gibi daveti açıktan açığa yapıp onu mevcut olan topluma beyan edip, toplumun fikirleriyle, adetleriyle, nizamlarıyla çarpışarak, hatalarını ve bozukluklarını ortaya çıkarıp göstererek buna karşı İslâm'ın fikirleri, mefhumları ve nizamlarının üstünlüğünü gün gibi ümmetin anlayışına sunmamız gerekmektedir. Rasul (s.a.v.)'in yaptığı gibi eğmeden, bükmeden, kısmadan ve yamultup yumultmadan, yağcılık yapmadan, örfleri, gelenekleri, dinleri, yöneticileri ve ideolojileri hesaba katmadan bütün cesaret ve kuvvetlerimizle apaçık bir şekilde İslâm'a davet etmemiz lazımdır. İnsanların olumlu veya olumsuz karşılamalarına, geleneklerine göre hareket edip etmediklerine, daveti kabul edip etmediklerine bakmadan yalnızca İslâm düşüncesinin mutlak egemenliğini dikkate alarak daveti taşımamız lazımdır. Bilakis İslâm’ın esaslarına tutunup başkalarını o istikamette değiştirene kadar ısrar ve sabır içinde olmalıyız. Bu davetimize karşı mevcut otoriteyi elinde tutanların yapacakları engellemeler -Rasul (s.a.v.) zamanında onu engelledikleri gibi- bizim siyasi olarak onlarla yüz yüze mücadele etmemizi gerektirir. Bu da tıpkı Rasul’ün yaptığı gibi onların ayıplarını, yönetimlerinin iç yüzünü yöneticilikteki beceriksizliklerini ortaya çıkarmak suretiyle olur. İşte Kur'an'dan buna bir örnek. Haşim oğulları arasında şerefli bir konumunun olmasına rağmen bakın Kur'an, Ebu Leheb'in adını zikrederek nasıl saldırıyor:

   “Ebu Leheb'in iki eli kurusun! Kurudu da! Onun malı ve kazancı ona bir fayda vermedi. Alevli bir ateşe atılacaktır.” Kur'an böyle bir taarruzu ve tehdidi Mahzum oğullarının efendisi, Velid b. Muğire'ye de yapmıştır. Allahu Teâla şöyle buyurmaktadır:

   “Tek olarak yaratıp kendisine geniş servet ve gözü önünde duran oğullar verdiğim kendisi için (nimetleri) ayakları altına serdiğim kimseyi bana bırak.”

   “Ben onu Sekara (cehenneme) sokacağım.”

   “...Bütün bunlardan sonra bir de soysuzlukla damgalanmış.”

   Ayrıca Ebu Cehil hakkında ayette şu ifadeler yer almaktadır:

   “Hayır! Eğer (yaptığına) son vermezse derhal alnından yakalar cehenneme atarız. Çünkü o yalancı günahkar bir alındır.”

   Demek ki daveti yüklenmemiz, Rasul (s.a.v.)'in başkalarının hidayeti için gösterdiği hırs ve iştiyakı göstermemizi gerektirmektedir. Nasıl Rasul (s.a.v.) bu merhalede onların akidesi ve gayesi olması için İslâm akidesini onlara hırsla anlatıyorduysa bizim de bu daveti, onların dünya ve Ahiret saadetleri için yüklendiğimize kanaat getirmelerini istiyoruz.

   Bu şekildeki bir amansız mücadele Rasul (s.a.v.) döneminde olduğu gibi beraberinde reddedilmeyi, engellemeyi, yalanlanmayı, düşmanlığı, iftiraları, ilişkileri koparmayı getirebilir. Bütün bunlar bugün de olacaktır.

   Sahabe (r.a.)'ın silaha başvurma ihtiyacını duyup Rasul (s.a.v.)'e gelerek bu konuda talepte bulunmaları ve Rasul (s.a.v.)'in; ِBen affetmekle emrolundum, kavimle savaşmakla değil diyerek onları engellemeleri bizim de yönetimi elde etmek için nusret talebinde bulunmadan silaha başvurmamamız gerektiğini göstermektedir.

   Rasul (s.a.v.)'in daveti üçüncü döneme taşıması için -ki bu dönem İslâm’ı metoduyla hakim kılma imkanını elde etme dönemidir- nusret (yardım) talep etmesi gibi bizim de metoduna uygun olarak İslâm’ı hakim kılıp onu ikame etme imkanına kavuşmak için nusret talep etmemiz gerekmektedir. Zira Rasul (s.a.v.)'in fiillerinde bunu apaçık görmekteyiz.

 

 

Nusret Talep Etmek

 

   Metot hükümlerinden çok önemli olan bir hüküm olan "nusret talep etmek" hadisesinin üzerinde biraz durmamız gerekmektedir. Bu konuya biraz değinip bize gerekli olanı kısaca ele almak istiyoruz. Özellikle İslâm Devleti'ni kurmaya çalışan kimsenin "nusret talep etme" meselesini küçümsemesi düşünülemez. Adeta ölçüsü olmayan bir ayrıntı veya kendisiyle amel edilmeyecek derecede senedi zayıf bir haber olarak ele alamaz. Buna rağmen ne yazık ki bir takım insanlar hadlerini aşıp rahatlıkla bu mevzudaki ahkâma ve bu ahkâmla amel edenlere saldırıyorlar. Kaldı ki Rasul (s.a.v.)'in sireti, dikkate alınmayacak ufak ihtilaflar dışında tümüyle bunun vakıasını göstermektedir. Diğer taraftan siyer kitapları günümüz cemaatlarından hiç birine güven vermemektedir. Siyer kitaplarında ve bizzat Kur'an'da;  "bağrına bastılar" ve  "yardım ettiler" ifadesi geçtiği halde ve Kur'an onları övmek maksadıyla ve onları en belirgin özellikleriyle, vasıflarıyla vasıflandırıp isimlendirerek onlara "Ensar" adını vermiş olması göz ardı edilebilmektedir.

   Gerçek şu ki; Rasul (s.a.v.)'in siretine bakan kimse onun kuvvet sahibi önderlerden nusret talep ettiğini görür. Kaldı ki o bu talebinde defalarca çok çirkin bir şekilde geri çevrildiği halde ısrarla nusret talep etmeye devam etmiş, aralıksız bunu tekrarlamıştır. İbni Sa'd Tabakatı'nda Rasul (s.a.v.)'in yardım talep ettiği on beş kabile ve aşiret ismini vermektedir. Bu denli ısrar, eğer bir şeye delalet ediyorsa o da apaçık bir şekilde "nusret talep etme"nin bilfiil Allah'ın Rasulü'ne bir emir olduğudur. "Nusret talep etme" işine olumlu cevap verenleri "Ensar" diye isimlendirmesi bunun bir başka delilidir. Ayrıca Kur'an'ın birden fazla yerde onlardan övgüyle söz etmesi ve Allah'ın onları bağışladığının ifade edilmesini de buna ekleyebiliriz. Onların derecesi muhacirlerden hemen sonra olduğu sabit olmuştur.

   Diğer taraftan "nusret taleb"i tanımını içeren lafızlar "taleb"in şer’i bir hüküm olduğuna delalet etmektedir. Nitekim Rasul (s.a.v.) şöyle demiştir:

   “Ey falan oğulları, ben Allah'ın size gönderdiği Rasuluyüm. Ben yalnız Allah'a ibadet etmenizi ve hiç bir şeyi O'na ortak koşmamanızı emrediyorum. Bana iman etmenizi ve beni tasdik etmenizi, ayrıca Allah'ın beni kendisi için gönderdiği şeyi açıklayıp ortaya koyana kadar bana yardım etmenizi sizden istiyorum.” Görüldüğü gibi bu talep Allah ve Rasulü'nün bir emri durumundadır. Emir de şer’i hükümdür. Bir şer’i hükmü icra ve infaz için uygun bir uslüb ittihaz edinilmiştir. Haddi zatında soyut bir uslüptan ibaret değildir.

   Ayrıca Rasul (s.a.v.) ile kendisinden nusret talep edilen kesimler arasında meydana gelen münakaşalar, İkinci Akabe Biatında Rasulullah (s.a.v.) ile Ensar arasında geçen konuşma, Rasulullah (s.a.v.)'in dinin ikamesi, dini koruyacak ve uygulayacak olan varlığın oluşturulması hususunda çok fazla ısrarlı olduğunu açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Aracılığı ile davetin yönünün değiştirildiği, davetin uygulanacağı ve tüm aleme yayılacağı bir ülkeye geçişin tamamlandığı bu hükmü nasıl ihmal edebiliriz? Bunu ihmal etmenin hesabını kim verecek?

   Kâfirler; "nusret talep etme" işinin arkasında bir biatlaşma ve dinin desteklenmesi söz konusu olacağını anladılar. İşte! Beni Amr b. Sa'saa heyetinin, Rasul (s.a.v.)'in davetinin yönetimle ilgili olduğunu gayet iyi kavramış olması, Mekke kafirlerinin İkinci Akabe Biatının yapıldığını haber aldıklarında çılgına dönmeleri ve şöyle demeleri: "Ey Hazreçliler! Sizin şu adamınızı aramızdan çıkarıp bizimle savaşmak üzere ona tabi olduğunuzun haberi bize ulaştı (aklınızı başınıza alın!)." Hatta İkinci Akabe Biatı tamamlanınca şeytanın en yüksek sesiyle; "Ey uyuşuklar! Muhammed ve bir grubun bir araya gelip sizinle savaşmak üzere biatlaştığından haberiniz var mı?!" diye bağırması, evet bütün bunlar Rasul (s.a.v.)'in yardım talep etme ameliyesinin boyutunu göstermektedir.

   El-Bera; İkinci Akabe Biatı sonrasında şöyle dedi: "Elbette ki biat ediyoruz. Ya Rasulullah, and olsun ki biz savaş ve silahlarla büyüdük." Ebu'l Heysem b. Et-Teyhan da şöyle dedi: "Bizimle bazı kavimler arasında sürtüşme vardır. Allah sana yardım edip seni galip kılarsa, bizi terk edip kavmine dönmeyi umar mısın! Ne dersin?"

   Esad b. Zürare de şöyle dedi: "Bugün onu çıkarmak, bütün Araplardan ayrılmak ve kılıçlarınızı ısırsanız da önemli kişilerinizin ölümü demektir." Abbas b. Ubade'nin sözü de şu olmuştur: "Ey Allah'ın Rasulü, eğer istiyorsan kılıçlarımızı çekip Mina'da bulunanlara saldıralım."

   Diğer taraftan Rasul (s.a.v.)'in Ebü'l Heysem'e cevabı şöyle olmuştur:

   “Bilakis kana kan! Talana talan! Sizin savaştığınızla savaşır, barış yaptığınızla barış yaparım.”

   İşte Aişe (r.anha)'ın Rasul (s.a.v.)'den söz ederken dediği şu söz; "Allah'ın savaşçı, saygın ve kahraman bir kavmi ona yardımcı kılması onun çok hoşuna gitmişti."

   Şimdi de İbni Hişam'ın Rasul (s.a.v.)'in nusret talep etmesi konusunda söylediklerine bakalım: "Allah (C.C.) Rasulünü aziz kılmayı ve dinine yardım etmeyi dilediğinde onu Ensar'dan bu küçük topluluğa yöneltti."

   Bütün bu sözcükler, bu hükmün ehemmiyetini gösterdiği gibi İslâm'a davet edilip onu kabul eden kişinin dinin bir yardımcısı durumuna geleceği gerçeğinden sarfınazar edilemeyeceğini de gösterir. Zira "biat" esnasında kullanılan sözcüklerden olan, "dini açığa çıkarma", "yardım", "harp", "eşraftan olanların öldürülmesi", "kılıçların kırılması", "bütün Arapları karşısına alma", "kadınlarını çoluk çocuğunu korudukları gibi onu koruma" gibi tüm sözcükler, tabirler ve ifadeler, dini tebliğ etmede güç kullanmayı gerektirse de Rasulullah (s.a.v.)'in istediği şekilde himaye talebidir. Dini ve davayı koruyacak, dinin hükümlerini uygulayacak ve tüm dünyaya yayacak olan devletin kurulması talebidir.

   Bütün bunları göz önüne alarak Rasul (s.a.v.) için şu değerlendirme yapılabilir:

  - Rasul (s.a.v.), İslâm'a davetin ve şahısların selameti için müşriklerden de olsa himaye ve yardım talep etmiştir. Diğer insanların ona saldırmalarına karşı amcasının onu korumasında olduğu gibi. Mut'im b. Adiyy'in Taif dönüşü onu himayesine alması da böyledir. Ancak bu himayenin Müslümanı sıkıştırarak onun dinini pazarlık konusu yaparak verilmesi doğru değildir. Hani amcası ondan davetinde müşriklerin akidesine acımasızca saldırısını hafifletmesini istediğinde Rasul (s.a.v.) şöyle demişti:

   “Ey amcacığım, Allah'a yemin olsun ki güneşi sağ elime, ayı sol elime koyup bu davetten vaz geçmemi isteseler yine de vaz geçmem. Ta ki Allah ya bu dini galip kılar ya da ben bu uğurda helak olurum.”

  - Rasul (s.a.v.) kabile reislerine ulaşıp onların imana girmelerini arzuluyordu ki, ona tabi olanlar da iman etsin. Bu, davetin en kolay yoldan yayılıp çok sayıda insan tarafından kabul edilmesini sağlayan bir yöntem idi. Kabileye bağlı olanların katılımını sağlayan geçerli adetleriydi.

  - Rasul (s.a.v.) İkinci Akabe Biatında olduğu gibi Müslüman olmalarını şart koşarak kuvvet sahiplerinden nusret talep etmiştir.

   Diğer taraftan kuvvet sahiplerinden nusret talep etmenin Rasul (s.a.v.) zamanındaki vakıasını iyi anlamak gerekmektedir. Nusret, kavmin ele başlarını bünyesinde toplayan kişilerden talep edilmiştir. Söz konusu liderler hem yönetici, hem askeri komutan, hem de insanların görüşlerine başvurduğu kişilerdi.

   Günümüzde ise yönetici zor kullanarak kuvvete sahip olmaktadır. O halktan bir parça değildir. Halktan bir parça imiş gibi bir görüntü vermesi gerçek değildir. Bize düşen Rasul (s.a.v.)'in yaptığı gibi toplumun arkasında bulunanların önündeki kapının açılması için toplumda ağırlığı bulunanlara ulaşmamız, halk desteğini almamız ve yönetimi ele geçirmek için kuvvet sahiplerinden "nusret talebi"nde bulunmamız gerekmektedir. Ayrıca eza ve cefanın ileri safhaya varıp şiddetlendiği zaman cemaat fertlerinin dinlerini pazarlık konusu yapmadan tanıdıklarından ve akrabalarından himaye istemeleri ya da görmelerinde bir beis yoktur. Bunu ortaya koyarken biz Rasul (s.a.v.)'in yaptığını yapmış oluyoruz. Zira bu hükmü, Rasul (s.a.v.)'in yaptığı olaylardan aynen alıyoruz:

   İşte Rasul (s.a.v.)'in takip ettiği ve bizim de onun fiillerine bağlanarak takip etmemiz gereken metot budur. Bu metotta şunları buluyoruz:

1- Rasul (s.a.v.)'in Mekke'de daveti omuzlarına yükleyerek kendisinden sonra ümmete komutanlık yapacak olan muhacirleri yetiştirdiği gibi İslâm Devleti'ni kuracak olan gençliği hazırlamak ve örgütlemek.

2- Ümmette siyasi düşünce ve uyanıklığı sağlayacak görüşü kazandırmak ve bunu bütün fertlere yaymak. Sadece İslâm’ı isteyen ve korunmasına her zaman hazır olan Medine halkının yaptığı gibi İslâm Devleti kurulduğunda üzerine titreyecek, gözü gibi koruyacak yönetim nizamı gibi her meselede İslâm'dan başkasına asla rıza göstermeyecek halk desteğinin sağlanması.

3- Aracılığıyla yönetime ulaşılacak olan güç ehlinin elde edilmesi.

   Gerçek şu ki, ne zaman bu şartlar hakkımızda tahakkuk ederse, Rasul (s.a.v.)'in takip ettiği aynı metoda göre İslâm Devleti'nin kurulması için gerekli olan şartlar da hazırlanmış olur. Allah sübhanehu Teâla’nın şeriatının gereğini yapmaya koyulanlara yardım etmeyi vaad ettiği muhakkaktır. Zira şöyle buyurmuştur:

   “Mü"minlere yardım etmek üzerimize bir hak olmuştur.”

   “Allah, muhakkak ki kendi (dini)ne yardım edene yardım edecektir. Şüphesiz Allah çok kuvvetli ve pek azizdir.”

   “Allah sizden iman edip salih amel işleyenlere, muhakkak onlardan öncekileri halife kıldığım gibi onları da yeryüzünde halifeler kılacağım. Onlar için razı olduğum dinlerini hakim kılacağım. Korkularından sonra onları güvende kılacağım ki bana ibadet edip hiç bir şeyi şirk koşmasınlar diye vaad etmiştir.”

 

 

Metot ve Üslub

 

   Şimdi ortaya atılan soru şudur: Rasul (s.a.v.)'in Mekke'deki hayatı sırasında yaptığı her hareket ve söylediği her söz Allah'ın ona inzal buyurduğu vahiy olarak değerlendirilerek öylece gereğinin yapılması vacip olarak mı sayılacak? Yoksa bazı fiiller ve sözler vahiy olarak değerlendirilmeyip vücubiyet sahasının dışında mı bırakılacak.?

   İşte metot, üslub ve araç (vesile) konusunu bu başlık altında inceleyeceğiz.

   Ortaya atılan diğer bir soru da şudur: Metodun -ki o şer’i ahkâmın bir yekünüdür- tecrübe ile elde edilebilecek bir şey olduğuna, denendikten kısa bir müddet sonra faydalı olduğu görüldüğünde doğru olduğu kabul edilen, aksi takdirde hatalı olduğu anlaşılabilen bir şey olduğuna hükmetmemiz yerinde midir? Metot hakkında bu kanaat doğru mudur?

   Birinci Soruya Geri Dönelim

   Allah Sübhanehu Teâla Müslümanlardan Rasul (s.a.v.)'in bütün söz ve efaline ittiba etmelerini, ayrıca her söz ve davranışını esas almalarını talep etmektedir. Zira Allah (C.C.) şöyle buyuruyor:

   “O heva ve hevesinden konuşmaz. O kendisine inzal olunan vahiyden başkası değildir.”

   “Rasul size neyi getirdi ise onu alın, sizi neden nehyetti ise ondan sakının.” İşte buradaki  “neyi” edatı umum ifade eder. Binaenaleyh Rasul (s.a.v.)'in getirdiği (bize tebliğ ettiği) dinin dışında hiç bir mesele yoktur. Şu var ki bu umum lafzını tahsis eden şer’i delilin istisna ettikleri şeyler mevcuttur.

   Gerçekten ittiba etmek konusunda Rasul (s.a.v.)'in bazı fiil ve sözlerini ayıran deliller mevcuttur.

  - Meselâ; Rasul (s.a.v.) şöyle demiştir: “Dünya ile ilgili işlerinizi siz daha iyi bilirsiniz.”  Dünya işleri ile kasdedilen ziraat, sanat, keşif ve icad, tıp ve mühendislik eğitim-öğretimi v.b. hususlardır. Bütün bunlar vahyin konusu dışındadır. Rasul (s.a.v.) bu mevzularda kendisinin diğer insanlardan bir farkı ve üstünlüğü olmadığını bize bildirmiştir. Hurma ağaçlarının aşılanması hadisesinde olduğu gibi.

  - Rasul (s.a.v.)'in bazı fiilleri vardır ki yalnız kendisine has olduğu ve başkasının o fiillere iştirak edemeyeceği sabit olmuştur. Meselâ; kuşluk namazı yalnız kendisine vacip kılınmıştır. Visal orucu ve dörtten fazla kadınla evlenmek yalnızca ona mübahtır.. İşte bu ve buna benzer Rasul (s.a.v.)'e has olduğu sabit olan amellerde ona ittiba edilmez.

  - Ayrıca bir takım davranışlar da vardır ki insan olmanın bir gereği olarak herkes onları yapar. Örneğin oturmak, yürümek, yeme, içme v.b. şeyler bu sınıfa girer. Öyle ki bu fiiller Rasul (s.a.v.)'e mübah olduğu gibi bütün ümmete de mübahtır.

  - Diğer taraftan Rasul (s.a.v.) şer’i hükmü icra ve infaz ettiğinde onu muhtelif üslub ve araçlar kullanarak icra etmiştir. Demek oluyor ki şer’i hüküm, icra ve infazı gerekli olan Allah'ın hükmüdür. Şer'i hükmün infaz keyfiyetine gelince, yani üslub ve araçlar söz konusu olduğunda o, Rasul (s.a.v.)'in şahsına bırakılmıştır. Rasul (s.a.v.) da her insan gibi onu harama götürmeyen güzel bir üslub ve vesilelerle infaz etmiştir.

   Bunu şöyle bir örnekle izah edelim: Allah (C.C.) şöyle buyurmuştur:

   “Emrolunduğun şeyi (kafalarını) çatlatırcasına anlat.” Bu emir, yerine getirilmesi gereken bir şer’i hükümdür. Şeriat onun icra ve infazı için mahdut bir keyfiyet göstermemiştir. Rasul (s.a.v.) Allah'ın emrine uyarak müşriklerin kafalarını çatlatırcasına emrolunduğunu tebliğ etmesi, aksi yönde hareket etmesi mümkün olmayan bir emirdir. Ancak ayet bu emrin infaz keyfiyeti konusunda Rasulullah'ı bağlayıcı bir hususu bildirmemiştir. Rasul (s.a.v.)'in davranışlarını (efalini) kendine esas kılarak İslâm Devleti'ni kurmak isteyen cemaat için de adı geçen mevzuda bağlayıcı bir üslub yoktur. Kaldı ki Rasul (s.a.v.) bazen "Safa" tepesine çıkardı, bazen yemeğe çağırırdı, bazen de müslümanları alarak iki saf halinde Kâbe'yi tavaf ederek söz konusu aşikar daveti icra ve infaz ederdi. Bütün bu üslublar şer’i hükmün infazı ile ilgilidir. Yani asıl hükümle, yüz yüze mücadele ile ilintili, ayrıntılı davranışlardır. Asıl açısından mübah sayılmaktadır. Bunların infazı hususunda tafsili usluplar belirtilmeyerek cemaatın tesbitine bırakılmıştır. Bir örnek daha verelim: Allahu Teâla şöyle buyurdu:

   “Sizin ve Allah'ın düşmanlarını korkutacak yetişmiş savaş atlarınızdan gücünüzün yettiği kadarını hazırlayın.” Burada "hazırlayın" ifadesi bir şer’i hükümdür. Yerine getirilmesi gerekir. Farzdır ve ona muhalefet etmek haramdır. Bu ayette İstenen, şey kendisi dolayısıyla düşmanın korkacağı gücün hazırlanmasıdır. "Besili atlar" düşmanın korkutulması için bir vesile (araç) durumunda olduğu için bağlayıcı değildir. Öyle ise düşmanı korkuya sevk edecek her aracın bulundurulması istenmektedir. Kendisiyle cihadın tahakkuk ettiği araçlar yenilenmiştir. Öyleyse şer’i hükmün icra edilmesinde aktif araçların elde edilmesi istenmektedir. Günümüzde kendisiyle cihadın yapılabileceği araç ve gereçler, Allah'ın düşmanları olan münafık, müşrik ve kafirleri korkutacak olan uçaklar, toplar ve füzeler v.b. şeylerdir. Görülüyor ki şer’i hüküm şari'nin hitabının merkezleştiği açıkça görülen asıl hükümdür.

   Buna göre üslub, asıl hükmün tenfiz keyfiyetiyle ilintili teferruatı gösteren hükümdür. Mübah kılınmış olması bakımından en uygun olanını belirleme işi bize bırakılmıştır.

   Binaenaleyh Mekke'de olsun Medine'de olsun akideye taalluk etsin, nizamı ile ilgili olsun, metodunu göstersin ya da şer’i hükmün tatbikine ait olsun yukarıda belirttiğimiz istisnalar ve benzerleri dışında Rasul (s.a.v.)'den sadır olan her şey vahiydir, esas alınması gereken şey durumundadır.

   Rasul (s.a.v.)'in Mekke'deki davetinin seyrine dikkatlice bakan, muhalefet edilmesi caiz olmayan bağlayıcı şer’i ahkâm niteliğinde olan davranışlar ve eylemleri icra ettiğini görecektir. Ayrıca üslub niteliğinde olan davranışlarına da şahit olacaktır. Kendisinden infazı istenen şer’i hüküm için bazı vesilelere baş vurduğunu da görecektir. İşte bundan dolayıdır ki metot niteliğinde olan hükümler ile üslub ve vesile karakterinde olan hükümlerin arasını ayırmak bir mecburiyet olmaktadır. Ta ki söz konusu cemaat kendisinden istenen şeyin ne olduğunu ve muhayyer bırakıldığı alanı iyice bellesin.

   Metodun tamamen şartlara göre cemaatın isteğine bırakılmış üslublardan saymak caiz değildir. Böyle yapıldığı takdirde metotla ilgili şer’i hükümler ihmal edilerek onların yerini beşeri metotlar alacaktır. Bunu daha iyi açıklamak için bir kaç misal vereceğiz:

  - Allah (C.C.) şöyle buyuruyor: “Emrolunduğun şeyi kafalarını çatlatırcasına anlat.” Bu emir, Allah'ın Rasulü'ne açıktan açığa davet etmesini isteyen emridir. Bu emir iki şer’i hükmü ortaya koymaktadır.

1- Bu ayetin nüzülünden önce açıktan davetin yapılmadığı.

2- Bu ayetin gereği olarak davetin bundan böyle açıkça yapılacağı.

   Buna göre ayetin inzalinden sonra Rasul (s.a.v.) daveti aşikar veya gizli yapma konusunda muhayyer değildir. Bilakis aşikar bir şekilde davet ederek Allah'ın hükmüne itaat etmesi gerekmiştir. İşte bu, şeriatın beyan ettiği şer’i bir hüküm olup Rasul (s.a.v.)'in kendiliğinden ortaya koyduğu bir keyfiyet değildir. Öyleyse esas alınması lazımdır. Zira Allah'ın “Emrolunduğun şeyi” şeklinde kavli celilesi olan Allahu Teâla'nın bir emri olduğuna delalet etmektedir.

  - Allahu Teâla şöyle buyurmaktadır: “Kendilerine; ellerinize hakim olun ve namazı ikame edin, denilenleri görmedin mi...” Yine kafirlerin şiddet kullanmalarına karşı Abdurrahman b. Avf'ın Rasul (s.a.v.)'den silah kullanmayı talep ettiğinde kendisine;

  “Ben affetmekle emrolundum, kavimle savaşmakla değil.” demesi ve sonra da Mekke'den Medine'ye hicret esnasında savaşa izin veren;

   “Zulme uğramalarından dolayı onlara savaşma izni verildi. Şüphesiz Allah onlara yardım etmeye kadirdir” ayeti, daha önce savaşa izin verilmediğine ve daha sonra izin verildiğine, izin verenin Allahu Teâla olduğuna delalet etmektedir. Bunun için şer’i bir hüküm olarak gereğinin yapılması vacip olmaktadır. Bunlar, Rasul (s.a.v.)'in yapıp yapmamakta serbest kaldığı işlerden değildir. Aksine hepsi vahiydendir ve bağlayıcıdır. Rasul (s.a.v.)'in onunla mukayyet olması gibi, bizim de onunla kayıtlı olmamız kaçınılmazdır.

  - Rasul (s.a.v.)'in kabilelerden nusret talep ederken sarf ettiği mübarek sözler de tıpkı bunun gibidir. O, kabilelere şöyle demişti:

   “Ey filan oğulları! Ben Allah'ın size olan elçisiyim. Ben size yalnızca Allah'a ibadet edip O'na hiç bir şeyi ortak koşmamanızı, O'na tapıp O'na denk tuttuğunuz O'nun dışındaki şeylerden vaz geçmenizi, bana inanmanızı ve bana kuvvet vermenizi (bir rivayette de, bana yardım etmenizi) emrediyorum. Ta ki bu sayede Allah'ın beni kendisi için gönderdiği şeyi beyan edeyim.”

   Görüldüğü gibi Rasul bu işin Allah'ın (C.C.) bir emri olduğunu ifade etmektedir. Rasul da vahyin gereğini yapıyor. Rasul (s.a.v.)'in defalarca hem de çirkin bir şekilde geri çevrilmesine rağmen nusret talep etmekte ısrar etmesi de bunun Allah'ın bir emri olduğuna delalet etmektedir.

   Bu örnekler metotla alakalı bazı şer’i hükümlerle ilgiliydi. Şer'i hükmün kendisiyle icra ve infaz edildiği üslub ve vesilelere gelince, onların mahdut şekilleri bizden istenmemektedir. Biz şer’i hükmün infazını başarıyla sonuçlandıracak uygun üslub ve vesileleri seçip uygulayacak durumdayız.

   Gerçekte yerleşik kültürlendirme işini Rasul (s.a.v.) müminlerle birlikte bazı evlerde mahallelerde ve Daru'l Erkam'da bilfiil yapmıştır. Bu hüküm, bizim için bağlayıcı olan bir şer’i hükümdür. Bunu uygun bir üslubla icra etmiştir. Yerleşik bir şekilde İslâmi fikirleri vermek için oturumlar düzenlemek veya ailelerle ilgili üslubları seçebilir. Ona haftalık bir vakit tayin ederek oturumlara katılacak fertlerin veya ailelerin sayısını belirleyebilir. Bütün bunlar davete icabet edip iman eden gençlerin nefislerinde İslâmi fikirlerin kökleşmesini sağlayacak mütenasib üslublardır. Bu saha tamamen bize bırakılmıştır. İslâmi fikirleri kökleştirecek kültürlendirme ameliyesini icra edeceğimiz üslub ve araçları seçip belirleme durumundayız.

   Rasul (s.a.v.) kendini tamamıyla davasına vererek Mekke sokaklarında ve tüm insanların önünde devamlı insanları davet ediyordu. Biz de bu işi yapmaya kalkıştığımızda, hitabet veya sohbetlerde fikirlerin yayılması gibi uygun üslublar benimseyeceğiz. Ayrıca insanların acı tatlı günleri dolayısıyla bir araya gelinmesi durumunda davet görevini yerine getireceğiz. Ya da kitap, dergi ve diğer neşriyat, teyp veya video kasetleri ile ve diğer iletişim araçları ile en uygun bir şekilde yapılabilir. Bütün bunlar mübah olan araçlardır.

   Bunun gibi Rasul (s.a.v.) nusret talep etmek için Taif'e doğru yol aldığında yayan veya binekli olarak oraya gitmesi, bu hususta herhangi bir aracı kullanması bağlayıcı hususlardan değildir. Bu tür araçları şeriat sınırlandırmadan bize bırakmıştır.

   Bunun için Rasul (s.a.v.)'in bir kıl kadar çiğnemediği şer’i hükümlerin çerçevesini çizdiği ve belirlediği vahiy kaynaklı metodu çok iyi kavramamız gerekmektedir. Ayrıca Rasul gibi bizim de bu ilahi olan metottan kıl kadar şaşmamamız lazımdır. Şer'i hükmün icra ve infazının muktezası olan ve değişebilen bütün araç-gereç, şekli ve üslublar Rasul (s.a.v.)'e bırakılmış olduğu gibi bize de bırakılmıştır.

   Şüphesiz "Daru'l İslâm"ı oluşturmak şer’i hükümdür. Ne yazık ki onu oluşturma metodunu, üslub seviyesine indirgeyerek kendi kendimize bunu ortaya koyma durumunda olduğumuz tasavvur edilmekte ve bizi Daru'l İslâm'ı oluşturma neticesine götüreceği zannedilerek işe kalkışmaktayız. Bu çerçevede; fakirlere yardım, güzel ahlaka davet, okullar ve hastaneler inşa etmek, faziletli amellerde bulunmaya çağırmak, yöneticilere karşı savaşarak cihad etmek, veya yönetime katılmak amacıyla meclise girmek gibi hareketlerin tamamı, Rasulullah (s.a.v.)'in Dar'ı İslâm’ı kurmak için Rabbinin emrine sarılarak takip ettiği yoldan çıkmak demektir. Rasul (s.a.v.) Allah'ın emrinin bir gereği olarak her türlü güçlükler karşısında hakkı haykırdığı gibi bizim de her türlü zorluklar karşısında hakkı haykırmalıyız. Yoksa ona muhalif davranmış oluruz. Yine Rasul (s.a.v.) Mekke'de savaşmaktan elini çekmesini ve Müslümanların silah kullanmasına izin vermemesini örnek alarak biz de onun gibi yapmalıyız. Rasul (s.a.v.)'in nusret talep etmesi gibi muhtelif vakıayı aynı itibarla değerlendirip biz de nusret talep etmek durumundayız. Kısacası Allah sübhanehu ve Teâla'nın, Rasulüne belirlediği her adım bizi bağlar. Ona muhalefet etmek, ona itina göstermemek şeriata muhalif davranmak demektir.

   Görüldüğü gibi metot hususunda biz muhayyer değiliz. Şeriat bize bir gaye ve ona ulaşma metodunu birlikte belirlemiştir. Ona itaat etmekten başka bir muhayyerliğimiz yoktur.

   Ayrıca hemen belirtelim ki metodu ve atılacak adımları belirleyecek tek şey şer’i nasslardır ki o da Kur'an ve Sünnettir. Metodun belirlenmesinde işi akla, şartlara ve maslahata bırakamayız.

   Binaenaleyh bize düşen Rasul (s.a.v.)'in metodunu iyice kavramak o nasıl yürümüşse öylece yürüyüp bağlanmamız vacip olmaktadır. Onun çalışmasının merhalelerini ve her merhalede tamamlanan işleri çok iyi ortaya koymamız gerekmektedir.

   Kültürlendirme merhalesinde, Rasul (s.a.v.), fertlere ulaşma, kendisine iman edenlerle beraber gizli bir yerde toplanma ve onları kültürlendirme işine sürekli bir şekilde devam etmiştir. Bizim de bu işi yapmamız gerekmektedir ki bu bir şer’i hükümdür. Ancak bunu yaparken başvuracağımız üslub ve vesilelerden uygun olanı tercih etmek bize kalmıştır.

   Kaynaşma merhalesinde Rasul (s.a.v.) meydanlarda alenen İslâm'a davet ediyor, inen yüzlerce ayet, bozuk akide ve adetlere, isim ve vasıflarını zikrederek Kureyş'in ileri gelenlerine saldırıyordu. İşte Rasul (s.a.v.) bu işleri görürken bu haliyle kendini kabilelere arz ederek kabul etmelerini istiyordu. Bizim de bu işlere birer şer’i hüküm olmaları itibarı ile sarılmamız gerekir. Bütün bunları, birinci merhaledeki kültürlendirme ameliyesine eklemeliyiz. Zira birinci merhalede fikrî çekişmenin ve siyasi yüzleşmenin yaşandığı ikinci merhaledeki işlerin kültürü verilir. Ayrıca ümmetin maslahatı İslâm esaslarına göre bina edilerek kâfirlerin ümmeti sömürerek yaptıkları ihanetlerin ve yönetimde yapageldikleri zalimliklerin ortaya çıkarılması lazımdır. Bütün bunlar tamamen Rasul (s.a.v.)'in efali esas alınarak onlar için uygun üslub ve vesileler tercih edilerek yapılır.

   Evet, Rasul (s.a.v.)'in Mekke'de geçirdiği bu zaman dilimi Daru'l İslâm’ın kurulmasında esas alınması gereken bir dönemdir. Rasul (s.a.v.) bu metot üzere yürürken ve bu amacını gerçekleştirecek işlerle uğraşırken hor görülüyor, zayıf bırakılıyor ve şiddetli eziyetlere maruz kalıyordu. Fakat bütün bunlar ne onun hakkı haykırmasını engelledi ne de azmini zayıflattı. Allah ona emrediyordu o da bütün gayretleriyle onu infaz ediyordu. Daveti açıktan açığa götürmesini isteyen Allahu Teâla’nın özet ifade eden: “Emrolunduğun şeye apaçık davet et.” ayetini işiten ve Rasul’ün bu emre imtisalen Rabbinin emrini hiç kimseden çekinmeden bütün şiddeti ile haykıran, Rasulün bu hareketini gördüğü halde onun metodu bizim için bağlayıcı değildir diyen bir kimse, Rasülün metodunu anlamaktan ne kadar da uzaktır. Eğer metot bağlayıcı değilse, kafirlerin hakim olduğu bir ortamda kafirlere meydan okuyarak onların ilahlarına, liderlerine, adetlerine ve düşüncelerine saldıran Rasulullah (s.a.v.)'e ne gerek vardı? Kaldı ki O, bütün bunları Kur'an'ın yönlendirmesi ile yapmaktaydı. Rasul (s.a.v.) ileri gelenlerine meyledip onları razı edebilirdi. Ya da bozuk adetleriyle amel edip onları imkan dahilinde kendine karşı yumuşatabilirdi. Şüphesiz eğer böyle yapsaydı, Rabbinin emrine muhalif davranmış olurdu. Kaldı ki Kur'an ayetleri iniyor ve Rasul (s.a.v.) emirlerini, direktiflerini aynen yerine getiriyordu. Allah sübhanehu Teâla ona; “Kalk ve uyar!” dediğinde yukarıda geçtiği gibi kalkıp müşriklerin reislerine sözlü olarak saldırmıştı.

   “Ebu Leheb’in iki elleri kurusun.” “Bir de soysuzlukla damgalanmıştır.” v.b. ayetler elbette ki alenen okunmuştur. Ayrıca Kur'an Rasul (s.a.v.)'i müdafaa ederek; “Sen Allah'ın nimeti sayesinde mecnun değilsin” demektedir. Bununla kalmıyor; “İstiyor ki sen onlara yumuşak davranasın da onlar da sana yumuşak davransınlar” diyerek kâfirlerin vasıflarını ortaya koyuyor ve Rasul (s.a.v.)'i Mekke ve çevresini apaçık Allah'ın indirdiği şeye aşikar bir tarzda beyinlerini çatlatırcasına davet etmesini emrediyordu. Onu ve beraberinde bulunanların silahla davetini men ediyordu. Görüldüğü gibi Kur'an ayetleri inzal oluyor, Rasul (s.a.v.) de o istikamette yürüyordu. Metodun gerekli ve bağlayıcı olmadığını söyleyen kişinin daha ne delili olabilir ki?!

   Zira gerekli ve bağlayıcı olmaması; serbest bırakılması manasına gelmektedir. Yani Rasul (s.a.v.) ona inen ayetlere veya hiç olmazsa bazılarına muhalif davranabilme serbestiyetine sahipti. Çünkü aslında inen ayetlere bağlanma mecburiyeti falan da yoktur. Bu da şu demektir: Biz de Rasul (s.a.v.)'in metodunu takip edip etmemekte muhayyeriz, başka bir metot takip edebiliriz. İşte bu düşünceyle Rasul (s.a.v.)'in toplumu değiştirme konusundaki metodunu sahih ve doğru bir biçimde anlamaktan uzaklaşıyoruz.

 

 

Günümüz Müslümanları, Metot ve Üslubu Birbirine Karıştırdılar

 

   Günümüzde mevcut durumun üzerinde kaim olduğu esasların Rasul (s.a.v.)'in yaşadığı zamandan farklı olması, bazı Müslümanlarda metot hususunda bir şüphenin ortaya çıkmasına kaynaklık etmiştir. Rasul (s.a.v.) zamanında toplumların ilkel bir tarzda kabile ve aşiretler şeklinde yapılanmış iken günümüzde daha karmaşık ve iç içe bir tarzda yapılanmış olması, o günün devletleri mesabesinde olan kabileler binlerle ifade edilirken, günümüz devletlerinin nüfusları milyonlar on milyonlarla ifade ediliyor olması, geçmişte davet, kafirleri imana davet şeklinde cereyan ederken günümüzde müslümanların İslâmi hayatı yeniden başlatmaya davet şeklini almış olması, Rasul (s.a.v.) zamanında Rum ve Fars imparatorlukları gibi büyük devletlerin, Rasul (s.a.v.)'in Mekke'deki davetine müdahale etmedikleri halde günümüz liderlerinin büyük devletlerin siyasetlerine bağlı olmaları, daha da öte onların siyasetlerinin uygulayıcıları olmaları ve büyük devletlerin İslâm’a ve Müslümanlara tuzaklar tezgahlamaları, evet işte bütün bunlar bu şüpheyi beslemektedirler.

   Bu şüphe sahiplerinin halleri şunu ifade ediyor: Bu kadar şey değişmiş iken nasıl Rasul (s.a.v.)'in metodunu alacağız? Bunda bir donukluk ve katılık vardır. Kaldı ki biz böyle zor bir durumda bırakılmış değiliz. Asıl amaç İslâmiyetin bir devlet şeklinde tatbik edilmesi ve Allah'a ubudiyetin gerçekleşmesi gibi büyük hedeflere ulaşmaktır.

   Mevzuları ele alışta sahih ve doğru bir kavrayışın sağlanması için gerekli olan şer’i hükmün daima sebebi nüzulü olan bir vakıaya inmiş olduğu gerçeğinin bilinmesidir. Vakıa yerini farklı bir vakıaya bıraktığında şer’i hüküm de yerini yeni bir şer’i hükme bırakır. Fakat vakıa değişmediği sürece ona taalluk eden şer’i hüküm olduğu gibi kalır. Kaldı ki vakıa hakkında itibar olunan onun esas vasıflarıdır, dış görünümü değildir.

   Buna göre toplum; aynı fikirlere inanan ve o fikirlerden doğan duyguları kabul eden ve bu fikirler doğrultusunda oluşan her şeye razı olan ve bu fikirlere muhalif olan duygulara buğz ve nefret duyan insanlardan meydana gelmiştir. Bu açıdan bu fikirlerden neşet eden ve bu insanlara tatbik olunan nizam bu duygulara yönelen tecavüze engel olur. Böylece insanlar kanaat getirdikleri ve güven duydukları bir hayatı yaşamaya devam ederler.

   Bazen ilkel bazen girift pek çok muhtelif şekillerde de olsa toplumun vakıası budur. İnsanlardan müteşekkil bütün toplumlar müşterek fikir ve duygulara sahip ve bu fikirlerin cinsinden olan bir nizamla hüküm olunmayı gerektirirler. İlkel kabile veya çağdaş devlet şeklinde olması, nüfusunun binler veya milyonlarla ifade edilmesi arasında bir fark yoktur. Hapsi de toplumdur. Çünkü onu toplum yapan nitelikler aynı kalıp, değişmemektedir.

   Diğer taraftan Rasul (s.a.v.) İslâmi fikirleri, duyguları ve nizamları ortaya koyma metoduyla İslâm toplumunu meydana getirmeye çalıştı. Bunu İslâm toplumunu meydana getirme metodu olan şer’i metotla yaptı. Bütün çalışmasını bu yönde gösteriyordu. Medine'de topluma üstün gelen Müslümanlardan bir takım fertler oluşturdu. Onlara İslâm’ın temel fikirlerini kavratmış ve o fikirlerle mütecanis duyguları meydana getirmişti. Rasul (s.a.v.) onlara hicret ettiğinde İslâm toplumunu teşkil edecek nizamı ikame etti. İlk etapta yalın bir şekilde teşekkül eden devlet, bilahare intizam altına alınarak techiz edildi.

   Büyük devletlerin o gün müdahale etmedikleri, günümüzde İslâm'a ulaşılmaya engel oldukları meselesine gelince bu durum, metoda olan ihtiyacı ortadan kaldırmaz, bilakis onun gerekliliğini pekiştirir. Vakıanın bu olması itibarıyla devlette ve kültürlenme işinde bir kat daha fazla çalışmayı gerektirecektir. Büyük devletlerin siyasetlerini ihata edip, kukla ve köle yöneticiler vasıtasıyla bize uygulamayı planladıkları desiselerini anlamaları için bir kitlenin bu yönde çalışması gerekecektir. Bu sayede bunlardan korunabiliriz.

   Rasul (s.a.v.)'in gücünü sadece imana davette harcadığını, o zamanda az sayıda şer’i ahkâmın söz konusu olduğuna gelince, diyoruz ki: Az sayıda hüküm inmiş olsa da yine davet konusunda şer’i ahkâmla amel etmenin ehemmiyetine olan delalet önem arz etmektedir. Kaldı ki Mekke'deki davet İslâm'a girmeye davet niteliğindedir. Günümüzde bütün ahkâm ayetleri inmiş olarak davet, Müslümanlar nezdinde İslâmi akideye davettir. Diğer bir ifadeyle Allahu Teâla huzurunda Müslümanlar sadece inanmakla sorumlu değil bilakis bütün bir İslâm'dan sorumludurlar. Meselâ; Mekke'de ölen Müslüman, vefatına kadar inmiş olan ahkâmdan sorulacaktır. Ancak günümüzde ölen bir kişiye Allah (C.C.) bütün İslâm'dan soracaktır. Bunun için davetin kuşatıcı olması ve İslâmi hayatı yeniden başlatmaya yönelik olması gerekmektedir. Zira biz yeni bir şeye veya yeni bir dine davet etmiyoruz.

   Bunun gibi Müslümanların içinde bulunduğu vakıayı iyice tahlil eden kişi, Müslümanların probleminin, akidelerini kaybetmiş olmadığını, fakat İslâmi akidenin hayat hakkındaki fikirlerle ve hayatı tanzim eden hükümlerle alakasının nasıl kurulacağını bilmeyecek durumda olduğunu görecektir. Akidenin dünyevi hüviyeti artık kaybolmuştur. Tabii ki bütün bunlar kâfir batının Müslümanlar üzerindeki etkinliklerinin sonuçlarıdır. Zira kâfir batı devletleri bu olumsuz etkinliğin devamını sağlamak için bu paralelde nizamlar ve düzenleri hakim kılmıştır. Ayrıca benimsettiği eğitim, öğretim programlarıyla ve kendine bağladığı basın ve yayın organlarıyla mevcut olan etkinliğini artırmak ve yaygınlaştırmaya devam ediyor. Öyle ise İslâm’ı doğru ve sahih bir şekilde sunmaya çalışan her kimse, akide ve imanın kendisinden hayata bakış açısı kazandıran fikirler ve hayatı tanzim eden hükümlerin fışkırdığı temel esaslar olduğunu önemle apaçık ortaya çıkarması bir gereklilik olmaktadır. Bu akide çerçevesinde hayatla alakalı fikirler oluşturulmalı. Bu da her şeyi yaratan ve idare edenin bizzat Allah olduğunu, hükmün sadece O'na ait olduğunu, dünya ve Ahiret işlerinin çözümünde yegane tek merci olduğu hususunda temerküz etmektedir. Müslümana, iman ve ondan fışkıran ahkâmın farz olunca hakkın kuvveti ve hüviyeti de açığa çıkmış olur. Tıpkı bunun gibi kitlenin gücü de İslâm’ı ve ona davetin gerçek mahiyetini anlamakta yatmaktadır. Toplumu değiştirme kudretini de oradan alacaktır.

   Bunun için günümüzdeki davet, müslümanları İslâmi hayatı yeniden başlatmaya davettir. Bu da İslâm Devleti'ni kurmakla olacaktır. Bu davetin esası, siyasi bir şekilde ve kimlikle verilecek İslâm akidesidir. Böylece bu akide harekete eksen yapılarak Allah'ın emirleri ve nehiylerine göre değerlendirilecektir.

   Değişen sadece şekildir. Öz hakikatte değişmez. Tıpkı bunun gibi İslâm Devleti'ni kurmak için yapılacak çalışma ve hüküm de değişmemiştir. Demek ki ona ulaşmanın metodu da değişmemiştir.

 

 

Şer'i Hükümleri Denemek

 

   İkinci soru münasebetiyle:

   İslâm devletini kurmak için yapılacak çalışmanın tecrübeyle tespit edileceğini, bunun metodunun da davetin üzerinde yürüyeceği tecrübenin çizdiği metot olacağını söyleyenler bulunmaktadır. Bu değerlendirme doğru mudur?

   Metodun tecrübe olarak vasıflandırılması şüphesiz yerinde değildir. Öne sürülen deliller "şer’i metot" ifadesine mutabık değildir. Kaldı ki İslâm'da amellerin metodu delil kuvvetine dayanan şer’i hükümlerdir. Metoda bağlanmak durumunda olan cemaat, şeriata bağlanma mecburiyetindedir. Onu gerçek manada şer’i ahkâm olarak gördüğü sürece onlardan ayrılması asla caiz değildir. Şer'i hükümler, hedefe götürecek -hedefi gerçekleştiren bir metot olduğu tecrübe edilerek başarı elde ediliyorsa devam edilecek, başarıya götürmediği anlaşılınca da terk edilecek- metot bulunana kadar soruşturulacak ve denenecek bir husus değildir.

   Tam tersine şer’i metot daha önce belirttiğimiz gibi şer’i hükümlerden müteşekkildir. Bunun için İslâmi hayatı yeniden başlatmadan ibaret olan ve gayesini tahakkuk ettirecek olan bu hükümler delil kuvvetine dayanmaktadır. Allah sübhanehu Teâla da kullarını bu ahkâmla mukayyet kılmıştır. Şer'i ahkâmı ikame edecek olanların onda sabır ve ısrar etmeleri gerekmektedir. Onlarla amel etme noktasında onlardan daha kuvvetli bir delil ortaya çıkmadıkça değiştiremez.

   Şer'i metodun Rasul (s.a.v.)'in sünnetiyle bağının açık bir şekilde kurulması gerekir. Bu ölçü çerçevesinde Rasulün metodu, anlama kabiliyetlerini zorlayarak işin doğru ve hatalı olanını, başarıya götürenini götürmeyenini, hedefi gerçekleştirip gerçekleştirmeyeni deneme yanılma yoluyla araştırıp duran, beşer tarafından vazedilmiş sistemlere göre çalışanların takip ettikleri metottan tamamen farklıdır.

   Üstelik beşer tarafından vazedilmiş nizamlar, onları vazedenler için bile son şekil değildir. Zira değişmeye ve gelişmeye muhtaçtırlar. Kendisiyle yapılan her amelin doğruluğu tecrübeyle sabit olduğu ortaya konmalıdır. Bunun için bütün garp kanunları tecrübe ürünüdür. Fiillerinin doğruluk ölçüsü ancak ve ancak hedefi gerçekleştirip gerçekleştirmemesidir. Sonuca götürdüyse doğrudur, aksi takdirde değildir. İslâm düşüncesinin her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olan Rabbın koyduğu ölçüye tabi olması onun tabiatını farklı kıldığı ve bu farklılığın Müslümanlara da yansıdığı görülmektedir. Zira o şer’i delile dayandığı sürece doğru ve mükemmeldir. Onun doğruluğu şer’i delilin doğruluğundan gelmektedir. Onun doğruluğuna delil sonucu bakılarak çıkarılmaz. Bunun için esas olan şer’i delile bağlanmaktır. O esas üzere hareket edilir. Şer'i metodun gerektirdiği şekilde hareket edildiğinde hakim olmak ve yeryüzüne halife olmak olan neticeye ulaştıracağı Allah'ın şu sözünde zikredilmektedir:

   “Allah sizden inananları ve salih amel işleyenleri onlardan öncekileri (yeryüzünde) halife kıldığı gibi onları da halife kılacağını ve razı olduğu dinlerini üstün kılacağı, korkularından sonra onlara güven vereceğini vaad etmiştir. Ki onlar da yalnız bana ibadet etsinler, hiç bir şeyi bana ortak koşmasınlar.”

   “Eğer siz Allah'a yardım ederseniz Allah da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit kılar.” Buna göre netice hasıl olmadığı zaman metot ilga edilip değiştirilemez. Onun bir işe yaramadığı şeklinde sözler sarf edilemez. Bilakis metotla alakalı şer’i hükümler tekrar gözden geçirilir. Yanlış anlaşıldığına dair kanaat hasıl olana kadar şer’i hükmün bilinen durumu terk edilmez. Şer'i hükmün yanlış anlaşıldığına dair bir delil bulunmadığı zaman bilinen hal üzere ona bağlanır, gereği yapılmaya devam edilir. Allah'ın emri gelene kadar onda sabır ve ısrar edilir. Bazen olur ki başarı, nusretin geciktirilmesiyle bağlı olur. Rasuller için dahi nusret gelmeden başarı gelmemiştir. Allah (C.C.) şöyle buyuruyor:

   “Ama tüm peygamberler ümmetlerini yitirip de kendilerinin yalana çıkarıldıklarını sandıkları sırada onlara yardımımız gelir ve dilediğimiz kimse kurtuluşa erdirilir. (Fakat) suçlular topluluğundan azabımız asla geri çevrilmez.”

   Evet gerçekten yapılacak iş çok zordur ve büyük çalışmayı gerektirmektedir. Cemaatın baş vurduğu araçlar, karşı karşıya kaldıkları sistemin araçlarından çok çok azdır. Yapılan çalışmanın başarısı sınırlı bir süreye bağlı değildir ki hemen peşinden başarı getirmediği zaman onun başarısız olduğuna hükmedilsin. Aksine tutulan metot, sahih fikir ve kuvvetli delile ve onunla amel edenlerin ona inanmalarına, gereğini yapmalarına ve insanlar tarafından genel manada fikren kabul görmesine bağlıdır. Bu aşama tamamlandığında nusret talep etme metoduyla yardım aranır ve istenir. Bu tür işlerde başarının ne zaman tamamlanacağı, Rasul (s.a.v.)'in yaptığı gibi Allah'a bırakılır. Cemaatın çalışmanın ne zaman tamamlanacağı hakkındaki takdiri ve değerlendirmesi tamamen zanna dayanan bir husustur.

   Allah'ın yardımının gelmesini sağlayacak ameller yerine getirildiğinde zafer ya gelir ya ertelenir. Allah'ın zaferi geciktirmesi muhakkak surette bir hatanın mevcudiyetini ifade etmez. Belki yeteri kadar hazırlıklı olunmadığı neticesi çıkarılır. Hazırlıklar artırılır. Bazen de Allah'ın zaferi ve yardımı geciktirmesi kitle ve cemaatın gençleri için bir imtihan olur. Acaba onlar ümitsizliğe düşüp davayı mı bırakacaklar yoksa sözlerinde mi duracaklar? Yoksa bazıları böyle, bazıları başka türlü mü olacak? Her halükarda çalışmaya devam etmek gereklidir. Cemaat, metodunu değiştirmeyi gerektirecek bir sebep bulmadıkça sırf zafer ve yardımın gecikmesinden dolayı metodunu değiştirmesi caiz değildir. Onlara düşen, çalışmalarının üslub ve vesilelerini kontrol etmektir. Öyle ki mübah olanlardan en uygun olanlarını seçebilsinler. Demek oluyor ki zaferin gecikmesi metodun elverişsizliğine delil değildir. Diğer bir ifadeyle mahdut bir zamanda hedefe ulaşmaya dair şer’i delil mevcut değildir.

   Evet bakışlar, fikirlerin ve metotla ilgili hükümlerin doğruluğuna, gençlerin ve ümmetin bunlarla yetiştirilmesine ve hazırlanmasına çevrilmelidir. Bu fikirler ve bu hükümler cemaatın nazarında sahih addedildiğinde, fikirleri metoduyla başarıya götürecek üslub ve vesilelerin tercihi tamamlandığında artık onda sabır ve ısrar üzere bulunmak gereklidir. Tutulan metodun meyvelerini toplama zamanı geçti diye değiştirilmez.

   Söz konusu olan ümmetin durumunu değiştirmektir. Ferdin veya fertlerin durumunu değiştirmek değildir. Toplumun yapısını değiştirmek, ferdin yapısını değiştirmekten çok daha büyük bir iştir. Bunun için işler oldukça yavaş yürür. Neredeyse sahih bir bakış açısı ile olaylara bakabilen ve basiret sahibi kişilerin dışındakilerin bunu görmeleri mümkün değildir. Ancak bu durum, davetçinin taşıdığı davanın ancak kendinden sonraki nesillerin ellerinde tamamlanacağı düşüncesi ile hareket etmesi gerektiği anlamına gelmez. Bilakis fert veya ilgili cemaatın bireyleri, bu işin kendi elleri ile tamamlanacağı, Allah'ın izniyle kendilerinin de zaferin geldiğine şahit olacakları düşüncesi ile kararlılıkla davayı taşımalıdırlar. Zira Rasul (s.a.v.)'in ve ashabının elleriyle bu iş gerçekleştirildi. Kaldı ki fertlerin ömürleri uzun veya kısa olabilir, ancak Allah'ın va’di ferde değil cemaatadır. Öyle ki Allah (C.C.) yeryüzünde halifeler kılacağına dair mü'minler topluluğuna va’d etmiştir. Bazen fertler, bazen de cemaatın lideri ölebilir. Bir çokları bu yolda telef olabilir. Allah'ın emri üzere kaim olan bir cemaat bulunduğu müddetçe Allah'ın vaadi devam edecektir. Muhakkak surette adı geçen cemaatın elleriyle er veya geç zafer elde edilecektir. Ayrıca buna ait bilgi Allah'ın katındadır. Cemaat kendine düşeni yapmakla mükelleftir. Kendini aşanı soruşturması yerinde olmaz.

   Bunun içindir ki şer’i metodun ve hükümlerinin tecrübeye dayandıkları söylenemez. Hedefin tahakkuku gecikse de onun faydasız ve geçersiz olduğuna hükmedip terk edilemez. Bazı maslahatlar için yeni bir metoda baş vurulmaz. Delillere dayalı şer’i hükümlerden oluştuğu müddetçe böyle denilemez. Ancak üslub ve vesileler denenerek en iyisi tercih yoluna gidilir.

   

 

[ geri ] [ kapak ] [ ileri ]

AHMED  EL- MAHMUD